3 Mart 2014 Pazartesi

Gökadalar ve doğadaki sayılar

Doğanın sabitlerinin değerleri üzerinde küçücük bir değişiklik yapılsa, bildiğimiz anlamda bir yaşamın varlığı ortadan kalkardı. Kütleçekimi sabitini daha kuvvetli hale getirin, yıldızlar çabucak yanıp yok olacak, yakınlarındaki gezegenlerde yaşamın oluşmasına izin vermeyecektir.

Sabitin kuvvetini azaltın, bu kez de gökadalar bir arada tutunamayacaktır.
Elektromanyetik kuvveti arttırın, o zaman da hidrojen atomları birbirlerini büyük bir güçle itecekler ve yıldızlara gerekli gücü sağlayamayacaklardır.
Steven Weinberg`e göre, yaşamın varlığı bu kozmolojik sabite bağlıdır.

Gökadalar olmadan, yaşamın ortaya çıkmasında çok önemli rolü olan yıldızların ve gezegenlerin oluşumu da mümkün olmazdı. Uzayda şu ya da bu noktada bir madde kümesi bulunabilir. Bu madde kümesinin yoğunluğu çevresindekilerden daha fazlaysa yakınındaki maddeler üzerine göreceli olarak daha büyük bir kütleçekimi kuvveti uygulacak ve kendine çektiği maddeler sonucu daha da büyüyecektir. Bu süreç kendini besleyerek devam eder ve kendi etrafında dönüp duran bir toz ve gaz bulutunu oluşturur.

Bunun sonucunda da yıldızlar ve gezegenler ortaya çıkacaktır. Weinberg`in düşüncesine göre, yeterince büyük bir degere sahip bir kozmolojik sabitin olması kümelenmeyi engelleyecektir. Sabitin oluşturduğu itici kütleçekimi yeterince kuvvetli ise ilk oluşan madde kümeciklerini birbirinden uzaklaştıracak ve daha çevredeki diğer maddeleri kendine çekmeye fırsat yaratmadan galaktik oluşumu önleyecektir.

Weinberg`in çalışmasının üzerinden on yıl bile geçmeden, Süpernova Kozmoloji Projesi ve High-Z Süpernova Araştırma Ekibi tarafından yapılan gözlemler Weinberg`in düşüncelerinde ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı.

Aynı mantık, farklı kozmolojik sabitlere sahip evrenler için de geçerlidir. Diyelim ki bir çoklu evrendeki tüm evrenlerin kozmolojik sabit değerleri sıfırla bir arasında ( bilinen Planck birimleri olarak) değişiyor; daha küçük kozmolojik sabit değerlerinde evrenler çökecek, daha büyük değerlerde ise matematiksel formülasyonun uygulanabilirlik sınırları zorlanmış olacak.

Kaynak : Saklı gerçeklik (Brian Greene)
İnanç Kaya Kızılkaya - https://www.facebook.com/inanc.kayakizilkaya

‘2014’Te 1 Milyar Android Satılacak’

Akıllı telefon piyasasında payını geçtiğimiz yıl yüzde 80’in üzerine çıkaran Android, 2014’te de Google’ın yüzünü güldürecek. Yeni bir araştırma, Android işletim sistemi kullanan mobil cihaz satışlarının yeni yılda 1 milyara ulaşmasını öngörüyor.

Google, 2014’te mobil işletim sistemi piyasasının yüzde 45’ini ele geçirebilir.

Gartner araştırma şirketinin araştırmasına göre, 2014’te Android tabanlı akıllı telefon ve tablet satışları ilk kez 1 milyara ulaşacak.

Gartner, akıllı telefon ve tablet piyasasında iOS’in önüne geçen Android’in büyümesinin yavaşladığını, ancak Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan piyasalarda yayılmaya devam edeceğini belirtti. Şirket, 2017 itibariyle Android’in küresel piyasalardaki payını en az yüzde 75’inin gelişmekte olan ülkelerden geleceğini belirtti.

Google her ne kadar mobil dünyasında Apple’ın önünde olsa da, Android cihazların daha ucuz olması nedeniyle elde ettiği kar rakibine kıyasla daha düşük kalıyor. Dahası, Android’in Samsung’a olan bağımlılığı, Google’ın kazancını filtreden geçiriyor.

Yine de google mobil reklamcılık alanındaki güçlü kanallarıyla bu alanda en fazla gelir elde eden şirket konumunda. Teknoloji devi, sadece 2012 yılında küresel mobil gelirlerin yarısından fazlasını toplamış ve 4.6 milyar dolar kazanmıştı.

Kralı Küçük Bir Mezara Aceleyle Gömdüler


İngiltere’nin savaş alanında ölen son kralı olarak tarihe geçen Üçüncü Richard, mezarının bulunması ve yüzünün tekrar canlandırılmasının ardından trajedilerle dolu hayatı hakkında bir sırrı daha ortaya koydu. Yeni araştırmalar, kralın öldükten sonra vücuduna küçük gelen bir mezara aceleyle gömüldüğünü ortaya çıkardı.

İngiltere’yi iki yıl yöneten Üçüncü Richard, 1485 yılında Güller Savaşı’nda Henry Tudor’a karşı savaşırken ölmüş ve savaş alanında ölen son İngiliz kralı olarak tahtını kaybetmişti. Üçüncü Richard’ın Leicester’daki bir katedrale gömülen naşı, 528 yıl sonra bulunmuş ve kralın iskeleti üzerinde araştırmalar yapılmıştı.

Yeni bulgular, omurga eğriliğine sahip olan Üçüncü Richard’ın ‘baklava şeklindeki bir mezara aceleyle gömüldüğünü’ ortaya koydu.

Science Daily’nin haberine göre, Leicester Üniversitesi tarafından açıklanan son raporda, ‘Üçüncü Richard’ın kraliyet geleneklerine uygun olarak gömülmediği, kendisine küçük gelen bir mezara aceleyle defnedildiği’ belirtildi.

İngiliz araştırmacılar, Şubat ayında bir otoparkın altında kalan Greyfriars Katedrali’ndeki mezarı bulunan kralın kalıntıları üzerinde DNA analizleri yapmış ve kimliğini kesinleştirmişti. Kafasında büyük bir deliğe neden olan ağır darbe dahil olmak üzere, iskeletinde 10 savaş yarası bulunduran Üçüncü Richard’ın, 32 yaşında öldüğü düşünülüyor.

Elleri bağlı gömülmüş olabilir
Detayları Antiquity dergisinde yayınlanacak olan araştırmada, ‘Üçüncü Richard’ın kendisine küçük gelen mezara tuhaf bir şekilde gömüldüğü, geleneklere uygun olmayan bu durumun aceleden veya krala gösterilen saygısızlıktan kaynaklanmış olabileceği’ ifade edildi.
Diğer bulgular, kralın elleri bağlanmış bir şekilde gömülmüş olabileceğini savundu. Raporda, ‘Ellerin sağ kalça üzerindeki konumu düzensiz gömülmeye işaret ederken, vücudun sola çevrilmesinden kaynaklanmış olabilir’ ifadesi yer aldı.


Üçüncü Richard’ın kafatasının mezarın köşesindeki uygunsuz biçimi de, vücudunun toprağa verilirken düzgün biçime sokulmadığına işaret eden bir diğer bulgu olarak gösterildi. Dahası, bir kefene veya tabuta dair hiçbir iz bulunamadı. Tüm bu bilgiler, Üçüncü richard’ın bir kralın toprağa verilmesinde uygulanan prosedüre tamamen ters düşen bir şekilde gömüldüğünü gösterdi.

Tarihi kayıtlar doğruladı
Üçüncü Richard’ın toprağa verilişindeki uygunsuzluklar, ömrünün büyük kısmını İngiltere’de geçiren İtalyan Orta Çağ tarihçisi Polydore Vergil tarafından not edilmişti.

Vergil, Üçüncü Richard’ın krallara layık gösterişli ve onurlu bir cenaze töreninden çok uzak kalan bir şekilde gömüldüğünü yazdı.

Bosworth Field savaşında Henry Tudor’a yenilen Üçüncü Richards, İngiltere’deki iç savaşı ve tahtını da kaybetmişti.

Kraliyet Mumyaları Için ‘Mumyalanmış Biftek’


 Yeni bir araştırma, antik Mısır’da kraliyet üyeleri ve elit kişilerin mezarlarına ahirette yemeleri için konan ‘mumyalanmış etlerin’, hiyerarşiye göre farklı işlemlerden geçtiğini ortaya koydu. Binlerce yıl öncesine ait ‘mumya etlerin’ üzerinde yapılan araştırmalar, mezarlara göre baharat ve yağların farklılaştığını gösterdi.

Antik Mısır’da ölülerin öteki dünyada yemesi için etle gömüldükleri biliniyor. Bugüne kadar bulunan en eski mumyalanmış et M.Ö 3.300 yılına uzanırken, Dördüncü yüzyıla kadar uzanan bu geleneğin nasıl uygulandığı bilnmiyordu. Yeni bir araştırma, mumya etlerin hiyerarşiye göre farklı işlemden geçtiğini gösterdi.

Antik Mısır’ın en ünlü firavunu Tutankamon, M.Ö 1323 yılında öldüğünde, mezarına sayısız değerli eşya ve mücevherin yanı sıra çeşitli hayvanlara ait 48 kase et konmuştu.

İngiltere’nin Bristol Üniversitesi’nde biyo-jeokimya uzmanı richard Evershed, elit insanlarla orta sınıf Mısırlıların mezarlarındaki etlerin nasıl hazırlandığını merak etti.

Antik Biftekler
Evershed ve ekibi, Kahire Müzesi ve British Museum’dan alınan dört mumyalanmış eti inceledi. İncelenen en eski örnek, Mısırlı soylu bir kadın olan Tjuiu ve onun saray mensubu eşi Yuya’nın mezarlarından alınan ve sırasıyla M.Ö 1886 ve 1349 yıllarına ait bifteklerdi.

İkinci örnek ise Thebes’teki bir yüksek rahihin kızkardeşi ve eşi olan Isetemkheb D’nin mezarından alınan ve M.Ö 1064-948 yıllarına ait etti.

Son iki örnek, yine Thebes’te ölen rahibe Henutmehyt’e aitti. M.Ö 1290 civarında öldüğü düşünülen rahibenin mezarındaki etin bir kısmı ördeğe ait iken, diğer kısmın muhtemelen keçi etinden oluştuğu belirtildi.

Güzel kokulu cila
Araştırmacılar, her dört örnekte etler ve etleri saran örtüler üzerinde kimyasal analiz gerçekleştirdi.
Keçi ve dana etlerini saran örtülere yine hayvanlardan alınan yağın sürüldüğü tespit edildi. Ancak dana etine yağın temas etmediği, sadece örtünün üzerinde bir koruyucu olarak düşünüldüğü anlaşıldı.

Biftek örneğinde ise daha ilginç bir durum ortaya çıktı. Eti saran örtünün üzerinde, çölde yetişen Pistacia türüne ait bir bitkiden elde edilen güzel kokulu reçine olduğu görüldü.

Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yer alan araştırmaya göre, söz konusu reçine, antik Mısır’da pahalı bir maddeydi ve özellikle üst düzey insanların tabutlarında koku veya cila olarak kullanılıyordu. Ancak bu madde Tjuiu ve Yuya’nın ölümünden sonra gelen en az 600 yılda mumyalar için kullanılmadı.

Yuya ve Tjuiu’nun, Firavun Amenhotep III’ün eşinin anne-babası olduğuna dikkat çeken araştırmacılar, doğal olarak mezarında hiçbir masraftan kaçınılmadığını belirtti.

Kahin Mi? Zaman Yolculuğumu? Yada Ne..?

1914 yılında kimliksiz bir Fransız, Alsace’de Alman askerleri tarafından yakalandı. Bütün gece boyu süren sorgulamada adam, savaşın ve dünyanın geleceği konusunda olağanüstü açıklamalarda bulundu. Bu adam kimdi?

ALSACE’DEKİ Untermühihausen’li maran­goz Andreas Rill, Ağustos 1914′te Almanya, Bavyera’daki ailesine iki mektup yazdı. Bu mektuplarda, kendisi ve bir arkadaşının son­radan garip bir tutsak olduğu ortaya çıkan bir Fransızı nasıl yakaladıklarından söz etmek­teydi. Esir alındıktan sonra adam gece boyu sorguya çekildi ve sorgulama esnasında sava­şın geleceği hakkında konuşmaya başladı. Rill, ilk mektubunda Fransız için “inanılmaz şeyler söyleyen garip kutsal bir adam” diye söz ediyor ve “eğer gelecek günlerde neler olacağını bilsek silahlarımızı bugünden bırakacaktık” diye ekliyordu.

1914 yılında Alsace’de görevdeyken eve ilginç mektuplar gönderen, Bavyeralı marangoz Andreas Rill. Bu mektuplardan birinde savaşın bundan sonraki geleceğini anlatan bir Fransızı tutsak ettiklerini belirtti
Marangoz sonra da garip tut­saklarının onlara söz ettiklerini anlatıyordu: “Savaş beş yıl sürecek ve Almanya savaşı kay­bedecek; savaş tam bitmeden bir devrim yaşana­cak. Herkes milyoner olacak: birçok para olacak ve insanlar pencerelerden bu paraları fırlatacaklar ve kimse bunları toplamaya tenez­zül etmeyecek.” (Bu noktada mektubu yazan kişi, “Gülünç”, diye not düşmüş.) “Bu anda bir deccal doğacak, tiran olup her gün yeni yasalar çıkaracak; insanlar bunun farkına varmadan yoksullaşacak. Bu durum yaklaşık 1932′de baş­layıp 9 yıl sürecek. 1938′de savaş için hazırlık­lar başlayacak, bu savaş 5 yıl sürecek ve diktatörler ve onların destekçilerinin yenilgi­siyle sona erecek; insanlar öfkeyle diktatörlere karşı ayaklanacak, yaşananlar insanlıkdışı ola­rak adlandırılacak, insanlar çok yoksul hale gelecek ve Almanya ikiye bölünecek.”

Andreas Rill’in ikinci mektubu bu savaşın sonucuna ilişkin tahminlerinin ayrıntılarını içermekteydi: “Adam ve işareti yok olacak, kin ve kıskançlık hüküm sürecek; dört ve beş raka­mının yer aldığı yıl (1945), Almanya tüm yönler­den bastırılacak, tamamen yağma ve tahrip edilecek; yabancı güçler Almanya’yı işgal ede­cek. Ancak, kaynaklarının bolluğu dolayısıyla Almanya toparlanacak.”

Andreas Rill ilk mek­tupta, “Bu savaşta İtalya bir yıl içinde bize karşı olacak ve ikinci savaşta yanımızda olma­yacak, birçok Alman askeri italya’da ölecek” diyordu. Mektup üçüncü savaşın Rusya’nın Güneydoğu Almanya’yı işgaliyle başlayaca­ğını ve bunun 1947 veya 1948′de olacağını anlatıyordu: “Savaş sırasında dağlar ateş tükü­recek ve Tutıa ile Inn arasındaki her şey tama­men haritadan silinecek. Akıntı, karşıdan karşıya geçmek için köprülere gereksinim duyulmayacak kadar sığ hale gelecek. Rusya’da yöneticiler öldürülecek ve birçok kişi ölecek, bunları gömebilecek insan kalmayacak”

Güvenilir olma şüphesi
İlk bakışta mektuplar şaşırtıcıydı. Ayrıntılar inanılmaz derecede doğruydu ve tarihler bile şaşmıyordu. Bunlar inceleme için Freiburg, Psikolojiye Yakın Alanlar ve Zihinsel Sağlık Enstitiisü’ne gösterildiğinde ilk tepki güvenir­liğinin kuskusuydu. Ancak kriminoloji uzmanları yaptıkları araştırmada mektupların sahte olduğu veya bazı bölümlerinin yazıldık­tan sonra değiştirildiği yönünde herhangi bir kanıt bulamadı. Mektupların yazarlarının oğlu Siegmund Rill (1906 doğumlu), Profesör Hans Bender ile profesörün Bavyera yakınla­rındaki Weil’deki evine yaptıkları ziyaret sıra­sında, çevredeki herkesin Andreas Rill ve mektuplarını gayet iyi hatırladıklarını söyledi.

İlk tahminlerin doğruluğundan sonra And­reas Rill garip Fransızın öyküsünü birçok arkadaşına anlattı. Rivayete göre tahminlerin bir bir doğrulandığını gören Rill, halinden usanmış ve kaderci bir tip olmuştu: Birinci Dünya Savaşı’ndaki Alman yenilgisi, enflas­yon ve son olarak Hitler’in liderliğinde Nazizm’in yükselmesi, o günlerde kimliksiz bir Fransız tutsağın kâhinliği Bavyera’daki her­kes tarafından biliniyordu ve bir gün bir polis müfrezesi, geleceğin diktatörlük getireceği yolundaki fikrinden dolayı Rill’i mahkûm etmek için Rill’in evine sorgulamaya geldi. Oğul babasının bir toplama kampında tutulma cezasından yalnızca şans eseri kurtul­duğunu söyledi.

Adolf Hitler. Rill’e göre isimsiz Fransız yalnızca 1. Dünya Savaşının seyrini doğru tahminle kalmadı, aynı zamanda Welmar Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Hitler’in iltidara gelişi, 2.Dünya Savaşı ve onun sonuçlarınıda önceden bildiri.

’50′li yıllarda mektuplar Peder Frumontius Renner’in mülkiyetine geçti. Peder bunları bir misyon dergisinde yayınladı, ancak pek dik­kat çekmediler. Profesör Bender mektupların varlığını öğreninceye kadar, mektupların güvenirliği veya gizemli kâhinin gerçek kim­liği konusunda herhangi bir çaba sarf edil­medi. Oysa, Freiburg Enstitüsü’nde mektupların yazı uzmanları tarafından kont­rol edilmesi daha kolay bir işti, ancak olayı açıklığa kavuşturmak bir hayli zaman aldı.

Rill ailesinin fertlerinin dikkatle araştırıl­ması ve Andreas Rill’in çalıştığı şirketin savaş günlüğünün ayrıntılı analiziyle, gizemli Fran­sızın esir edildiği noktayı tam olarak sapta­maya çalıştık. Andreas Rill’in oğluna göre kehanette bulunan kimse (Fransız), tüm mal varlığını Alsace’deki bir manastıra katılmak için dağıtan zengin biriydi. Bundan önce de onun Colmar’daki mason locasına üye oldu­ğunu belirtti.

Araştırmalar kâhinle karşılaşıl­dığı sırada, Riü’in şirketinin Aîsace’deki Colmar yakınlarında olması gerektiğini ortaya koyar. Siegmund Rill, babasının Fran-sızla Colmar yakınlarındaki manastırda karşı­laştığından emindi.
Araştırmalarımız da, Riü’in şirketinin o tarihlerde Colmar’a on kilometre uzaklıktaki Sigolsheim Capuchin manastırında üslendiğini ortaya çıkardı. Birkaç yıl sonra, 1918′de, Riü’in şirketi Colmar yakınlarındaki Turddıeim’de konakladı. Riü’ in oğlu, babasının bu sırada yaya olarak manastıra gitme ve adama bakma fırsatı bul­duğunu, fakat kendisine Fransızın öldüğünün söylendiğini belirtti.

Bölgedeki Capuchin manastırı yaşayanla­rının listesini kontrol ettik ve aradığımız kişiyle ilgili olabilecek çok zayıf bir ipucu bul­duk. Peder Frater Laicus Tertiarius, 1917 yılına kadar Sigolsheim manastırında yaşayan ve Riü’in ikinci ziyaretinden kısa bir süre önce ölen biriydi. Frater Laicus Tertiarius, manas­tırın üyesi olmayan, ancak orada konuk ola­rak yaşayan biri idi. Geçmişinde zengin bir kişi ve mason locası üyesi olduğundan kâhinin hemen manastır üyeliğine kabul edilmemesi doğaldı. Buna ek olarak Turckheim’den Sigolsheim’e yürüyerek gitmek çok basitti, bu yüzden Andreas Riü’in 1918′deTurckheim’de konakladığı sırada ziyaret ettiği yer olması olasılığı güçlüydü.
Gizemli Fransız kâhinin kimliğinin araştırılmasında Freiburg Enstitüsü’ne önderlik eden, Alsace Sigolsheim manastırı . Enstitünün araştırmalan manastırda dini cemiyetin konuğu olarak yaşayan Frater Laicus Tertiarius adlı kişinin Slgolsheim’de 1917 yılında öldüğünü ortaya koydu. RIH, Fransız kâhini 1914′te esir aldı; 1918 yılındaysa şirketinin Turckheim’da konakladığı sırada onunla konuşmak için manastıra gitti fakat orada kendisine adamın öldüğü söylendi. Turckhelm, Slgolsheim’den yürünebilecek uzaklıktaydı; Fransız kâhin, Sanımlanamayan konuk Frater Laicus Tertiarius olamaz mıydı?

Savaş günlüğünde kâhinliği işaret eden çeşitli pasajlar vardı. Fransızın yaptığı ve Riü’ in mektuplarında değinilen tahminlerden birine göre, Fransızla dalga geçen Onbaşı G., savaştan evine dönemeyeceği için gömülemeyecek ve kuzgunlar tarafından yenilecekti. Tahmin yeterince doğrulandı, 23 Eylül 1914′te Onbaşı G., devriye nöbetindeyken kayboldu. Savaş günlüğü, kalıntılarının Şubat 1915′te bulunduğu ve kimlik tespitinin yapılamadığını belirtiyor. Savaş günlüğü ayrıca, onbaşının yeniden ruhlar gördüğünü belirten ve Onbaşı G.’nin kaybolduğunun kaydedildiği, Albay Schleicher’in özel günlüğünden bir notu da içeriyordu.
Bu derece ayrıntılı ve önemli bir kehanetin herkes tarafından bilinir hale gelmemesi şaşır­tıcıdır. Bilinmeyen Fransız, tahminlerini neden yalnızca kendini tutsak eden Almanlara anlattı? Yoksa yapabileceği tahminler yalnızca bunlar mıydı? Bunlar inanılması güç şeylerdir; ancak elimizde Andreas Riü’in ailesine yazdığı iki mektuptan başka kanıt yoktur.

Üzerinde durulması gerekli nokta hiç kuş­kusuz tahminlerin doğru çıkmasıdır. Andreas Rill’in ilk mektubu Fransızın ona anlattıkları­nın bir özetiyken, ikincisi onun anlatılanlarla karşılaşması üzerine düşündükleridir. İkinci mektup, birinciden daha sonraki bir tarihte yazılmış ve Üçüncü Dünya Savaşı konusunda da ayrıntılı bilgi vermektedir. Görünüşe göre Rill, kâhinin söylediklerinden kendi evinin bulunduğu Bavyera’yla ilgili bölümler üze­rinde durmuştur. Üç savaşın tahminlerini düşünerek, kâhinin Fransız olduğunu akılda tutmalıyız. Mektupları yazan kişinin, onun çeşitli dilleri konuştuğunu belirtmesine rağ­men… (Fransızın, askerlerle Almanca konuşma olasılığı çok güçlüdür.) Esirin Almancaya tam hâkim olamamasından dolayı bazı yanlış anla­şılmalar ortaya çıkmış olabilir. Fransızın saat­lerce, bütün gece boyu sorguya çekilmesini düşünerek, Rill’in adamın söylediklerinin hep­sini anımsadığına inanmak güçtü.

Görgü tanıklarının raporlarından elde edi­len psikolojik çalışmalar, insanların yaşadık­ları olayları yeniden anlatmada ne derece zayıf olduklarını ortaya koymuştur. Aynı zamanda esirin kehanetinin askerlerin en çok dikkatini çeken konu olduğu ve tartışmaların gerçeğin süslenmesini teşvik ettiği unutulmamalıdır.

Ancak kehanet, Avrupa’nın gelecekteki politik gelişmelerini doğru tahmin eder. Doğru tahminler içinde, şunları sayabiliriz: “I. Dünya Savaşı’nın 1 Ağustos 1914′ ten 11 Kasım 1918′deki ateşkese kadarki süresi; devrim ve 9 Kasım 1918′de Weimar Cumhuriyeti’nin kurul­ması; sol devrim ve onun gücü elinde bulundur­maktaki başarısızlığı; 1923′e kadarki enflasyon; Ocak 1933′teki Nazi partisinin seçimi; Mart 1939′daki Çekoslovakya’nın işgali; Ağustos 1939′daki Polonya’ya taarruz edilmesi; Mayıs 1940′taki Norveç ve Hollanda işgali; 1941 Haziran’ında yapılan Rusya taarruzu; Temmuz 1943′te Müttefik Kuvvetler’in Sicilya’ya ayak basmaları; Mayıs 1945′te Hitler’in intiharı, Almanya’nın kuşatılması ve Amerikalılar, İngi­lizler, Fransızlar ve Sovyet birlikleri tarafından işgali; Alman vatanının kaybedilmesi ve iki dev­let haline gelmesi ve Şansölye Adenaur başkanlı­ğındaki Federal Almanya’nın hızla toparlanışı.”

Üçüncü Dünya Savaşı’yla ilgili tahminlere gelince… Herhangi bir anda doğru tahmin­lerde bulunan duyarlı bir kişi, başka bir durumda tamamen yanlış şeyler söyleyebilir. Fielburg’daki deneyimler bu kez yeniden, duyarlılığıyla ünlü Gerard Croiset ile yapıldı. Böylece gelecekteki savaşın tahmini tama­mıyla yanlış olabilir. Savaşın olacağı tahmin edilen, 1946′dan 1948′e kadarki süreç geçti. Bu tahminin hatalı olduğu anlamına gelebilir. Fakat tarihler yanlış not edilmiş olabilir veya yabancı bir dil konuşan kâhin yanlış anlaşıl­mış olabilir.
Ürkütücü tahrip gücüyle, bugün Avrupa’ da olası bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın, yakın bir tehlike olarak hissedildiğinde kuşku yok­tur. Duyarlı adam bu genel endişeyi görmüş ve şu anda olmakta olan olayları çarpıtmış olabilir.

Bunun potansiyel bir tehlikenin önceden tahmini mi, yoksa yalnızca fantezi mi olduğu (ya da ikisi arası bir şey) doğrulukla tamamlan­mış ayrıntılı tahminlerle Fransız kâhinin durumu, parapsikoloji dosyalarında şaşırtıcı ve karışık bir dipnot olarak durmaktadır. Ve gerçek hiçbir zaman bulunamayacaktır. Ama, bu olayla, insanlığa çok önemli bir uyarıda bulunulduğu da inkâr edilemez.

2. Dünya Savaşı’ndan Bazı Garip Olaylar

1943 yılı 2.Dünya Savaşı’nın en şiddetli yıllarıydı. Amerika Hitler’in elinden nerdeyse bütün bilginlerini kaçırmıştı. Hitler belki de en büyük hatasını yaptı elindeki bilginleri kaybederek. Tabi Yahudi oldukları için. Einstein, Freud, Philedelphia deneyinin beyni Jessup Morris…

Hatta Einstein’e Israil kurulduğunda ilk cumhurbaşkanlığı bile teklif edildi. Ama araştırmaları yüzünden reddetti. Savaş yılları bilim adamlarına inanılmaz olanaklar sağladı. Tabi ölüm üretmeleri için. Hitler’in emrindekiler o kadar üstünlerdi ki, insan kopyalamadan gen mühendisliğine, kuantumdan V2 roketlerine ve düşünce okumaya kadar her işle uğraşıyorlardı. Zaten 2.dünya savaşında Almanların yaptığı tank, top denizaltı o kadar çoktu ki; bütün maden rezervleri dibe vurdu. Alman ekonomisi bu savasın yarasını pek kolay saramadı.

Verner Von Braun V2 denen roketleri geliştirerek İngiltere’ye havlu attırmıştı. Hitler’in bilginleri Avrupa’nın ortasından adaları V2′lerle dövüyordu. Hitler’in Yahudi düşmanlığı tüm bilginlerin kaçmasına neden oldu. Yahudileri fırınlayan Hitler inanılmaz bir katliamın mimari oldu. Ama bilinmeyenler de var. Metrolara doldurulup suyla boğdurulan Hazar Türkleri ve öz Alman Halkı… Hitler bu katliamı bilerek, isteyerek yaptı. Çünkü bugünün bilimine havlu attıracak bir şeyler biliyordu sanki. Büyük kitle kıyımlar çok büyük doğa felaketlerine neden olur diyordu. İklimleri altüst eder. Bu doğa ile onun beslediği canlılar arasındaki inanılmaz bir bağ. Hitler bu kıyımlarla istediği hava değişikliğini yarattı. Ama o çok sıcak beklerken korkunç bir soğuk oluştu. Moskova önlerindeki Alman ordusu soğuğa yenildi. Komutanlar kışı bahane edip çekilmek istemişlerdi.

VonBraun
Hitler söyle cevap verdi:”Soğuk benim işim.” Büyük kitle kıyımlarının iklimi değiştirip aşırı sıcağa neden olacağını hesaplayan Hitler görülmemiş soğuğun mimari oldu. Ve Moskova önündeki Nazi ordusu askerleri tuvalet ihtiyaçlarını giderirken donarak öldüler. Bu yazdığım çok ilginç ama gerçekten çoğu asker bu şekilde ölmüş.

Bir de Japonlar’ın savaşa girmesi vardı. Japonya bu savaşta girdikten sonra taraf değiştirdi. Bu sırada aktarmadan geçemeyeceğim bir olay var:”Japonların Pearl Harbor’ı bombalamasından yıllar önce bir Amerikan ordu mensubu bu teoriyi ortaya atmıştı. Ona göre Pearl Limanı Japonlar tarafından bombalanabilirdi. Diplomatik ilişkilere zarar verdiği gerekçesi ile askeri mahkemeye verildi. Amerika çok sert tepki göstermişti bu askerine. Ama askerin söyledikleri yıllar sonra gerçekleşecekti.”

Japonlar’ın savaşa girmesinde Almanlar ve Ruslar’ın Hipnoz diplomasisi etkili oldu. Daha ilginci Rus ve Almanlar savaşta parapsikolojik yetenekleri üst düzeyde insanları kullanıyordu. Bu adamlar hangi şehrin bombalanacağını önceden haber veriyor, o şehirler derhal boşaltılarak can kaybı önleniyordu. Bu sırada gizli deneyler raydan çıkmıştı. Kozirev Rusya’da insan ışınlama ve glikoz yakma deneyleriyle bilinenin sınırını zorluyordu. Hitler kurdurduğu laboratuarlarda ise kusursuz Alman ırkı için genlerle oynanıyordu. Fransa’yı çok kısa sürede dümdüz eden Hitler, Avrupa’yı rekor sürede işgal etti. Çünkü Hitler o güne kadar hiç kullanılmamış bir savaş taktiği kullanıyordu: Top yekûn saldırı ve savaş. Bütün birlikleri bütün kuvvetleri birlikte kullanması da ona hızlı işgaller sağlıyordu. Ve Rusya’ya yöneldi.

Hitler Tibet’e gözünü dikmişti. Tibet’i istiyordu. Tibet’teki gizli bilimleri arıyordu.(Bunlar hala esrarını koruyor) Zaten gamalı haçı eski Tibet alfabesinden aldı. Bunlar için Bu özel güçleri olan adamlar öyle bir telepatik savaşa girdiler ki, aklini yitirmeyen bir Kozirev kaldı. Avrupa’nın işgal edildiğini Ruslar’ın havlu attığını gören Amerika mecburen savaşa girdi. Ve Hitler hayatinin hatasını yaptı. Kurmayları hemen saldıralım demişlerdi. Ama Hitler onları dinlemeyip zaman kaybedince tüm savası kaybetti. O an Naziler top yekûn saldırıya geçseydi bugün…


Gelelim Philedelphia’ya. Bu deney ABD donanmasının radara görünmez kruvazör istemesiyle başlamış. Donanma finansa etmiş; Jessup Morris yönetmiş. Ama Jessup K. Morris’e deney hakkında tüm detayları anlatan C.Allan M. Bu adamın da kim olduğu onca şeyi nerden bildiği spekülatif. Tüm büyük projelerde onun geriden güdümü var. Hangi proje tıkansa hangi bilgin takılsa o devreye giriyor. Ya mektuplarıyla ya da bizzat. Yaklaşık 1 asırdır sağ. Ya da bu isim el değiştiriyor. İnternette ilgili linklerde hakkında daha fazla bilgi var. Her taşın altından çıkıyor bu esrarengiz adam. Haziran’ın sonuna doğru Philedelphia Limanında:
2 tane çok güçlü jeneratör yerleştiriliyor Philedelphia deneyindeki gemiye.
Projenin adı:Rainbow Project. Şalter açılarak çok güçlü ve mono blok (yekpare) bir manyetik alan yaratılıyor. Geminin etrafında yeşil bir sis oluşuyor. Gemi siluet oluyor. Sonra gözalıcı parlak bir ışıkla gemi gözden kayboluyor. Hayretle izleniyor deney. Mürettebat ise başına gelecekten habersiz seçilmiş deney için. Deney bittiğinde gemi görünür oluyor ama tayfalar bir garip. Geminin metaliyle kaynaşmışlar (T 1000 gibi) Bir kısmi duvarların içinden geçiyor. Mideleri bulanıyor, başları dönüyor. Kimisi hepten delirmiş. Bazısı donup kalıyor, birisi dokununcaya kadar heykel gibi kalıyor. Kimisinin vücudunun yarısı görünmüyor.


Yazın yapılan bu deneyden sonra Ekim’de final deneyi yapılıyor. Sonuç daha inanılmaz. Gemi teleportasyon ve bilokasyon yapıyor. Türkçesi ışınlanıyor ve aynı anda birden fazla yerde görünüyor. 6 dk. İçinde dünyanın çeşitli limanları görünüp kaybolan bir gemi rapor ediyorlar. Bu kez tayfaların durumu daha feci. Mürettebat deneyden sonra kaderine terk ediliyor. Deneyeyse son veriliyor. Deneyden kısa süre sonra dokümanlar ortadan kaldırılmaya başlanıyor.

MIB görevde. Şu filmi çevrilen ünlü MIB. Carl Allien’den UFO motorlarını kapan Morris Uçan Dairelerin Esrarı adlı gayrimenkul ev sahibi kanun mevzuatı kitabini yazıyor :-) Şaka bir yana bu kitap onun sonu oluyor. MIB birçok tehlikeli gördüğü bilim adamına yaptığı gibi Morris’i de temizliyor. Gizli bilim adamı cinayetlerinde, teknolojik sırların ardından hep MIB çıkıyor. Yüksek teknoloji insanlığın hizmetine sunulamaz. Nükleer teknoloji kişilere sunulacak oyuncak değildir. Time Machine öncüleri olan Ufo’lar dünyanın yazılı kaderini alt üst edebilir. Çünkü kurt delikleri buna izin veriyor. Aslında tek yapılan deney bu değildi. Ruslar da ayni dönemlerde bir denizaltı üzerinde benzer deneyler yapmıştı. Ama Eldridge kadar ününü yayamadı. Tesla’nın demir perdesi ardında kaldı.

Satürn’ün Uydusunda Yin Ve Yang Keşfi

Satürn ve uydularını gözlemleyen Cassini uzay aracı, Güneş Sistemi’nde karşımıza çıkan sayısız ilgi çekici görüntülere bir yenisini ekledi. Satürn’ün 61 uydusundan biri olan Iapetus, Çin felsefenin en güçlü sembollerinden Yin ve Yang’ı yansıtan bir görüntü sundu.

Karşıt güçlerin daima birbirleriyle etkileşim içinde olduğunu, aynı zamanda doğada bağımsız halde bulunduklarını temsil eden Yin ve Yang, Satürn’ün uydusu Iapetus’ta da kendini gösterdi. Iapetus’un karanlık ile aydınlakta kalan bölgelerinin Yin ve Yang sembolü oluşturduğu fotoğrafın, Cassini tarafından 30 Ağustos 2013 tarihinde çekildiği açıklandı.

NASA açıklamasında, ‘fotoğrafta Iapetus’un Satürn’e bakan yarım küresinin görüldüğünü, Cassini’nin fotoğrafı görünür ışık altında dar açı kamerasıyla çekildiğini’ belirtti.

Bazı gök bilimciler, Iapetus’un Yin ve Yang şeklinde beliren görüntüsünün, uydunun kendi eksenindeki yavaş hareketinden kaynaklanmış olabileceğini öne sürdü. Bu düşünceye göre, uydunun karanlık bölgeleri daha fazla ısı hapsediyor ve bu bölgelerdeki buzlu materyaller buharlaşarak soğuk bölgelere kayıyor. Sonuç olarak karanlık bölgeler daha karanlık hale gelirken, aydınlık bölgelerdeki parlaklık da artıyor.

Nasıl bu şekle girdi?
Ekvator bölgesinde dev bir sırtın yer aldığı, ceviz görünümlü Iapetus, 1672 yılında İtalyan-Fransız gökbilimci Giovanni Cassini tarafından keşfedildi. Güneş Sistemi’nin oluştuğu 4.5 milyar yıl öncesine uzanan en eski gök cisimlerinden biri olan Iapetus’un, bu dönemde yaşanan büyük bir çarpışma sonucunda bu hale geldiği düşünülüyor.


Çarpışma sonrasında yörüngesinde kendisinden daha küçük bir uydu oluştuğuna inanılan Iapetus, yerçekim kuvvetinin daha baskın gelmesiyle bu uyduyu parçaladı ve üzerine yağan enkaz, uyduyu daha da tuhaf bir görünüme soktu.

Cassini uzay aracı, 7 yıllık yolculuğun ardından 2004’te Satürn’ün yörüngesine girdi. Uzay aracı, 2017’ye kadar incelemelerini sürdürecek.

‘Tanrı’nın Eli’

Bir yıldızın patlaması sırasında ortaya çıkan ele benzeyen görüntü, hayret uyandırdı.
Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) uzayın derinliklerinde elde ettiği bir görüntü, görenleri hayrete düşürdü.

NASA’nın ölü yıldızlar ve karadelikleri bulmak için geliştirdiği Nükleer Spektroskopik Teleskop Dizisi’ni (NuSTAR) kullanan bilim adamları, “Tanrı’nın Eli” adı verilen bir görüntü elde etti.

Yüksek enerjiye sahip X ışınlarını yakalayan NuSTAR ile bir yıldızın patlaması sırasında elde edilen görüntüde, patlama sırasında çıkan devasa gaz ve toz bulutu, tıpkı bir ele benziyor.

Pasadena’daki California Teknoloji Enstitüsü’nden Fiona J-Harrison, “NuSTAR’ın sunduğu benzersiz olanaklar, uzayı yepyeni bir açıdan görmemizi sağlıyor” dedi.

“Tanrı’nın Eli” adı verilen uzay cismi, aslında uzayın derinliklerindeki bir yıldızın patlamasından sonra çevresine yaydığı gaz ve toz bulutundan oluşuyor. PSR B1509-58 ya da B1509 adı verilen patlayan yıldız, saniyede 7 kez olmak üzere büyük bir hızla çevresinde dönmeye başlıyor. Yıldız, dönüşü sırasında çevresine minik parçacıklar fırlatıyor. Yıldızın çevresindeki manyetik alanlarla etkileşime geçen partiküller ise X ışınında parlayarak teleskop tarafından görüntüleniyor.

Yıldızın patlaması, daha önce NASA’nın Chandra X-Işını Gözlemevi tarafından kaydedilmişti. Görüntü, NASA’nın internet sitesinde yayınlandı.

2 Mart 2014 Pazar

‘Güneş’in Ikizi’ Gezegen Barındırıyor

Gök bilimciler, Güneş’e ikizi kadar benzeyen bir yıldızın yörüngesinde gezegen keşfetti. ‘Güneş’in ikizi’, Dünya’dan 2500 ışık yılı mefafadeki bir yıldız kümesinde yer alıyor.
Şili’de bulunan Avrupa Güney Gözlemevi’ne (ESO) bağlı HARPS teleskobu, Güneş’e ikizi kadar benzeyen bir yıldızın yörüngesinde gezegen bulunduğunu tespit etti. ESO, ilk kez Güneş’e büyük benzerlik gösteren bir yıldızın yörüngesinde gezegen tespit edildiğini açıkladı.

Jüpiter’den biraz daha küçük olduğu belirtilen dış gezegenin, Güneş’inin etrafındaki bir turu sadece 7 günde tamamladığı belirtildi. HARPS’ın, dev gezegenin yanı sıra tespit ettiği iki diğer dış gezegen, yaklaşık 500 yıldızın yer aldığı Messier 67 yıldız kümesinde yer alıyor.

ESO bilim insanları, geçmişte yıldız kümelerinde dış gezegenlerin tespit edildiğini ancak ilk kez Güneş’e ikizi kadar benzeyen bir yıldızın yörüngesinde gezegen keşfi yapıldığının altını çizdi.



Astronomy & Astrophysics dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan Almanya’nın Max Planck Enstitüsü’nden Anna Brucalassi, “Messier 67’deki yıldızlar yaş ve yapı olarak Güneş’e çok benziyor… Messier 67 bu özelliğiyle gezegenlerin bu kadar yoğun bir yıldız kümesinde nasıl oluştuğunu incelemek ve büyük-küçük yıldızlardaki gezegen dağılımını gözlemlemek için çok ideal bir yer” dedi.

Yıldız keşfi devam ediyor
Gök bilimciler, Messier 67 yıldız kümesindeki keşiflerini Şili’deki La Silla Gözlemevi’nde bulunan 3.6 metre uzunluğundaki HARPS teleskobuyla yapıyor.

Geride kalan altı yıllık süre içinde, gök bilimciler Messier 67’de yer alan 88 yıldızı gözlemledi. Güneş’in ikizi kabul edilen yıldızın yörüngesindeki yıldızın yanı sıra, gök bilimciler bugüne kadar beş farklı yıldızın yörüngesinde beş gezegen daha keşfetti. En son keşfedilen diğer iki gezegenden bir tanesi Jüpiter’in 3’te 1’i büyüklüğünde ve Güneş benzeri bir yıldızın yörüngesinde yer alırken, diğeri bir kırmızı devin yörüngesinde yer alıyor ve Jüpiter’den bile büyük olmasıyla dikkat çekiyor.

ESO araştırmasında yer alan Luca Pasquini, yeni keşfedilen her üç gezegenin de sıcak Jüpiter sınıfına girdiğini ancak Jüpiter’in aksine yıldızlarına çok yakın olduklarını belirtti. Bu nedenle, üç gezegenin de sıvı halde su buludurma olasılığı neredeyse sıfır. Pasquini, farklı yoğunluk ve kimyasal yapıda gezegenler aramaya devam edeceklerini belirtti.

Apple 32.5 Milyon Dolar Geri Ödeme Yapacak

Teknoloji devi Apple, çocukların ailelerinden izinsiz olarak indirdiği mobil uygulamalar için kullanıcılara 32.5 milyon dolar ödeme yapacak.
Apple’ın, çocukların mobil uygulamalarla oynarken ailelerinin izni olmadan satın alma işlemleri yapmasıyla ilgili federal davada anlaşma sağlamak için tüketicilere geri ödeme yapacağı bildirildi.
Federal Ticaret Komisyonu, Apple’ın, çocukların ebeveynlerin bilgisi veya müsadesi olmadan cep telefonları ve diğer cihazlarla oynarken uygulama içi satın alma işlemleri için en az 32.5 milyon dolar geri ödeme yapacağını açıkladı.
Komisyon, aile izni olmadan yapılan satın alma işlemleriyle ilgili onbinlerce şikayet alındığını açıklarken, 32.5 milyon doların Apple’ın geri ödeyeceği asgari tutar olduğu belirtildi.

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı