bilimsel araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimsel araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2015 Pazar

Genç Kızlar Dikkat!

Jinekolog Seval Taşdemir, spor bağımlısı genç kızları uyardı, “Ergenliğe yeni girmiş vücudun fazla egzersizle zorlanması ve düzensiz beslenme, kısırlığa neden olabilir” dedi.

Düzenli olarak spor ve egzersiz yapmak sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası. Ancak Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir’in bu konuda genç kızlara uyarısı var. Taşdemir’e göre, özellikle ergenliğe yeni adım atmış genç kızların gereğinden fazla spor yapması, ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getirebilir.

Fazla ve ağır spor yapan genç kızlarda, bu duruma beslenme bozukluğu eklendiğinde östrojen (kadınlık hormonu) azalıyor ve buna bağlı olarak kemik erimesi başlıyor. Fiziksel ve ruhsal anlamda çok çeşitli gelişmelerin yaşandığı bu dönemde ağır egzersizler yapan genç kızların % 60’ında amenore yani hiç adet kanamasının olmaması durumu görülüyor.

Op. Dr. Seval Taşdemir, kilo kaybı, aşırı yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu, düzensiz adet kanamaları ya da regl dönemlerinin kesilmesi gibi durumlarda hemen bir hekime başvurulmasını önerdi.

YUMURTA KALİTESİ BOZULUYOR 


Taşdemir, ergenliğe yeni girmiş hassas yapıdaki vücudun fazla egzersiz ile zorlanmasının kas yaralanmalarına ve kemiklerde herhangi bir travmaya bağlı olmadan kendiliğinden oluşan kırıklara yol açabileceğini belirterek “Bu durum uzun süre tedavi edilmediğinde, üreme sağlığında ve kemiklerde kalıcı zararlar meydana gelebiliyor, kısırlık gelişebiliyor” dedi.
kaynak: NTV

15 Mart 2015 Pazar

Patatesle dünyayı aydınlatmak

Patatesinizi nasıl seversiniz? Haşlanmış, kızarmış, ezme… Bazıları ise patatesin ışık saçanını tercih ediyor.
Kudüs İbrani Üniversitesi’nde araştırmacı Haim Rabinowitch ve arkadaşları birkaç yıldır patatesten elektrik üretme projesi üzerinde çalışıyor. Patatese basit bir metal düzenek ve ampul takarak elektrikten yoksun köyleri bu yolla aydınlatmayı hedefliyorlar. Rabinowitch, bir tek patatesin bir odayı 40 gün aydınlatacak kadar elektrik üretebileceğini söylüyor.

Bu düşünce bazılarına saçma gelse de, aslında bilimsel temellere dayanıyor. Fakat Rabinowitch ve ekibinin de keşfettiği gibi bu düşünceyi hayata geçirmek göründüğünden daha zor.

Organik bir maddeden pil yapmak için iki metal parçası gerekiyor. Çinko gibi bir metal negatif yüklü elektrot, yani anot, bakır gibi bir metal de pozitif elektrot, yani katot olarak kullanılabilir. Patatesin içindeki asit, çinko ve bakır ile kimyasal tepkimeye neden oluyor ve elektronlar bir metalden diğerine doğru akarken enerji meydana geliyor.

Süper patatesler
Okullarda elektrik akımıyla ilgili fizik derslerinde genellikle patates kullanılır. Fakat bugüne kadar kimse patatesi enerji kaynağı olarak incelememiş. 2010’da Rabinowitch, California Üniversitesi’nden başka bir ekiple birlikte bu fikri denemeye karar vermiş. Yine daha fazla enerji için patatesi dört-beş dilime ayırıp aralarına bakır ve çinko metal tabakaları koyarak bir devre oluşturmuşlar.

Önce patatesi sekiz dakika kaynatarak içindeki organik maddenin parçalanmasını, böylece direncin azalmasıyla elektronların daha serbest hareket etmesini ve daha çok enerji üretilmesini sağlamışlar.

Rabinowitch bundan düşük voltajlı enerji üretildiğini, “fakat elektrik olmayan bölgelerde aydınlatma ve cep telefonu ya da başka bir elektrikli cihazı şarj etmede kullanılabileceğini” belirtiyor.

Bu elektriğin maliyeti kilovat saat başına 9 dolar civarında; yani normal bir pilden 50 kat daha ucuz. Geri kalmış bölgelerde aydınlatma amacıyla kullanılan gazyağından ise altı kat ucuz olduğu söyleniyor.
Peki neden patates hâlâ bu amaçla kullanılmıyor?

Besin kaynağı
Patates besin kaynağı olarak büyük önem taşıyor. 2010 yılında 324 milyon tondan fazla patates üretildi. 130 ülkede tahıl dışındaki gıdalar içinde en çok tüketilen ürün ve milyarlarca insan açısından başlıca karbonhidrat kaynağı. Ucuz ve çabuk bozulmayan bir ürün.

Dünyada 1,2 milyar insan elektriksiz yaşıyor. Araştırmacılar patatesin çözüm olabileceğini ve politikacıların ve kuruluşların ilgi göstereceğini sandı. Fakat deneylerin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen patates enerjisi neden beklenen ilgiyi görmedi? Rabinowitch bunun nedenini “haberleri yok” şeklinde açıklasa da, asıl neden biraz daha karmaşık görünüyor.


Birincisi, enerji amacıyla bir gıda ürününün kullanılıyor olması. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nden Olivier Dubois, bu amaçlı kullanımda gıda stokunun azalması ya da çiftçilerle rekabet durumunun oluşmaması gerektiğini belirtiyor. “Önce şu soruyu sormalıyız: Yeteri kadar yiyecek patates var mı? Sonra, patates satışından geçimini sağlayan çiftçilerle rekabet durumuna düşüyor muyuz? Bu iki konuda sorun yoksa ve elde hala patates varsa o zaman bu iş olabilir.”

Bazı uzmanlar, satılamayıp elde kalan patateslerin enerji amacıyla kullanılabileceğini belirtiyor. Örneğin Kenya’da üretilen 10 milyon ton patatesin yüzde 10-20’si pazara ulaşamıyor ya da kötü depolama koşulları nedeniyle heba oluyor.

Patates pilin zayıflıkları
Fakat bazı ülkelerde yerel üretilen patateslerin pahalı ve az olması bazı bilim insanlarını başka ürünlerden enerji elde etmeye yöneltti. Sri Lanka’da KD Jayasuriya adlı fizikçi, elektrik enerjisi üretiminde bir tür muz kökü kullanıyor. Kökü kaynattıktan sonra doğrayarak enerji üreten ekip, bir ampulü 500 saat boyunca aydınlatacak elektrik üretmeyi başardığını söylüyor.

Patatesten enerji üretme fikrine yeterince sıcak bakılmıyor. Massachusetts Üniversitesi’nden Derek Lovley bu projeye ilgisizliğin nedenini şuna bağlıyor: “Bu enerji aslında çinkonun aşınması yoluyla elde ediliyor. Yani zaman içinde patates ya da muzu da yenilediğiniz gibi çinkoyu da yenilemek gerekiyor,.”

Aslında çinko gelişmekte olan ülkelerde ucuz bir maden. Sri Lankalı bilim adamı çinkonun yine de gaz yağından daha az maliyetli olacağını söylüyor. Ayrıca magnezyum ve demir gibi madenler de aynı amaçla kullanılabilir.
Tabii bir de güneş enerjisi gibi modern tekniklerin kullanıldığı bir çağda patatesten enerji üretme fikri tüketiciye pek de cazip gelmiyor.

Fakat patatesi pil olarak kullanmanın mümkün olduğu ve ucuz bir enerji kaynağı olabileceği görüldü. Bu fikrin takipçileri bu işten kolay kolay vazgeçmeyecek görünüyor.
Jonathan Kalan
http://www.bbc.co.uk/turkce/ozeldosyalar/2014/10/141028_vert_fut_patates

15 Nisan 2014 Salı

Dünyanın 12 Yıllık Ormansızlaşma Haritası

ABD’li araştırmacılar, 2000 yılından bu yana dünyanın kaybettiği orman miktarını belirledi. Araştırma, 2000’den bu yana geride kalan 12 yılda 2.3 milyon kilometrekare ormanın yok olduğunu ortaya koydu. Orman kaybının en çok tropikal bölgelerde yaşandığı ortaya çıktı.

ABD’nin Maryland Üniversitesi araştırmacıları, Google ile gerçekleştirdikleri çalışmada dünyanın 2000 ile 2012 yılları arasında kaybettiği orman miktarını gösteren harita hazırladı.

Uydu ve Google’ın verilerine dayanılarak hazırlanan ve dünyanın tümünü kapsayan interaktif harita, 30 metreye kadar doğru hesaplama içeriyor.
Haritaya göz atmak için TIKLAYIN.

Science dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan coğrafyacı Matt Hansen, “Hazırladığımız harita küresel dinamikleri tanımlamamıza ve bölgeleri karşılaştırmamıza yardımcı olacak” dedi.

12 yıllık değişimi gösteren harita, ormansızlaşmanın yanı sıra, artan ve beliren yeşillikleri de ortaya koyuyor. Dünya, kaybettiği 2.3 milyon kilometrekare ormana karşılık 800 bin metrekare orman kazanırken, 12 yıl içinde kaybedilen 200 bin metrekarelik alan yeniden ormana dönüştürüldü.

Dengesiz tablo
Dünyanın orman haritası, geride kalan yıllarda bazı ülkelerin çevreyi koruma politikalarında başarı elde ettiğini gösterirken, bazılarının da istenen başarıya ulaşamadığını ortaya koydu.

Brezilya’nın yıllık orman kaybı yılda ortalama 1.300 kilometrekare azalırken, Endonezya’da orman kaybı arttı. Güneydoğu Asya ülkesinin 2003’teki kaybı 10.000 kilometrekare olurken, bu miktar 2011’de 20.000 kilometrekarenin üzerine çıktı.

Hansen, orman kaybının en büyük sorumlusunun insanlar olduğunu belirtirken, yangın ve fırtınaların insanların ardından en çok zararı yapan etkenler olduğunu söyledi.

Uydu ve bilgisayar teknolojisi
Hansen ve meslektaşları, kullandıkları verilerin büyük kısmını Dünya’da iklim değişikliğinin etkilerini gözlemleyen uydulardan elde etti.

Verileri en çok kullanılan uydu, 1999’da Uzay’a fırlatılan, ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu’na ait Landsat 7 oldu.

Elde edilen verilerin tek bir bilgisayarda işlenmesinin 15 yıl süreceğini belirten Hansen, Google bulut bilişiminden yararlandı ve verilerin işlenmesi birkaç gün içinde tamamlandı.

En ufak detaylar belli
Yıllar içindeki değişimi her bölgede detaylarıyla veren interaktif harita, araştırmacılar için de çok önemli bir görsel arşiv özelliği taşıyor.

Kuzey Amerika’nın batısında, yangın, ağaç kesimi ve haşerelerin etkisi net bir şekilde görülürken, 2009’da Fransa’nın güneybatısındaki fırtınanın; 2005’te ise İsveç’te yaşanan hortumun ağaçları dümdüz eden etkisi de görülebiliyor.

Harita, en çok orman kaybının Güney Amerika ülkelerinin sahip olduğu tropikal ormanlarda yaşandığını belirtiyor. Ancak başta Brezilya’nın gösterdiği çabalar, yaşanan yüzde 32’lik kaybı azaltacak gibi görünüyor.

14 Nisan 2014 Pazartesi

Parlayan Solucanın Sırrı B Vitamini

Fotoğraftaki görüntü radyoaktif bir deney veya parlayan boyayla görünür kılınan biyolojik numune değil. Okyanuslarda yaygın olarak yaşayan bir canlının bir kesiti. Tüp solucanının floresan gibi parlamasını sağlayan faktör ise B vitamini.

Sualtında yaşayan tuhaf ama göze çarpmayan canlılardan bir tanesi, omurgasız tüp solucanları. Belli dalgaboylarında yeşil floresan gibi aydınlık saçan tüp solucanları, görünümlerinden daha ‘renkli’ bir canlı.
Kendi üretimi olan mineral tüpleri ev olarak seçen ve adını solucan benzeri uzantılarından alan canlı, dürtüldüğü zaman parlak mavi renkte mukus salgılıyor. Mukus, solucan tarafından ‘U’ şekline getiriliyor ve evi haline geliyor. Tüp solucanı, ihtiyacı olan korunağı ve avlarını yakalamak için gereken kamuflajı bu sayede elde ediyor.

California merkezli Scripps Okyanusya Enstitüsü tarafından yapılan yeni bir araştırma, tüp solucana yeşil parlaklığı veren etkenin B vitamini (riboflavin) olduğunu tespit etti. Ancak mukusa mavi parlak rengi kazandıran faktör hala bilinmiyor.

Araştırmanın başında yer alan Dimitri Deheyn, tüp solucanın sahip olduğu kimyasal reaksiyonlar sayesinde avlarını tuzağa düşürdüğünü, avcıların da dikkatini dağıttığını düşünüyor.

12 Nisan 2014 Cumartesi

Erkeklerin Burnu Neden Daha Büyük?

ABD’li araştırmacılar, erkek ve kadın burnu arasındaki ölçü farkını belirledi. Araştırmalar, Avrupa kökenli populasyonlarda erkeklerin kadınlardan daha büyük buruna sahip olmasının sebebini ‘oksijen ihtiyacı’ olarak belirtti.
Erkek ve kadınların burun büyüklükleri sanıldığı kadar fazla değil. ABD’nin Iowa Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre, fark sadece yüzde 10. Bu farkın sebebi ise kas dokusundan kaynaklanan oksijen talebi.

Araştırmada 3 ile 20’li yaşlarda olan 38 Avrupa kökenli insanın burun ölçüleri değerlendirildi. Erkeklerin daha büyük burunlu olmasının temel sebebi olarak, daha fazla yağsız kasa sahip olmaları gösterildi. Daha büyük bir burun kas büyümesini teşvik ettiği gibi kas oranının korunmasında da rol oynuyor.

Burun büyüklükleri, erkek ve kız çocuklarında genelde 11 yaşında, ergenliğin başlangıcıyla beliriyor.
American Journal of Physical Anthropology dergisinde yayımlanan araştırma, modern insanların daha kaslı olan Neandertallerden neden daha küçük burunlu olduğunu da açıklıyor

Sol üst ve alt kare, ergenlik öncesi ve sonrası erkek burnunu; sağ üst
 ve alt kare ise ergenlik öncesi kadın burnunu gösteriyor.

Iowa Üniversitesi’nden Nathan Holton, “Antik insanlara kıyasla vücutlarımız daha az oksijene ihtiyaç duyduğu için burunlarımız küçüldü” ifadesini kullandı.

Holton, “Vücut büyüklükleri aynı olsa bile burun ölçüleri farklı oluyor. Bunun nedeni ergenlik dönemiyle başlayan doku dağılımındaki farklılık” dedi.

Bilim insanları, farklı kültürlerdeki bulguların da eklenmesi gereken yeni araştırmalar yapılacağını belirtti.

11 Nisan 2014 Cuma

‘Uzay’dan Gelen Misafirler’

Bilim insanları, Güney Kutbu’nda dış uzaydan gelen ve evrenin kökenlerinin sırrını çözebilecek çok sayıda nötrino buldu.

Antarktika’daki IceCube Teleskop Laboratuvarı’nda görevli araştırmacılar, bir kilometre küplük buzun içinde buldukları 28 atom altı parçacığının Güneş Sistemi’nin, hatta Güneş Sistemi’nin de içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi’nin dışından geldiğini söyledi.

ABD’deki Wisconsin Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, “Işık hızına yakın hıza sahip, elektriksel yükü sıfır ve maddelerin içinden neredeyse hiç etkileşmeden geçebilen temel parçacıklar” olarak tanımlanan nötrinoların kara delikler, titreyen yıldızlar ve atomaltı parçacıklar yayan gökcisimlerinin gizemlerinin çözülmesine yardımcı olabileceğini kaydetti.

Ice Cube araştırmacılarından Francis Halzen, atomaltı parçacıklarını “Güneş Sistemimizin dışından gelen ilk yüksek enerjili nötrinolar” olarak tanımladı.

10 yıl içinde sır çözülecek
Yıldızlar arası nötrinolara, Dünya üzerinde daha önce sadece bir kez rastlanmıştı. Bilim adamları, 1987 yılında bir süpernovadan Dünya’ya ulaşan parçacıkları gözlemlemişti. O günden bu yana Güneş ya da Dünya’nın kenti atmosferinden kaynaklanmayan atomaltı parçacıkların bulunması için çalışmalar sürüyordu.

Halzen, Antarktika’da bulunan parçacıkların 1987′de Büyük Macellan Bulutu’ndaki süpernovadan gelen nötrinolardan 1 milyon kez daha fazla enerjiye sahip olduğunu belirtti.

Ice Cube araştırmacılarından Naoko Kurahashi-Neilson, “Çalışmamız, halihazırda dünyadaki en önemli parçacık fiziği projesi. Gelecek 10 yıl içinde toplayacağımız veriler, enerjinin kaynağını ortaya çıkarmamızı sağlayacak” dedi.

Antarktika’daki Amundsen-Scott Güney Kutbu İstasyonu’na inşa edilen IceCube Nötrino Dedektörü, Güneş Sistemi dışından gelen nötrinolar ile Güneş ve Dünya’nın atmosferlerinden yayılan nötrinoları birbirinden ayırıyor. Araştırmacılar, atomaltı parçacıklarının Dünya’dan milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki astrofiziksel fenomenler hakkında bilgi verebileceğine inanıyor.

Astronomi biliminde yeni bir çağın başlangıcı olarak nitelenen keşif, “Science” dergisinde yayımlandı.

12 Mart 2014 Çarşamba

Kimi Düşündüğünüz Artık Gizli Kalmayacak

Bilim insanları, ilk kez beyin taraması yaparak bir kişinin kim hakkında düşündüğünü ortaya çıkardı. Geliştirilen yöntemin, ileride otizm ve diğer sosyal etkileşim bozukluklarının tedavisinde kullanılabileceği ifade edildi.

ABD’li sinir bilimciler, geliştirdikleri beyin taraması yöntemiyle, insanların belli bir ortamda kim hakkında düşündüklerini tespit etmeyi başardı.
Cornell Üniverstesi’nden Nathan Spreng ve meslektaşları , sinir bilim alanında yeni kapılar aralayabilecek deneylerini 19 gönüllü üzerinde gerçekleştirdi. Gönüllüler, farklı karakter gruplarından seçildi. Bazıları diğer insanlarla işbirliği yapmak konusunda biraz istekli iken, diğerleri soğuk ve isteksiz kişilerden seçildi. Grupta yer alan diğer iki grupta ise girişken ve sosyal kişilerle, içine kapanık bireyler tercih edildi.

Bilim insanları, gönüllülerin her birine toplumda en çok tercih edilen popüler isimlerden biriyle adlandırdı ve cinsiyete göre eşleştirme yaptı.

Düşünceler soru işaretlerini ortaya çıkardı 
Cerebral Cortex dergisinde detayları yayımlanan deneyde, gönüllülere farklı sosyal senaryolar içinde nasıl davranacaklarını ortaya koyacak sorular soruldu. Bu sorular, bir barda içkiyi yere dökmek veya evsiz bir savaş gazisi para istediği zaman nasıl bir tepki verileceği gibi belli sosyal etkileşimler üzerine odaklandı.
Gönüllüler soruları cevaplarken, fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) ile beyin faaliyetleri gözlemlendi.

Deney sonunda, gönüllülerin gösterdiği karakterin, alın korteksinde meydana gelen spesifik beyin aktiviteleriyle bağlı olduğu görüldü. Beynin bu kısmı, insanların diğer insanlar hakkında karakter analizi yaptığı yer olarak biliniyor. Buradan yola çıkarak, araştırmacılar gönüllülerin kim hakkında düşündüğünü tespit etmeyi başardı.

Discovery News’a konuşan Spreng, “Hayatınız boyunca tanıştığınız ve hatırlamayı başardığınız tüm insanları düşündüğünüzde, bu deneyin ölçeği inanılmaz boyutta… Kullandığımız yöntem, tecrübelerin paylaşılması ve insanları hakkında daha fazla bilgi edinmek için kullanılabilir. Ayrıca, gelecekteki olaylar hakkında yeni gelişmeler yaşanırken neler düşündüğümüzü de anlayabiliriz” dedi.

Bilgisayarda ‘Rüya Modelleri’ Oluşturulacak

Yeni bir araştırma, bilgisayar aracılığıyla insanların gördükleri rüyaların tahmin edilebileceğini öne sürdü. Uykunun erken aşamasında beyin faaliyetlerinin ölçülmesiyle, ‘anahtar’ veya ‘yatak’ gibi rüyalara özgü belli görüntülerin tespit edilebileceği ve ‘rüya modelleri’ oluşturubileceği belirtildi.

ABD’de yapılan bir araştırmada, rüyalara ait görüntülerin tespit edilebileceğini öne sürdü. Rüyalar, yeni bir bilgisayar modeli aracılığıyla tahmin edilebilecek.

Brown Üniversitesi’nde nörolog olan Masako Tamaki, “Rüya görme fonksiyonu hakkında neredeyse hiçbir şey bimiyoruz… Yeni yöntemi kullanarak, rüyanın fonksiyonu hakkında daha fazla bilgi edinebiliriz” dedi. Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, bilim insanları başarılı olmaları halinde neden kabus gördüğümüzü de ortaya çıkarmak adına yeni bulgular elde edebilecek.

Uykuda yatan sır
İnsanların neden rüya gördükleri hala kesin olarak bilinmiyor. Psiko-analizi keşfeden ünlü bilim insanı Sigmund Freud, rüyaların gerçekleşmesini istediğimiz olaylara bağlı olabileceğini öne sürmüştü. Bazı bilim insanları ise rüyaların uyku döngüsünde ortaya çıkan bir ürün olduğunu savunuyor. Bir diğer teori de, rüyaların geride kalan günün ardından kafamızda oluşan düşünceleri tamamlamaya çalışan bir yapboz gibi kabul ediyor.
LiveScience’ın haberine göre, birçok kişi tarafından anlam taşıdığı kabul edilen rüyalar, yeni bir yöntemle sırlarını bilim dünyasına açabilir. Geçmişte yapılan araştırmalar, beyin faaliyetlerini deşifre ederek insanların ne düşündüğünü ortaya çıkarmakta ilk başarılara imza atmıştı.

Rüya okumak mümkün mü?
Tamaki ve meslektaşları, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullanarak üç kişinin uyku esnasında beyin faaliyetlerini inceledi. Denekler, birkaç dakika aralıklarla uyandırılarak, gördükleri rüyaları anlattı. Deneyde, bilim insanları toplam 200 görüntü elde etti.

Ardından, elde edilen görüntüler, deneklerin uyandıkları esnada anlattıklarıyla, spesifik beyin faaliyetleri arasında eşleştirildi. Bir bilgisayar modeli, beynin belirli sinyallerini öğrenecek şekilde kodlandı.
Geliştirilen bilgisayar modeli, deneklerin rüyalarını analiz etmek için kullanıldı. Deneklerin uyanık oldukları andaki beyin faaliyetlerine dayanarak, bilgisayar, deneklerin rüyalarında gördükleri belli görüntülerin ne zaman belirdiğini tespit etti.

Elde edilen bulgular, rüyanın görülen anlarda faaliyete geçen beyin bölümleriyle, uyanıkken faaliyete geçen bölümlerin aynı olduğunu ortaya koydu.

LiveScience’a konuşan Tamaki, ‘sonuçlardan çok etkilendiklerini’ söyledi. Araştırma ekibi, sadece bir kişinin uyanma esnasındaki beyin faaliyetlerinden görüntü tespiti yapmış olsa da, bu görüntülerin her insanda belirdiğine dikkat çekti. Tamaki, buna örnek olarak çeşitli mekanlardaki gördüğümüz ve aklımızda kalan insan görüntülerini örnek verdi.

Tamaki, ‘her insanda beliren temel bir rüya modeli oluşturarak, bunu diğer insanlara uyguladıkça geliştirebileceklerini’ söyledi.

11 Mart 2014 Salı

Migren Ve Depresyon Beyni Küçültüyor

Yeni bir araştırma, hem migren hem de depresyondan şikayetçi olan insanların beyin hacimlerinin daha küçük olduğu ortaya koydu. Araştırmacılar, her iki rahatsızlığa sahip olan insanların beyinlerinin diğer insanlara kıyasla 19.2 milimetre daha küçük olduğunu saptadı. Bu sonucun ne anlama geldiği ise kesin değil.

ABD’de yapılan araştırmada, migren ve depresyon mağduru kişiler için farklı bir tedavi gerekebileceğini öne sürüldü. Bu kişilerin, bu rahatsızlıkları çeken kişilere kıyasla daha küçük beyne sahip olabileceği belirtilirken, bu bulgunun yeni tedavi yöntemleri sunabileceği ifade edildi.
Maryland eyaletinde bulunan Ulusal Yaşlanma Enstitüsü’nden Dr. Larus S. Gudmundsson’un başını çektiği araştırma ekibi, hem migren hem de depresyonu bulunan kişilerin, bu hastalıklardan sadece birisini bulunduran kişilere kıyasla ‘spesifik bir grubu temsil ediyor olabileceğini ve bu nedenle daha farklı bir tedavi almaları gerekebileceği’ belirtti.

WebMD sitesinin verdiği bilgiye göre, migrenin belirtileri arasında şiddetli ağrı, bulanık görüntü, kusma, iştah kaybı, yorgunluk, baş dönmesi, ışığa, seslere ve kokulara karşı hassasiyet bulunuyor. Neurology dergisinde 22 Mayıs tarihinde yayınlanan çalışmada ise migren ve depresyonu aynı anda yaşamanın insan beynini nasıl etkilediğine dair bulgulara yer verildi.

Beyin dokusunu etkiliyor
Cbsnews sitesinin haberine göre, araştırmacılar 1967 ve 1991 yılları arasında migreni olup olmadığı belirlenen, ortalama 51 yaşındaki yaklaşık 4 bin 300 kişi hakkında veri topladı. Aynı insanların 2002 ve 2006 yılları arasında ortalama yaşları 76 iken depresyonda olup olmadıkları tespit edildi ve MRI (manyetik rezonans görüntüleme) beyin taramaları yapıldı. Araştırmaya katılan bu grupta 37 kişinin hem migren hem depresyon problemi varken, 2 bin 700’den fazla insanda ikisi de yoktu. Sadece migreni veya depresyonu olan kişilerle, ikisi de olmayan kişilerin beyinlerinin boyutunda bir fark görülmedi.

Hem migrene hem depresyona sahip 37 deneğin beyin dokularının hacmiyse migren veya depresyonu olmayan ortalama insan beyninden 19.2 milimetre daha küçük çıktı.

Birçok etken olabilir
Alınan sonucun nedeni tam olarak açıklanamazken, ‘migren ve depresyonun getirdiği ağrı, beyin iltihaplanması, genetik özellikler ile sosyol ve ekonomik faktörlerin, beyin hacmini etkiliyor olabileceği’ belirtildi.

Sonuçların bir diğer açıklaması ise beyin hacmi küçük insanların hem migren hem depresyona daha yakın olması olarak ifade edildi. Gudmundsson’a göre, elde edilen bulguların açıklanması için deneklerin kaç yaşında migren ve depresyona yakalandığı ve beyinlerinin hacminin zamanla nasıl değiştiği bilinmeli.
Hastalık Kontrolü ve Önleme Merkezi’nin 2009 yılına ait verileri, Amerikalıların yüzde 16’sı migren ve ciddi baş ağrısı çektiğini ortaya koymuştu.

27 Şubat 2014 Perşembe

Araştırma Için Binlerce Arı Tıraş Edildi

Avustralyalı bilim insanları, kuzey yarımkürede milyonlarca arıyı öldüren gizemli hastalığın nedenini ortaya çıkarabilmek için binlerce aryıya mikroçip yerleştirdi. Arılardan bazıları diğerlerine göre daha tüylü oldukları için tıraş edilmeleri gerekti.

Bal arılarını tehdit eden gizemli bir hastalığın sırrını ortaya çıkarmak isteyen bilim insanları, Avustralya’da beş bin

24 Şubat 2014 Pazartesi

Zeka türleri nelerdir?

21. yüzyılın başından itibaren, zekanın sadece birkaç boyutunu geliştirmeye ve ölçmeye odaklı okulların ve testlerin insanların gerçek potansiyelini ortaya çıkarmada yetersiz kaldığı daha açık bir biçimde konuşulmaya başlandı. Bilimsel dünyada bu konuda en büyük katkıyı, 25 yıl önce Dr. Howard Gardner adlı Harvardlı bir psikolog ortaya attı. Howard Gardner, Zihin Çerçeveleri: Çoklu Zeka Kuramı adlı kitabında zekanın 7 farklı

23 Şubat 2014 Pazar

Afrika’nın ‘Kayıp Nehri’ Bulundu

Arkeologlar, Beyaz Nil nehri boyunca uzanan dev, antik bir nehrin izlerini buldu. 45 bin kilometrekarelik devasa nehrin, binlerce yıl önce ilk insanların Afrika’dan diğer kıtalara gerçekleştirdiği iki göç hareketinde önemli rol oynadığını düşünülüyor.
Var olması halinde dünyanın en büyük nehirlerinden bir tanesi olacak ‘kayıp nehir’, Sudan’ın güneyindeki çorak

22 Şubat 2014 Cumartesi

Çölleri ağaçlandırmak küresel ısınmayı durdurabilir mi?

Küresel ısınmanın Dünyamıza verdiği ve vereceği zararların boyutları ortada. Her ne kadar küresel ısınmayı yavaşlatmak ve durdurmak için sera gazı salımında küresel düzenlemeler yapılmış olsa da maalesef yaşadığımız çevresel ve iklimsel değişiklikler bunların yetersiz kaldığını açıkça gösteriyor. Son yıllarda sera etkisine sahip olan
karbondioksit gazının salımında büyük artış var. Küresel iklim değişikliklerinin

21 Şubat 2014 Cuma

Bazılarımız neden solak?

Araştırmacılar insanların bazılarının sol ellerini kullanmaya yatkın olmasında biyolojik temelde genetik nedenlerden kaynaklandığı konusunda hem fikirler.  El tercihleri üzerinde ortaya atılan iki önemli genetik teoride konu edilen husus doğal seçilim sonucunda bireylerin büyük çoğunluğunun konuşma ve dil becerilerinin kontrolünde beynin sol bölümünün işlerlik içerisinde olduğudur. Bunu

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı