psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2015 Cuma

Dikkat Eksikliği / Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)

Kişinin  yaşına uygun dikkatini verememesi, odaklanamaması, odaklanmayı sürdürememesi, bununla birlikte aşırı hareketliliği, diğer bir adıyla  bu aşırı hareketlilikten kastımız  fiziksel huzursuzluk  ve de dürtülerini kontrol edememesi yani isteklerini erteleyememesi, sonucunu düşünmeden hareket etmesi olarak tanımlayabiliriz.


BÖLÜM :1

Uzun yıllardır farkındalığında olduğumuz ama tam olarakta  ne olduğunu anlayamadığımız ve nasıl başedileceğini bilemediğimiz, bazen normal davranış diye görmek istediğimiz bazen de içinden çıkamadığımız için uzmanlara başvurduğumuz, kişinin tüm hayatı boyunca süregelme  potansiyeli olan bir bozukluk  üzerine uzman Psikolojik Danışman PINAR KOBAŞ ile tüm bu soruları aydınlatmak adına söyleştik.

Pınar Kobaş, bizzat kendisi Dikkat Eksikliği Hiperaktive Bozukluğu ile 26 yaşında tanıyı almış 35 yaşında özgürleşmiş ve bunu gerçekleştirirken uzmanlığını da bu konu üzerinde yapmış bir danışman. Kendisi üzerinde uyguladığı ve sonuca ulaştığı her tekniği, bütünleyici çözümleri danışanları üzerinde de uygulayarak başarıya ulaşmıştır. 

Röportaj: Rüya Yüksel

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu  (DEHB) hakkında ön bilgi alabilirmiyim? Kimlerde görülür?

Dikkat Eksikliği /Hiperaktivite gelişimsel bir bozukluktur. Beynin frontal lop dediğimiz ön lobunda beynin yönetici işlevleri vardır. Normalde beynin yönetici işlevleri kişinin hedef belirlemesine, hedefine ulaşmasına, plan yapıp planı uygulayabilmesine, eyleme geçmesine,   kendi kendini motive etmesine, beynin bilgiyi kaydedip doğru zamanda doğru yerde hatrılanmasına, zamanı iyi yönetebilmesine ve duygularını kontrol edebilmesine yardımcı oluyor. DEHB tanısı almış kişilerde de beynin yönetici işlevlerinde bir sıkıntı oluyor. Ve bu saydığım bir çok şeyi yapmakla ilgili sıkıntı yaşıyorlar. Bu arada şunu mutlaka söylemek isterim, DEHB zekası normal ve normalin üzerinde kişilerde görülen bir bozukluk yani kişinin zekasıyla ilgili bir şey değil. Tabi bu demek değildir ki zeka geriliği olan kişilerde de olmayacak. Halk içinde şöyle bir inanış var, hiperaktif olan çocuk çok zeki, dikkat eksikliği olan da zeka geriliği var. Bu iki inanış da doğru değildir.

DEHB olanlarda gözlenen tipik özellikler, davranışlar nelerdir?

Kişinin  yaşına uygun dikkatini verememesi, odaklanamaması, odaklanmayı sürdürememesi, bununla birlikte aşırı hareketliliği, diğer bir adıyla  bu aşırı hareketlilikten kastımız  fiziksel huzursuzluk  ve de dürtülerini kontrol edememesi yani isteklerini erteleyememesi, sonucunu düşünmeden hareket etmesi  olarak tanımlayabiliriz. Özellikle iç huzursuzlukları yüzünden bu kişiler gergin ve patlamaya hazır bir bomba gibidirler. Bir an keyifleri çok yerindeyken, duygu durumu sizin anlayamayacağınız bir çabuklukta değişebilir. Bu Kimisi  de daha alıngan, içine kapalı, dışlanmışlık duygusu daha fazla yaşayabiliyor. Bununla birlikte biraz önce bahsettiğimiz beynin yönetici işlevlerindeki sıkıntıları yaşarlar. Ve bunların hepsi kendi iradelerin dışındadır, bilerek isteyerek bu şekilde davranmazlar.

Dürtüleri derken tam olarak neyi kasdediyorsunuz, örnekleyebilir misiniz?

Örneğin benim  şu anda önümde çok cezbedici bir şey var fakat ben düşünmüyorum bu cezbeden şeyi , bana bir yararı varmı ? bana zararı varmı ? bunu yaparsam ne olur ? o anda kafaya takıyorum ve ben onu elde ediyorum. Kimi zaman düşünmeden  kimi zamanda bilerek gerçekleştiriyorum bu eylemi. Bazen karşı taraftakinin cazibesine o kadar kapılıyorumki ,sonuçlarını düşünmeme rağmen “ aman boş ver  ”diyerek yapıyorum.

Hiperaktif Dürtüsel çocukların bir kısmıda hayatı deneyimleyerek öğrenmeyi seviyorlar. Yani siz ona ne kadar nasihat ederseniz edin bir kulağından giriyor, bir kulağından çıkıyor . Ama temel şeyleri öğretebilmek çok çok önemli.

Mevcut eğitim sistemimizin içinde DEHB olanlar uyum sağlayabiliyorlar mı?

Türkiyede genç olmak,  çocuk olmak zor, bu eğitim sisteminin içinde var olmak çok zor özellikle DEHB varsa çok ama çok daha zor çünkü ben bu kişilerin özel olduklarını düşünüyorum.Genelde DEHB olanların  hep olumsuz taraflarından anlatılır ama çok olumlu tarafları var bir defa sezgileri kuvvetli, yaratıcılar, güzel bir enerjileri var, girdikleri ortama neşe katabiliyorlar.   Bu artı yönlerini ortaya çıkartan bir eğitim sistemimiz yok maalesef. O yüzden bunun bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Gerçekçi olmak gerekiyor eğitim sistemini değiştiremem ama mevcut durumun içersinde kendilerine alan yaratmaları gerekiyor. Bunda da ailelerin çocuklarına destek olması çok önemli.

DEHB olsunlar ya da olmasınlar bu dünyanın asıl sahipleri şu anki çocuklar ve gençler. Biz ise bu çağda göçebe olarak yaşıyoruz. Müthiş bir teknolojinin içine doğdular, bizse teknolojiyi ve çağı yakalamaya çalışıyoruz. O yüzden bir defa eski sistemden , eski kalıptan, düşünce anlaşıyımızdan çıkıp bu çocukları tanımak, anlamak önemli . Yeni dünyayı , yeni çağı anlamak çok önemli ve yeni çağı yakalamak çok önemli. Hepimizin yapması gereken, anne baba olanların, başımızda bizi yönetenlerin , eğitim sistemini düzenleyen kişilerin sadece DEHB olanları değil tüm gençleri topluma kazandırmak için çağı anlamaları , yargılamadan çağın gerektirdiği şekilde hareket etmeleri gerekiyor.

Türkiye’de başarı sadece akademik olarak algılanıyor, o kadar hırslı bir ülkede yaşıyoruz ki ,eğitim sistemi de aynı şekilde rekabet içinde. Ve bu rekabetin içinde DEHB’li çocuklar kapasiteleri olmasına rağmen kendilerini göstermekte çok zorlanıyorlar. DEHB tanısı almış bir çocuk, genç saatlerce masa başında oturup ders çalışamaz. İki kere iki dört! Ama öğretmenler de aileler de bu çocuklardan bunu bekliyorlar. Benim bir danışanım vardı masa başından kalkmamak için kendini sandalyeye bağlardı. Bu benim içimi acıtan bir hikayedir.  Fakat bu danışanım bir başarı öyküsüdür. Üniversiteye hazırlandığı sene hem TÜBİTAK’ın yarışmasına katıldı, hem kendi sanatsal projelerine devam etti hem de burslu olarak üniversite sınavını kazandı. Ona destek olan, benimle iş birliği için de olan harika bir ailesi var onu da eklemeden edemeyeceğim.

 DEHB olanlar sizce bizlere ne tür mesajlar veriyorlar?

Burada şu önemli anne babanın şunu anlaması gerekiyor. Dünyaya getirdiğimiz her çocukne olarak adlandırırsak adlandıralım ister indigo, ister kristal aslında bizim öğretmenimizdir, bize birşey öğretir , bizim aynamızdır. Kendimizle ilgili ciddi anlamda bizim kendimizi geliştirmemize yardımcı olan çok güzel varlıklardır. İlk önce bunu kabul etmek gerekiyor. Bunu kabul etmediğiniz zaman , özellikle Türk toplumunda aile yapısında bunu sıklıkla görüyorum o zaman güç çatışmasına giriliyor. Ve bir anne baba çocuğu ile ilgili güç çatışmasına girdiği anda zaten baştan kaybediyor demektir.O yüzden çocuk yetiştirirken DEHB olan çocuğunuz olsun olmasın ilk önce çocuğun davranışlarına bakarak o çocuk o anne babaya hangi aynalık görevini üsleniyor ? Anne ve babanın kendi farkındalığı çok önemli. Anne ve babanın kendi farkındalığı olmadan  çocuğu ile sağlıklı bir ilişki kurabilmesi çok da mümkün olmuyor. O yüzden ilk yapılması gereken bu farkındalığın gelişmesi.

(DEHB ön bilgi, tipik özellikleri, dürtüleri, eğitim sistemi ile ilişkileri, insanlığa mesajları )


Biyografi: Pınar Kobaş

2004 senesinde A.B.D’de bulunan Bridgeport Üniversitesi’nin Akıl Sağlığı Danışmanlığı Bölümü’nde yüksek lisansını tamamlamıştır. Eğitimi süresince ve sonrasında lisans öğrencilerine  “Kariyer Yönetimi” dersinde okutmanlık yapmıştır. 2005 senesinde Yale Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü’nde Duygusal Zekâyı ilk tanımlayan iki psikologdan biri olan Peter Salovey’in Duygusal Zekâ Laboratuarında altı ay süresince araştırma görevlisi olarak çalışmıştır. Burada öğrendiklerini Türkiye’de uygulayabilmek için 2007 senesinde 10-13 yaşındaki çocukların duygusal zekâlarını geliştirmeye yönelik bir proje olan “Duygusal Okur Yazarlık Programı Projesi”nin, Boğaziçi Üniversitesi’nden fon alınarak, hayata geçirilmesinde öncülük etmiştir. Yine aynı sene Doğuş Üniversitesi’nin Kariyer Planlama Merkezi’nin kurulması aşamasında pilot bir çalışma kapsamında beş ay boyunca üniversite öğrencilerine kariyer danışmanlığı hizmeti vermiştir.

A.B.D’de College of Executive Coaching’de almaya başladığı Koçluk eğitimine Adler Türkiye’de devam etmiş, bunun yanı sıra Yaratıcı Drama, Sınav Kaygısı Ölçüm ve Başetme Programı, Kariyer Geliştirmede Test Dışı Teknikler, Çocuk Yogası Eğitmenliği, Bilişsel Davranışçı Terapi, Bilgisayar Bağımlılığı, Doğal Afetlerde Somatik Deneyimleme Uygulama Eğitimi, Farkındalık Temelli Terapiler,  Sanat Terapisi, Bach Çiçekleri ve Lichtwesen enerji ürünleri eğitimlerine katılmıştır.

Mesleğe ilk başladı günden  itibaren Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı almış danışanlarına daha fazla nasıl yardımcı olabileceğinin peşine düşmüş ve Türkiye’de bu alanda sunulan hizmetlerin ötesinde neler yapılabilir bunu araştırmıştır. Bu arayışlar onu DE/HB Koçluğu’nu Türkiye’ye getirmesine vesile olmuş ve uzun yıllar DE/HB Koçluğu’nun tanıtılması, alanda kabul görmesi için emek vermiştir. 2012 senesinde yaşamış olduğu Tükenmişlik Sendromu sayesinde doğal terapi yöntemleri ile tanışmış ve 26 yaşında almış olduğu DE/HB tanısından doğal terapi yöntemleri sayesinde 35 yaşında özgürleşmiştir. Şu anda kendisi de danışmanlık ve DE/HB Koçluğu’nun yanı sıra doğal terapi yöntemlerinden olan Bach Çiçekleri ve ince titreşimli enerji ürünleri ile danışanlarına hizmet vermektedir.                     

Uzun yıllar Popüler Psikiyatri dergisinde yazdıktan sonra 2012 senesinden itibaren www.anneoluncaanladim.com adlı web sitesinde yazıları yayınlanmaktadır. Ekim 2012’de A.B.D’de DEHB ile ilgili yayınlanan “365+1 New ways to succeed with ADHD” kitabının ortak yazarlarındandır. Ailelere, ergen ve yetişkinlere DE/HB’nin tedavisinde yardımcı olmanın yanı sıra sınav kaygısı, özel öğrenme güçlüğü, karşıt olma-karşı gelme bozukluğu, depresyon, bilgisayar bağımlılığı, davranım bozukluğu, tükenmişlik sendromu ve kariyer danışmanlığı gibi alanlarda da hizmet vermektedir.  Ana dili Türkçe olmayanlara İngilizce seans yapmaktadır.

2 Nisan 2015 Perşembe

Değişen Gerçeklik Algısı

525600 sayısının bir anlamı var mı? Çoğumuz için cevap hayırdır. Bir yerlerde karşılaşmış olanlar, hatırlamaya çalışır. Buldunuz, bulamadınız, 24x60x365 yaşadığımız bir yıldaki dakikalardır. Bir an önce bitse, geçse dediğimiz, bazen hiç sonu gelmesin istediğimiz zaman parçacığı.



Üzüntülü sıkıntılı olduğumuzda geçmek bilmeyen, mutlu olduğumuzda nasıl geçtiğini anlamadığımız sürsün istediğimiz zaman. Yeni başlayan yılın kim bilir kaçıncı dakikasında, bu satırları okuyorsunuz. Bir şeylerin değiştiğini gözlemlemeye başlamanın, yeniye kucak açmanın zamanı, şimdidesiniz. Geride bıraktığımız yıl, güzel veya değil ne getirmiş olursa olsun bitti. Şimdi elde kalanlarla ve geleceklerle birlikte yeni bir yoldayız. Hiç kimse bu yeniyolu sizin için konuşlandıramaz. Her şey kişinin kendi gücünde gizlidir. Herkes her istediğini başarma gücüne sahiptir. Bu, kişinin maddi ve manevi gücünü teslim ettiği veya paylaştığı diğerleriyle, doğrudan ilişkilidir.

Bilinç; kişinin kendisine, diğerlerine, çevresine ve içinde yaşadığı iç ve dış dünyaya ilişkin genel farkında olma halidir. Bir hipoteze göre; bilinç tamamen fiziksel/somut/maddi bir kavramdır ve zaman olarak yaklaşık 0.1 saniye, mesafe olarak 10ˉ15 metre ve enerji olarak 10ˉ15  Joule seviyelerinde var olur ve çalışır. Dolayısıyla fiziksel olarak kuantum fiziği alanı içindedir ve kuantum fiziği ilkeleri ve yasaları kullanılarak çözümlenebilir. (Erol M. Schrödinger Equation and Function: Basics and Concise Relations with Consciousness/mind, NeuroQuantology, (2010), 8(1), p.p.101-109.)

Bilim alanında gözlem ve deneyle test edilerek ortaya konabilen, düşünceyi dile getiren yargının gerçek ile uyuşmasını veren doğru olgusu, felsefe ve metafizikte, tutarlılık, sağlam kanıt ve gerekçelere ve de mantık ilkelerine uygunlukla ortaya çıkar. Fiziksel dünyada bilinçten bağımsız nesnel olarak var olana gerçek denir. Felsefede gerçekliğin bilimde olduğu gibi tek ve kesin bir tanımı yoktur. Kuantum mekanikleri; madde ve ışığın, atom ve atom altı seviyelerdeki davranışlarını inceler. Bilim insanı De Broglie; “mikro evrende bütün tanecikler eş zamanlı olarak dalga karakteri taşırken, dalgalarında eş zamanlı olarak tanecik karakteri gösterdiğini deneylemiştir. Dalga özelliği gösteren parçacıklar, elektron, proton, nötronlar ve atomik boyuttaki kâinatın yapı taşları nasıl oluyor da tüm maddeleri meydana getiriyorlar? Hem dalga hem parçacık olabilen bu yapı taşları neye göre parçacık, neye göre dalga oluyorlar? Gözleyen olduğunda? Ölçüm yapıldığında, gözlenen durum, fiziksel gerçeklik olarak ortaya çıkar, yani bir gözleyene göre durum değişikliği gerçekleşir. Gözleyenin, karar aşamasında bilincin önünde olasılıklar varken, karar aldıktan sonra fiziksel gerçeklik var olarak, diğer olasılıklar ortadan kalkar. Kuantum dolanıklık, (EPR (Einstein Podolski Rosen) paradoksu); iki veya daha fazla kuantum sisteminin mesafeden bağımsız olarak ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar eş zamanlı olarak birbirleriyle iletişimde olduklarını söyler.

Dolanıklık içinde olan iki farklı elektron yerine, iki farklı bilinç olduğu düşünüldüğünde, bu iki bilincinde, ayrı olmalarına rağmen, birbiriyle dolanıklık (bağlılık, iletişim) içinde oldukları söylenebilir. Duyusal bilginin, alınması, yorumlanması, seçilmesi ve düzenlenmesiyle algılarımız oluşur. Algı; öğrenme, dikkat, hafıza ve beklentiyle şekillenir ve çoğunlukla bilinçsel farkındalığın dışında gerçekleşir. İlk kez Amerikan ordusu tarafından uygulanmaya başlayan ve hızla tüm sektörlere yayılan algı yönetimi eylemleriyle, toplumların her bireyi bir çeşit saldırı altındadır. Bireylerin duygu, güdü ve muhakeme gücünü; kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek için, yanlışlar, yalanlar ve kandırmacalar, doğruymuş, iyiymiş gibi sunulur. Bunun için tüm iletişim araçları kullanılır. Bir reklam, tanıtım, söyleşi, haber veya bir sohbetle başlayabilir değişim ve dönüşüm. Bu, kuantum mekanikleri dolanıklığıyla birlikte düşünüldüğünde, farkındalığın ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkarır. Bilinç ve zihnin saf ve farkındalığın yüksek olması, algı yönetimi yani bir çeşit bilinçsiz teslimiyet boyutunda, algıda seçiciliği getirecektir. Böylelikle; doğru ile yanlış, gerçek ilahi olanla, sahte mürşitler birbirinden kolayca ayırt edilecektir.
Yazar: Ümit Çilingiroğlu

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Çocuklar Nerede Uyumalı?


Kapaktaki resim ABD’nin Kentucky eyaletinde doğmuş 4 yaşındaki Jasmine, kısaca Jazzy’e ait. James Mollison isimli İngiliz fotoğrafçı, dünyayı gezerek çocukları ve onların nerelerde uyuduklarını resmetmiş. Mollison’ın çalışması, dünyadaki çocukların kültürel ve iç dünyalarına çok güzel bir ışık tutuyor. Örneğin, Batı Şeria’da yaşayan 9 yaşındaki Bilal’in odası yerdeki halılardan ibaretken, Japonya’da yaşayan Kaya isimli kızın odası oyuncaklarla dolu. Kendi dünyalarımızı ve çocuklarımızın dünyasını yakın çevremizdekilerle karşılaştırırken, Mollison’un çalışmasına bakmak Dünya’daki çocukların ne kadar farklı yetiştirildiklerini gösteriyor bize.

Benim bu çalışmayı paylaşmamın ana sebebi ise, çocuklarını terapiye getiren ve kendiler için danışmanlık isteyen anne-babaların en sık sorduğu sorulardan biri: ”Çocuğumuz nerede uyumalı?”

Sıklıkla, bu soruyu soran anne-babalar çocuklarının onlarla uyumak istediğinden bahsediyorlar. Ayrılma kaygısı, gece korkuları ve kardeş kıskançlığı gibi konular sık sık çocukların anne-babaları ile uyumak istemelerinin sebeplerini oluştururken, bazen anne ve babaların da çocuklarının bu tavrını pekiştirmek için bir sebebi olabiliyor. Özellikle de anne-baba arasındaki çift ilişkisi bozulmuşsa, anne-babanın arasında uyuyan bir çocuk anne ile babanın birbirlerine karşı açık bir şekilde öfke göstermeden aralarına mesafe koymalarını sağlıyor.

Başka durumlarda ise, anne-baba ve çocuğun odaları tamamen karışmış olabiliyor. Anne ve çocuk birlikte uyurken, baba çocuğun odasında uyuyabiliyor. Maalesef burada anne ve babanın çocuğa çok net verdiği bir mesaj olageliyor: ”Bizim aramızdaki ilişki bozuldu.”

Çocuklar bu durumu dinlendiremese de, çok rahat algılayabiliyorlar. Anne ve baba ilişkisinin yatakları ayıracak kadar kötülemesi, ancak bunun hiç konuşulmaması, bazen çocuğun bu durum için kendisini suçlamasına kadar varabiliyor.

Peki öyleyse çocuklar nerede uyumalı?

Çocukların 2 yaşından itibaren kendilerine ait bir odaları ve yatakları olması çok önemli. Çünkü bu yaştan sonra çocuklar ilişkiselliği daha iyi algılamaya başlıyorlar. Anne ve babanın arasına yatırılan bir çocuk, veya anne-baba ikilisinden biriyle birlikte uyuyan çocuk yavaş yavaş anne ve babanın kendi konuşamadığı kaygılarını taşımaya başlıyor. Çocuğun psişik sağlığı için, anne ve babanın arası bozuk olsa bile, bunu yatağa taşımadan konuşabilmeleri, tartışabilmeleri çok önemli. Bazen ”Çocuk tek başına uyumaya korkuyor.” denilen bir çocuğun, aslında sadece yatmadan önce bir öykü ve süte, sonrasında ise anne ve babanın birlikte kendi odalarına çekildiği bir ritüele ihtiyacı var. Anne ve baba çiftinin bu konuda net olması, eğer bir şeyden korkarsa kendi odalarına gelip onları uyandırabileceği fikrini vermesi yeterli. Anne ve babanın yapması gereken en önemli şey, çocuğun gerçekten odasına veya gece uyumaya dair bir şeylerden mi korktuğu, yoksa anne ve babanın kendi yansıtılmış ilişki kaygılarını mı taşıdığının ayırdına varabilmek. Bu her zaman kolay olmasa da, çocuk ve aile psikologlarından alınan yardım ve danışmanlıklar bu konuyu netleştirmenize yardımcı olacaktır.






James Mollison’un çalışmasının tamamını görmek için: Where Children Sleep

29 Mart 2014 Cumartesi

Yasakların Psikolojik Etkisi


Aslında herşey bir yasakla başladı. İyiliğin ve kötülüğün bilgisini taşıyan ağaçtan, yasak meyveyi yiyen Adem ve Havva, cennet bahçesinden kovuldular, ve şu an yaşadığımız mükemellikten uzak Dünya’ya düştüler.

İnsanlığın tarihçesi, Kuran’a, İncil’e ve Tevrat’a göre bir yasağın delinmesiyle başlar. Dolayısıyla yasaklar, insanın bu Dünya’da varoluş sürecinin başlangıç noktasıdır.

“Yasaklar delinmek içindir.” diye geçiririz içimizden hayata daha isyankar ve düzen-sevmez bir bakış açısıyla baktığımızda. Kimimiz de yasaklara harfiyen uymaya çalışırız. Ama içimizde derinlerden bir ses, kırmızı ışıkta geçmenin, girilmez bölgeye girmenin ve yasaların tersine gitmenin hazzının başka bir yerde olmadığını fısıldar bize. Sanki o zihin fısıltısı Adem ile Havva’yı yoldan çıkaran ve yasak meyveyi yemeye ikna eden yılan gibidir. Koynumuza sokulur bazen ve bizi ikilemde bırakır, kendi kendimize sordurur: “Acaba yapsam mı?”

Adem ve Havva bir yana, biz insanoğlunun yaşamımız boyunca içselleştirdiğimiz yasaklar çeşit çeşittir. Devletin koyduğu yasalar çerçevesindeki kurallar ve yasaklar, anne-babalarımızın bize küçükken yasakladığı şeyler, bir de bizim kendimize yasakladıklarımız veya yasaklamaya çalıştıklarımız. “Bir daha asla sigara içme!” “Daha az ye!” “O kadına yan gözle bakma!” “Başkasının malına göz koyma!” Ama en zoru da insanın kendine koyduğu yasakları delmemesi için kendi kendini ikna etmeye çalışmasıdır. Her gün bir çatışmadır insanın içinde yaşadığı, kendisi için koyduğu idealler ile, sol omzundaki kötü meleğin fısıltıları bir türlü birbirine uymaz. ‘Dürüst, güvenilir, örnek alınası insan’ ile “günah işleme özgürlüğü”nü son raddesine kadar kullanmak isteyen insan (yoksa canavar mı?) arasında gidip gelir. Kısacası evdeki (ideal benlikteki) hesap, çarşıya (egoya) uymaz.

İnsanın yaşadığı yasaklara uyma ve uymama çelişkisini psikolojik araştırmalar nasıl açıklıyor? En az 1 aydır sadık bir ilişkide bulunan 42 üniversite öğrencisi bir psikolojik teste tabi tutuluyor. Bu psikolojik testte 2 ayrı ana grup var. 1. grup kontrol grubu: Bunlar deneyin manipulasyonuna maruz kalmıyor. Diğer gruba ise iki resim gösteriliyor. Bu iki resimden biri çok çekici birine ait, diğeri ise, 

ortalama çekicilikte birine ait. Bu ana grupta da manipulasyona göre katılımcılar ikiye ayrılıyor: Bir gruptan çekici kişinin resmini gördüklerinde bilgisayarda bir tuşa basmaları daha sık istenirken (Bu gruba Çekici+ grubu diyelim.); diğer gruptan ortalama görüntüde kişinin resmini gördüklerinde bilgisayarda tuşa daha sık basmaları isteniyor (Bu gruba Çekici- grubu diyelim). “Peki bu araştırma ne ölçüyor ki diye sorabilirsiniz?” Kilit nokta şurada: Bu deneye tabi tutulduktan sonra, tüm gruplara eşlerini aldatma ve sadık kalmaya dair bir test uygulanıyor. Ve sonuçlar şunu gösteriyor: Çekici – grubu, yani test boyunca daha sık çekici resme bakmamaya uğraşarak doğru tuşa basmaya çalışan grup, test cevaplarında süregelen ilişkilerinden daha mutsuz, ve aldatmaya daha yatkın olduklarını belirtiyorlar. Yani bu araştırmanın sonuçlarına göre, kendilerini zorla çekici resme bakmamaya zorlayan grup, gerçek hayatta çekici bir kadın veya erkeğin peşinden koşmaya daha yatkındır diyebiliriz.

İlginç değil mi? Basit bir laboratuvar ortamındaki psikolojik deneyde bile, insanların kendilerini bir şeyden zorla mahrum bırakmaya çalışmaları, onların o kendilerini mahrum bıraktıkları şeyi daha çok istemelerine sebep oluyor. Türkiye’de de kitap yasaklarının daha şiddetli bir biçimde uygulandığı zamanlarda, insanların gizli gizli yasaklı kitapları elde etmeye ve okumaya çalışmaları ‘yasaklı zamanlar’ efsaneleri arasındaydı. Bugün ise twitter yasağının gelmesiyle, insanların twitter’a girebilmek için DNS ayarlarını evininin duvarlarına, tozlu arabalarına yazması, yasağın getirdiği hem yaratıcı düşünme gücünü, hem de karşı hareketi doğal olarak daha çok harekete geçirişini görebiliyoruz. Benim fikrimce bir şeyi popüler yapmak istiyorsanız, önce onu yasaklamalısınız. Dünya’nın en yaratıcı ve en etkileyici reklamlarını ortaya koymaya çalışan, ve istisnasız milyarlarca dolar kar eden sigara sektörünü düşünün bir kere: Eğer sizin gerçekten içmeyeceğinizi düşünselerdi, sizce sigarayı ‘yasaklı’ bir obje olarak size sunarlar mıydı?

Herkese kendi yasaklarını düşündüğü günler dilerim,
Ayşe Canan Altındaş/http://pavlovspartner.com/

8 Mart 2014 Cumartesi

İlginç Psikolojik Fenomenler

Günlük hayatta insanlarda gözlemlediğimiz birçok ‘anormal‘ diye adlandırabileceğimiz durum ve hareket, aslında üniversitelerde psikoloji laboratuvarlarında geçerliliği kanıtlanmış bulgular. 19. yüzyılın ‘rasyonel insan’ tanımından , 20. yüzyılın ‘irrasyonel insan’ tanımına geçiş yaparken, insanın ‘garip’ huyları daha sistematik biçimde incelenmeye başlandı. Bu da İlginç Psikolojik Fenomenler diye adlandırabileceğimiz bir grup ilginç psikolojik etkiyi tanımamızı sağladı. İşte sizin de belki kendinizde ve çevrenizde kolayca gözlemleyebileceğiniz 4 ilginç psikolojik fenomen:

1. Ringelmann Etkisi: Bu psikolojik fenomene göre, bir grubun katılımcı sayısı arttıkça, gruptaki her bireyin verimliliği düşer. Alttaki resim, tam da bu resmi özetleyen bir durum. Halatı tutan ilk üç kişi tüm güçleriyle halata asılırken, eklenen her kişinin eforu, hatta dikkati daha da azalıyor. Bu fenomeni ilk defa 1913′te Fransız bir mühendis olan Maximilien Ringelmann keşfediyor. Yani gruptaki birey sayısı arttıkça verimliliğin artacağına inanan grup liderleri aslında yanılıyor. Gruba eklenen her yeni kişiyle, grubun etkinliğinin gruba olan marjinal katkısı azalıyor. İngilizce’de social loafing (sosyal boş gezme) olarak da adlandırılan bu fenomen, grup dinamiklerinde dikkatle incelenen bir durum.






2. Dunning-Kruger Etkisi: Dunning-Kruger etkisi, Cornell’li psikologlar David Dunning ve Justin Kruger tarafından 1999′da keşfediliyor. Günlük hayatta bizim de çevremizde sıkça gözlemleyebileceğimiz bu fenomene göre, bir beceride yetersiz insanlar, o konuda kendini diğer insanlardan genelde daha üstün görüyorlar. Nasıl mı diye sorarsanız, Dunning ve Kruger bunu adım adım açıklamış:

Bir kişi bir konuda yetersizse;

  • O konuda kendi seviyesizini başkalarından üstün görmeye yatkındır.
  • Diğer insanlarda gerçekten olan yetenek ve becerileri farketmemeye yatkındır.
  • Kendisindeki yetersizliğin seviyesini göremez.
  • Eğer o beceride eğitime tabi tutulursa, daha önceden yetersiz olduğunu farketmeye yatkındır.

Dunning-Kruger’in yaptığı deneyin bir de diğer yüzü var. Yeteneklerini değerlendiren gerçekten yetenekli ve gerçekten yeteneksiz üniversite öğrencilerinden, gerçekten yeteneksiz olanları kendilerini olduklarından iyi değerlendirirken; gerçekten yetenekli olanları da kendilerini gerçekten olduklarından çok daha kötü değerlendiriyorlar. İlginç değil mi? Dunning-Kruger efekti henüz yeni keşfedilmiş olsa da, birçok filozof ve düşünürün özlü sözleri aslında toplumu iyi gözlemleyen insanların bu fenomene isim koymadan farkında olduklarını gösteriyor. Örnek olarak, Konfüçyüs‘ün: “Gerçek bilgi kişinin cehaletinin boyutunu anlayabilmesidir.” Bertrand Russel‘ın: “Belki de zamanımızın en acı verici şeylerinden biri, bir fikri hiç şüphe duymadan savunan kişiler çoğunlukla aptal olması, ve biraz hayal gücü ve anlayışı olan kişiler ise şüphe ve kararsızlık dolu olmasıdır.” sözleri aslında Dunning-Kruger etkisinin özlüce dillendirilmiş hali.

3. İsim-Harf Etkisi: Bu ilginç psikolojik fenomen, kişinin gizil özgüven veya egotizmini ölçmek için sıkça kullanılan bir testin sonucu. İnsanlar bir kelime listesi verildiğinde, genelde kendi isimlerindeki harflerin bulunduğu kelimeleri seçiyor. Bu teste İlk Tercih Testi (Initial Preference Task) deniyor. Kişilerin sadece  harflerin bulunduğu bir listeden hızlıca harf seçmeleri istendiğinde de kendi isimlerindeki harfleri daha sık tercih ediyorlar. İlginç olan ise, bu araştırmayı takip eden bilim adamlarının bazılarının kişilerin iş, eş ve yaşanılacak şehir gibi çok önemli seçimlerinde bile, kendi isimlerindeki harflerin bulunduğu yerleri tercih etmeleri. Ancak konunun bu tarafına biraz şüpheli yaklaşmak lazım, sonuçta ya çok fazla harfin bulunduğu bir isminiz varsa?

4. Hale Etkisi (Halo Effect): Hale etkisi, ünlü psikolog Edward Thorndike’ın 1920′de yazdığı bir makalede kullandığı terimdi. Hale etkisini kısaca açıklamak gerekirse, bir insanla ilgili edindiğimiz genel izlenime bağlı olarak, onun hakkında bilgi sahibi olmadığımız konularda yetkin ve iyi görmemizle alakalı bir psikolojik fenomen. Bir örnek vermek gerekirse, bir toplantıda çekici bir kişiyle tanışıyorsunuz. Hale etkisine göre, siz bu kişiyi o toplantıdaki diğer insanlara göre, kişiyi henüz çok tanımasanız bile daha iyi kalpli ve daha zeki görmeye meyillisinizdir. Maalesef hale etkisinin, eğitim ve yargıda büyük bir rolü var. Örneğin, 1974′te 60 tane erkek üniversite öğrencisiyle yapılan bir araştırmada, deneklere kadın öğrenciler tarafından yazılmış kompozisyonlar okutuldu. Bu kompozisyonların üçte birinde çekici bir kadın öğrencinin fotoğrafı, üçte birinde ise çok çekici olmayan bir kadın öğrencinin fotoğrafı bulunuyordu. Diğerlerinde ise hiç fotoğraf yoktu. Sonuçlar şunu gösteriyordu, erkek öğrenciler çekici kadın öğrencinin fotoğrafının bulunduğu kompozisyonlara hep daha yüksek not verdiler. Daha da ilginç olanı ise, eğer kompozisyon kötü yazılmışsa, güzel ve çirkin yazar tarafından yazılan kompozisyon arasındaki puanlama daha da artıyordu. Yani, güzel insanlar kötü bir iş yapsa bile, çirkin bir kişinin yaptığına göre daha iyi değerlendiriliyordu. Bir de bu fenomenin yargı sistemindeki rolünü düşünün. Acaba İtalya’da arkadaşını öldürmekle suçlanan Amerikalı Amanda Marie Knox‘un yargılanma kararının geri çevrilmesinde bu psikolojik fenomenin etkisi olabilir mi?

25 Şubat 2014 Salı

Renklerin psikolojik etkisi

Renksiz bir dünya düşünemiyoruz. Renkler, resmen yaşantımıza kan ve can veren bir konsept. Odamızı boyayacağımız renkten, giydiğimiz kıyafetinkine; arkadaşımız için seçtiğimiz çiçeğin renginden, trafik ışıklarına kadar hayatımızı renkler yönetiyor. Peki renk nedir, ve doğadaki ve insanların ürettiği ürünlerdeki renklerin psikolojik etkisi nelerdir? Bu yazı herkes için oldukça

24 Şubat 2014 Pazartesi

6 çeşit sosyal medya kullanıcısı var, hangisi sensin?


Sosyal medya gündelik hayatımızın içine gün geçtikçe sızdıkça, artık ‘reel’ kişilik tipimiz dışında bir de ‘sanal’ kişilik tiplerimiz doğuyor. Sonuçta Facebook’u, Twitter’ı, LinkedIn’i nasıl kullandığımız, bu mecralarda neler paylaştığımız başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü büyük ölçüde etkiliyor. Hele ki yurtdışında, üniversite ve iş başvurularında kişilerin sosyal medya profillerine bakılarak bir fikir elde edildiği ve başvuruya ek olarak, kişinin sosyal medya profilleriyle ilgili bilgiler ile de kuruma kabul edilip edilmeyeceği kararının alındığı söylentiler arasında.

Hipster;
Sosyal Paylaşımcı: HipsterEğer Hipster bir paylaşımcıysanız, en çok kullandığınız sosyal ağ büyük ihtimalle Tumblr. Ayrıca e-posta aracılığı ile de

Zeka türleri nelerdir?

21. yüzyılın başından itibaren, zekanın sadece birkaç boyutunu geliştirmeye ve ölçmeye odaklı okulların ve testlerin insanların gerçek potansiyelini ortaya çıkarmada yetersiz kaldığı daha açık bir biçimde konuşulmaya başlandı. Bilimsel dünyada bu konuda en büyük katkıyı, 25 yıl önce Dr. Howard Gardner adlı Harvardlı bir psikolog ortaya attı. Howard Gardner, Zihin Çerçeveleri: Çoklu Zeka Kuramı adlı kitabında zekanın 7 farklı

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı