gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2014 Cuma

Herkes Nerede..?

Evrende yaşayan tek zeki canlı türü insanoğlu mu? Uzmanlar, yalnız bizim galaksimizde 390 milyon yaşanabilir gezegen olması gerektiğini ileri sürüyorlar. Tara Gürses, evrendeki yaşam olasılıklarını ve galaktik uygarlıklar olasılığını çağdaş bilimin bakış açısıyla inceledi.

YALNIZ MIYIZ? Evrenin derinliklerine, dikili gözlerin biricik sahibi insanoğlu mu? Doğal duyularımızın birer uzantısı olan alet­leri yalnız bizler mi yapıyoruz? Gördüğünü ve hissettiğini anlamaya can atan beyinler yal­nızca bizlerde mi var?

Ve yanıt da büyük bir olasılıkla şu: Yalnız değiliz. Gözlem yapan ve araştıran başka tür­ler de bulunuyor, belki de bizden çok daha etkin bir biçimde.

Bu başka beyinlerin nerede olduğunu bil­miyoruz ama, bir yerlerde bulunuyorlar. Neler yaptıklarını bilmiyoruz ama pek çok şey yapı­yorlar. Nasıl bir şey olduklarını bilmiyoruz ama zeki yaratıklar.

Eğer orada bir yerlerdeyse bizi bulabile­cekler mi? Yoksa çoktan buldular mı? Eğer onlar bizi bulmamışlarsa bizler onları bulabi­lecek miyiz? Daha doğrusu onları bulmalı mıyız? Böyle bir şey bizim güvenliğimizi tehli­keye sokar mı?

Yalnız olmadığımızı bir kez kabullenince sorulması gereken tüm sorular bunlar ve gök­bilimciler de soruyorlar.

390 milyon gezegende yaşam
Dünyadışı zekâları araştırma işi öyle yoğun bir hal almıştır ki, bu sözcükleri uzun uzadı ya yinelemekten tasarruf etmek içiri kısaltma bile yapılmıştır. Gökbilimciler bu araştırma proje­sine SETİ diyorlar. (Dünyadışı zekalan araş­tırma = The Search for Extraterrestrial Intelligence).

Son birkaç on yıl öncesine kadar, insanın evrende yalnızlığını kabul etmiş olduğu ve başka zekâların var olması düşüncesiyle bir şok geçireceği sanılıyordu. Bundan daha ger­çek dışı bir şey olamaz. Tarihin hemen her çağında insanların büyük bir çoğunluğu yalnız olmadıklarını kabullenmişlerdir.

Şimdi ise 21. yüzyılın insanı Dünyadışı zekâların ziyaretini sabırsızlıkla ve korku­suzca bekliyor. Bu bekleyiş ise, tamamiyle bilimsel gerçekler üzerine dayanıyor.

8 milyon yıl önce, özel beyinli bir tür ortaya çıktı. İlk Hominid’di bu. Yaklaşık 600.000 yıl önce ise, Homo Sapien gelişti ve yaklaşık 5.000 yıl önce insanoğlu bilinen ilk yazıyı icat etti. Böylece, yazılı tarih başladı. Dünya’nın bazı bölgelerinde uygarlık çiçeklendi.

Uygarlık ortaya çıktığı zaman yeryüzü 4.600.000.000 yaşındaydı ve ömrünün kabaca % 40′ını tamamlamıştı. Üzerinde yaşanılabilir gezegenlerden % 40′inin uygarlık geliştirebile­cek kadar yaşlı olmadığı, % 60′ının ise yete­rince yaşlı olduğu anlamına gelir bu. Böylece elimize şöyle bir veri geçiyor: Sadece bizim galaksimizde teknolojik uygarlığın gelişmiş olduğu gezegenlerin sayısı 390.000.000 olmalıdır.

Diğer bir deyişle, Galaksimizdeki her 770 yıldızdan biri bugün teknolojik bir uygarlığın üzerinde parlamaktadır. Biraz daha ileri gide­biliriz. Uygarlığımız, yazının icadıyla, uzaya ilk çıkışımız arasındaki süreyi sayarsak 5.000 yıl sürmüştür. Eğer son derece iyimser bir düşünceyle uygarlığımızın yeryüzü durdukça süreceğini düşünürsek, bir 7,4 milyar yıl daha eklememiz gerekir. Bu süre içinde teknolojik düzeyimiz muhteşem bir ilerleme kaydedecektir.

Dış uzaydan gelen ziyaretçiler ile Dünya insanının karşılaşması teması öteden beri bilimkurgu edebiyatında kullanılmıştır. 1950 de yayınlanan bu kitabın kapağında da anlatıldığı gibi bu ziyaretçiler her zaman iyi niyetli olmayabilmektedirler

Bir uygarlık nasıl sona erer?
Bir uygarlığın ortalama süresinin 7,4 milyar yıl olduğunu ve uzay uçuşlarına ilk 5.000 yılda ulaşıldığını varsayalım. Bu demektir ki, uzay uçuşları gelişmeden önce uygarlığın ancak 1/1.500.000′da biri geçmektedir. Ve geriye kalan süre teknolojik düzeyin daha da artması içindir. Başka bir deyişle söylersek galaksimiz-deki uygarlıkların ancak 1/1.500.000′i gelişmemiştir. Bunlar uzay uçuşlarının ya eşiğindedirler, ya da buna daha ulaşamamış­lardır. Geri kalanlar ise hepsi bizden ileridir.

Bu demektir ki, Galaksimizdeki 390 mil­yon uygarlıktan ancak 260 milyonu bizim kadar ilkeldir. Geri kalanlan bizden ileridir.

Kısacası, yalnızca Dünyadışı zekâların varoluş şansını değil, Dünya dışındaki insan üstü zekâların varoluş zamanını da hesaplar hale geliyoruz.

Uygarlıkların belli bir süre sonra kendi kendini yok etmesi gerçeğini göz önüne alma­mız gerekir. Buna en büyük örnek kendi dünyamızdır. insanoğlu uygarlık seviyesi arttıkça daha maddeci bir kültür geliştirmiştir. Dahası, teknolojinin ilerlemesi insanın birey olarak etkin bir vahşet yaratabilmesine yardımcı olmuştur. Bu durum sınır tanımadan sürüp gider.

Şimdi insanlığın emrinde, bugüne dek sahip olduğu silahların en öldürücüleri vardır. Ve daha şiddetlilerine sahip olabilmek için de can atmaktadır. Şu sonuca varabiliriz ki, bir türün zeki olup da rekabetin anlamını kavra­yamaması, rekabette kaybetmenin tehlikele­rini önceden görmemesi ve rekabette gücünü artıracak silahlar geliştirmemesi mümkün değildir.

Sonuçta, zeki türlerin geliştirdikleri silah­ların gücü ve tahribaü, onların yeniden kurma ve inşa etme gücünü aştığı zaman, uygarlık kendiliğinden sona erer.

Pegasus Takımyıldızında yer alan bu tür yıldız gruplarına küresel 
kümeler adı veriliyor. Bilgisayarca adapte edilmiş bu fotoğraftan
 kırmızı tonlu yerlerin kümenin eski yöreleri olduğu anlaşılıyor
 (üstte). Bilim adamlan buralardaki gezegenlerin yörüngelerinin komşu
 yıldızlar tarafından etkilendiği görüşündeler. Dolayısıyla bu tür yerlerde
 yaşam olasılığının son derece az olduğu öne sürülüyor. Fakat bu görüş,
 evrenin sonsuzluğu içerisinde dev gökadalar için de geçerli mi?

Bunalımlı uygarlıklar
Homo Sapiens, görünüşe göre bu konuda dolu dizgin gitmiştir ve şimdi termonükleer bir savaşla uygarlığı -belki de sonsuza dek- yok etmek durumuyla yüz yüzedir.

Termonükleer bir savaştan kaçınsak bile, teknolojinin yeterli zekâ ve sağduyu olmaksı­zın ortaya çıkan diğer sonuçlan, bizi yok etmeye yetebilir.

Sınırsızca artan nüfus, git gide azalan enerji ve madde kaynaklanyla birleşince bir açlık devrinin başlamasına, bunun sonucu ola­rak da umutsuz bir termonükleer savaşa neden olabilir.

Çevrenin kirlenmesi, yeryüzünün canlılığı­nın azalmasına neden olabilir. Nükleer reak­törlerin radyoaktif artıkları, sızıntıları, fabrikalardan ve otomobillerden çıkan kimya­sal artıklar, kömürün ve petrolün yanmasıyla çıkan karbondioksit, toplu ölümlere yol açabilir.

Eğer, kendi durumumuza denge noktası­nın yakınında olarak bakarsak ve başarısızlığa uğramakla kurtulmak arasında eşit şansa sahip olduğumuzu düşünürsek, Galaksi de kurulmuş uygarlıkların yansının bugün bizim karşılaştığımız tür bir bunalımı atlatmış olduklannı düşünebiliriz.

Tüm bu değerlendirmeler neticesinde Galaksimizde teknolojik uygarlığın şimdi mevcut olduğu gezegenlerin sayısı 530.000 kadardır. Uygarlıklann gelip geçici olduğu düşün­cesi bile bizi Galaksimizde halen var olan yanm milyonun üzerinde uygarlıkla baş başa bırakıyor.

Evrenin sonsuzluğuna ilişkin bir yaklaşım: Güneş Sistemi’nin (1) Samanyolu Galaksisi içerisindeki konumu (2), Galaksi’nin yakın galaksi gruplan içerisindeki konumu (3) ve bu grupların da görülür evren içerisindeki konumu (4). Bu zinciri sonsuza kadar götürmek mümkün. Bu akıl almaz oluşum içerisinde sadece Dünya’da yaşam olduğunu düşünmek mantık dışı gibi görünüyor

Galaktik imparatorluklar
Yanm milyon gezegenin hepsinde uygarlık bulunabilir ama, bu uygarlıklann hepsi, banşı güçlükle koruyan bir düzine Galaktik Devlete ait olabilir. Belki en eski ve en güçlü olanlan, henüz gelişmemiş uygarlıklan tahrip ederek ve oralardaki canlılan köleleştirerek bütün dünyalan ele geçirmeyi başarabilmiş ve bir Galaksi imparatorluğu kurmuş olabilir.

Ama durum böyle ise, biz neden yok edil­medik veya köleleştirilmedik? Belki daha henüz bize ulaşamamışlardır. Tabii, bu pek olası değil. Galaksi 15 milyar yıl önce mey­dana geldi. Gerçekten büyük yıldızlar, birkaç milyon yıl parladıktan sonra patlarlar. Dolayı­sıyla galaksi yaklaşık bir milyar yıl yaşınday­ken, eteklerinde, artan sayıda ikinci kuşaktan güneşimsi yıldızlar meydana gelmiş olmalıdır. Uygarlıklann gelişmesi için 4 milyar yıl daha eklersek, bazılannın uzaya çıkmış olmalan ve 10 milyar yıldır yayılmış olmalan mümkündür.

Galaksinin çevresi 315.000 ışık yılıdır ve her iki yönde, galaksinin çevresini dolaşarak, bir noktadan tam tersi bir noktaya gitmek 150.000 ışık yılından biraz fazla sürer. Bu demektir ki, bir uygarlığın 10 milyar yılda galaksinin çevresini dolaşabilmesi için, her yıl Dünya-Güneş uzaklığı kadar yol alması gerekmektedir.
Bu sayı, bir uygarlık içindir. Diğerleri de eklenirse, kolonileşme oranı artar. Çok büyük olmayan hızlarla yol alınsa bile, yıldızlararası yolculuğun pratik bir hale gelmiş olması koşu­luyla, galaksinin yaşanabilir kesimlerinin her bir noktası keşfedilmiş olmalıdır.

Öyleyse neden hâlâ buraya gelmediler? Yıldızlann kalabalıktan arasında bizi gözden kaçırmış olmalan mümkün mü?

Pek mümkün değil. 10 milyar yıl bakıp da Güneş gibi bir yıldızın gözden kaçırılabileceği düşüncesi imkânsızdır.

Yeryüzü başkalarınca ele geçirilmediğine, bizim bağımsız uygarlığımıza herhangi bir şekilde müdahale edilmediğine göre, “Galak­tik Emperyalistler mevcut değildir.

Dünyadışı zekâ ile haberleşme için hazırlanan en büyük proje SETİ Projesi olarak biliniyor. Buna
 göre dev radyo-teleskop üniteleri ile dünyadışı zekâ ile iletişim kurmak amaçlanıyor

Neden hâlâ gelmediler?
Uzaya açılan uygarlıklar çok daha iyi yürekli olabilirler. İlke olarak gezegenlerdeki canlıla-nn kendi bildikleri gibi gelişmesine izin veriyorlardır. Yine ilke olarak, üs kurup kaynaklar aradıkları gezegenler, Merkür ya da Ay gibi üzerinde yaşam bulunmayan dünyalardır.

Çeşitli uygarlıklar bir Galaksi Federasyonu kurmuş olabilirler ve bizim uygarlığımız üye olabilecek derecede ilerleyinceye kadar, bu federasyonun himayesinde bulunuyor olabilir
Yıldız gemileri belki de bizi göz altında tutu­yordun Avusturya doğumlu gökbilimci Tho-mas Gold’un ileri sürdüğüne göre, yeryüzü henüz yeni bir gezegenken, uzay gemileri buraya inmiş olabilirler ve bunların yeryü­zünde bıraktıkları artıklarda bulunan bakteri­lerden yeryüzü yaşamı doğmuş olabilir. Bu, bir bakıma Arrhenius’un ileri sürdüğü “yeryü­zünün uzaydan gelen sporlarla tohumlandığı” düşüncesinin yeniden canlandırılmasıdır.

Bütün bunlar mümkün müdür? Uygarlık­ların diğer uygarlıklarla ilgilenip de onlan ele geçirmek istememelerini düşünebilir miyiz?

Belki de yarım milyon uygarlığın evrene yarım milyon değişik açıdan bakacağı, yanm milyon farklı kültür ve bilimsel gelişme yarata­bileceğini, yanm milyon değişik sanat ve ede­biyat biçimi, yanm milyon iletişim ve anlaşma yolu oluşturabileceğini düşünebiliriz. Bunla-nn bir kısmı zeki türler arasında haberleşme gücüne sahiptir ve haber alışverişleri ne kadar az olsa da bunlan anlayabilecek kadar zekidir.

Dünyadışı canlılar ile ilişki kurma konusunda çevrilmiş en iyi film olarak kabul edilen Steven Spielberg’in ET (Extraterrestrial-Dünyadışı) adlı filmi hatırlanacağı gibi çirkin görünüşlü fakat sevgi ve dostluk dolu Dünyadışı bir canlının Dünyalı bir çocukla ilişkileri üzerine kuruluydu

Evrensel birlik için
İnsanlar ve Dünyadışı uygarlıklar, birlikte olduklan takdirde, daha hızlı gelişebilecek ve daha ötelere gidebileceklerdir. Doğa yasala-nnı yenilgiye uğratmak ve evreni zekâya boyun eğdirmek olasılığı varsa, bu ancak işbirliğiyle gerçekleşecektir, işte şimdi insanoğlu, bu ümitle uzaya her gün fotonlarla ve elektromanyetik dalgalarla sinyal göndermekte ve bunlara cevap beklemektedir. Bu sinyallere şimdiye kadar cevap alamadıysak, bu hiçbir şeyin varolmadığının kanıtı değildir. Yanlış bir yere bakıyor olabili-ris, yanlış bir şekilde bakıyor olabiliriz, yanlış bir teknikle bakıyor olabiliriz, ya da hepsi. Belki de bütün mesajlarımızı aldıkları halde, bilinçli olarak cevap vermiyor olabilirler. Bizim yeterince gelişmemizi bekliyor da olabilirler.

Öte yandan, yanıtımızı alan ve dinlendi­ğini anlayan ileri uygarlığın hemen büyük cid­diyetle bunu ilerletmeye başladığını düşüne­lim. Bir yüzyıl beklememize karşın, yabancı uygarlık tarafından bilgi yağmuruna tutulabi­liriz, tabii eğer gelen tür sinyalleri anlayıp çözebilirsek.

Eğer ışık hızının alt edildiğini ve barışçı ve uysal bir Galaktik Uygarlıklar Federasyonu’ nun bulunduğunu varsayarsak, aldığımız mesajı başarıyla yorumlamamız ve cesurca cevap vermemiz, Federasyon’un bir üyelik kartıyla sonuçlanabilir. Kim bilir?

İnsanlığı her zaman harekete geçirmiş olan derin merakı ve evrende bizimkinden başka bir uygarlık bulunup bulunmadığı şeklinde sorulacak bir sorunun yanıtını hepimiz merakla bekliyoruz. Bu soruyu yanıtlandır­maktaki başarımız ne olursa olsun, sonuçta kârlı çıkacağız.

Öyleyse hepimizin selameti açısından, gelin şu yararsız, sonu gelmez ve bizi intihara sürükleyen çekişmelerimizi terk edelim ve bizi bekleyen gerçek görevin arkasında birlik ola­lım, yeni bir bilgi düzeyine girmek, serpilmek, öğrenmek ve kurtulmak için.

Gelin bizi bekleyen evreni miras almak için çabalayalım, gerekiyorsa yalnız başımıza, yok eğer başkalan da varsa onlarla birlikte…
Tara GÜRSES

23 Nisan 2014 Çarşamba

Rüyaya Yat Altılı’yı Bul !

Rüyanızda uzun zamandır görüşemediğiniz bir arkadaşınızı görüp, ertesi gün ona rastlarsanız, herhalde çok şaşırırsınız. Fakat bu, önemli bir olay sayılmaz. Ya birileri, rüyalarında, henüz koşulmamış olan at yarışlarının sonuçlarını görür, o sonuçlara göre oynar ve de büyük paralar kazanırlarsa…
AT YARIŞLARI sonuçlarını kimler bilir?.. Bu işin öyle takipçileri vardır ki, görünüşte bunların bilmediği yoktur. Hangi at kaç yaşındadır? Anası, babası kimdir? Hangi yarışta kaçıncı gelmiştir? Jokeylerin özellik­leri nelerdir? Hepsini bilirler ve her yarışa para yatırırlar.

Fakat, kazanmaya gelince iş değişir. Çoğu zaman kazananlar, işin ıcığını cıcığını bilen­ler değil de, sıradan meraklılardır. Hatta bazen çok şaşılacak şeyler de olur. Gazeteler yazar. Hayatında yarış atı görmemiş 15 yaşın­daki bakkal çırağı veya 85′lik bir nine, tek kolonda 6′h ganyanı bilip milyonları kazanıvermiştir. Bu ilgisiz insanların durup durur­ken at yarışı oynamak nereden akıllarına gelir bilinmez. Sanki bu kişilere “malum” olmuştur.

Sakın bu kazananların bir kısmı yarış sonuçlarını rüyalarında görmüş olmasınlar?..

Dr. Samuel Johnson (1709-1784) “Paranormal bir yetenekle para kazanılamaz” demişti. Fakat bu 
kural her zaman geçerli değil. Rüyalar aracılığıyla at yarışlarında önemli kazançlar sağlanmıştır.

John Williams hiç müşterek bahis oynamamıştı
Yıl: 1933. Yer: İngiltere. John Williams 80 yaşında at yarışları, toto, loto gibi talih oyun­larını sevmeyen bir İngilizdi. Zararlı bulduğu için, hiç kumar oynamazdı. Sevmediği at yarışları onu rüyasında yakaladı. 31 Mayıs 1933 sabahı, uyanmadan az önce 8:35 sırala­rında rüyasında radyo dinliyordu. Radyoda at yarışlarının sonuçları açıklanıyordu. Spi­ker ilk 4 sırayı alan atların adlarını söylemişti. “Williams yatağından kalktığında sadece iki­sini hatırladı. Bunlardan biri Hyperion diğeri ise King Salmon’du.

Williams, yüzünü dahi yıkamadan sokak kapısına koştu ve gazetecinin bırakmış olduğu gazeteyi aldı. Yarışlarla ilgili sayfayı açtı. Gerçekten o gün, öğleden sonra saat 2:00′de bir yarış vardı. Bu normaldi. Çünkü İngiltere’de neredeyse hemen her gün at yarışı yapılırdı. Fakat VVilliams, yanşa katılacak atların listesine baktığında, hem heyecan­landı, hem de şaşırdı. Çünkü rüyasında duy­duğu iki isim de listede yer alıyordu.
Williams sıradan bir insandı. Geleceği önceden görmek, kehanetlerde bulunmak gibi özellikleri yoktu. Heyecanını dizginle­meye çalışıyor ve bu bir tesadüftür, diye düşü­nüyordu. Kahvaltasını yaptıktan sonra evde duramadı. Doğruca en yakın komşusuna gitti ve ona rüyasını anlattı. Daha sonra alışveriş için çarşıya çıktı ve bu kez de yolda rastladığı eski bir arkadaşına olaydan söz etti.

Evine döndü. Aklı hep yarışlardaydı. Daha önceden hiçbir atın adını bilmediği halde, nasıl oluyordu da rüyasında duyduğu atların adlan ile gazetedeki atların adları bir­birini tutuyordu. Heyecanı giderek arttı. Rad­yoyu açtı ve beklemeye başladı. Nihayet sıra yanş haberlerine geldi. Yarışların sonuçlarını dinlerken hayretler içinde kaldı. Duy­duğu ses rüyasındaki sesin aynıydı. İş bununla da kalmıyordu. Kazananlar arasında rüyasındaki iki at da vardı: King Salmon ve Hyperion.

1933 Derby Koşusunun birincisi Hyperion. Yarıştan bir gece önce 31 Mayısta, bahis
 oyunlarına karşı olan John H. VVilliams, Derby ile ilgili bir rüya görür. Rüyada, VVilliams
 radyodan yarış sonuçlarını dinlemektedir. Spiker ilk dört sırayı alan atların adlarını söyler.
 VVilliams bunlardan ikisinin adını hatırlar: Hyperion ve King Salmon. O gün öğleden sonra
 hiç yapmadığı bir şeyi yapar ve radyoda at yarışları programını dinler. Rüyası sanki tekrarlanıyordun.. 
Spiker rüyadaki aynı ses tonuyla aynı adlan söylemektedir. VVilliams rüyasından bir kazanç 
sağlamamıştı ve at yarışlarına karşı olduğundan böyle bir niyeti de yoktu… Acaba neden bu tür
 bir rüya gördü?..

“Williams Olayı” yayılıyor
Williams’ın başından geçen olay, bir anda yakın ve uzak çevresinde duyuldu. Hatta ona çıkışanlar bile oldu. “Neden rüyanda duydu­ğun atlara para yatırmadın?” diyordu herkes.

Konu tabu uzman araştırmacıların da ilgi­sini çekti. Onunla ilk ilgilenen H. E. Saltmarsh kendisi ile bir çalışma yaptı ve bu çalışmanın ürünlerini 1938 yılında çıkardığı “Kehanet” adlı kitabında yayımladı. Kita­bında at yarışları ile rüyalar arasındaki iliş­kiye birçok örnek veren Saltmarsh, Williams’ın sonradan bu işe iyice merak sar­dığını belirtiyor ve olguya “Williams Olayı” adını veriyordu.

Bir başka araştırmacı: Bayan Lyttleton
Bayan Edith Lyttleton İngiltere Duyudışı Algılama Derneği’nin üyesiydi. Gelecekte olacak bir olayı önceden haber vermenin her çeşidine büyük ilgi duyuyordu. 1934 yılında radyoda konuyla ilgili bir program yaptı. Dinleyicilerden o kadar çok mektup geldi ki, Bayan Lyttleton ne yapacağını şaşırdı. Başın­dan, geleceği önceden görmeyle ilgili bir olay geçmiş olan insan sayısının bu kadar fazla olması düşündürücüydü. Bayan Lyttleton mektuplarda yazılı olan bazı olayları araştırdı Tanıklarla konuştu ve kanıtları inceledi.

Olayların bir kısmı o kadar kesindi ki, diyecek hiçbir şey kalmıyordu. Bunun üzerine 1937 yılında “Bazı Kehanet Vakaları” adıyla yayın­ladığı bir kitapta bu incelediği olayların bir kısmını topladı.

Lyttleton kitabında özellikle Freeman adında birinin gördüğü rüya üzerinde duru­yordu. Bu olayın özelliği tanıkların sayısının’ çok olmasıydı. Freeman, rüyasında kendisini İngiltere’deki ünlü Lincoln Katedrali’nde gezerken görmüştü. Ardından yine rüyasında hipodroma gitmişti. Fakat geç kalmıştı. İlk yarış çoktan bitmişti. Bu biten yarışın adı “Engelli Lincoln” yarışıydı.

Hipodromda rastladığı insanlara sordu. “Outram” adlı at birinci gelmişti. Freeman rüyasını gördü­ğünde aylardan kasımdı. Olayı arkadaşlarına anlattı. Araştırdılar ve mart ayında gerçekten Engelli Lincoln adıyla bir yarış vardı ve bu yarışa katılacak atlar ocak ayında ilan edile­cekti. Ve her şey rüyadaki gibi gerçekleşti. Ocak ayında ilan edilen listede Outram adında bir at vardı.

Bu at favoriler arasında olmadığı halde marttaki yarışı kazandı. Free­man o ata oynamamıştı. Çünkü kendisinin geleceği önceden görme gibi özelliği varsa, bunun para kazanma aracı yapılmaması gerektiğine inanıyor, kendisine bu doğaüstü gücü verenlerin, onun bu gücü maddi çıkarlar için kullanması halinde geri alacaklarını düşünüyordu. Ama herkes Freeman de­ğildi…

At yarışı zengini “Rüyacı Godley”
Rüyasında at yarışlarının sonuçlarını gören insan sayısı hayli çoktur. Fakat bu alanda öyle bir isim vardır ki, konuyla ilgilenen her­kesin karşısına o çıkar: Eski Kilbracken Lordu John Godley. Godley de bir İngiliz’di. 12 yıl boyunca geleceği haber veren rüyalar gördü. Bunların hepsi de at yarışlarıyla ilgi­liydi. Godley oynadı ve kazandı. Hatta birçok defa başkalarına da kazandırdı. Bütün dün­yada meşhur oldu.

Godley, başından ilk olay geçtiği sırada Oxford’da Balliol Koleji’nde öğrenciydi. 8 Mart 1946 gecesi rüyasında, kendini gazetede at yarışı sonuç larını okurken gördü. Gazete, Bindal ve Juladin adlı atların yarışı kazandı­ğını ve 1′e 7 verildiğini yazıyordu.

Godley uyandıktan sonra okulun kanti­nine gitti. Orada rastladığı arkadaşı Richard Freeman’a rüyasını anlattı. Birlikte The Times gazetesine baktılar. Bindal adında bir at, o gün öğleden sonra Plumpton’da koşa­caktı. Öğleye doğru Daily Express gazetesi geldi. Bu gazeteden de Juladin adlı bir atın Wetherby’de koşacağını öğrendiler. Godley doğal olarak heyecanlanmaya başladı. At yarışlarıyla ilgilenen birkaç arkadaşına daha durumu anlattı. Arkadaş lan ile birlikte ilk bayie uğrayıp her iki ata da para yatırdılar. Sonuçta hem Bindal, hem de Juladin 4′e 5 vererek kazandılar.

Lord Kilbracken Amerikalı film yıldızı Jayne Mansfield ile birlikte görülmektedir.
 Asıl adı John Godley’di ve at yarışlarıyla ilgili şaşırtıcı derecede doğru “haberci” rüyaların 
sahibiydi. O gün Godley, Bindal ve Juladin adlı atların birinci geldiklerini ve bahsin 1′e 7
 verdiğini rüyasında görür. Ertesi gün, yarış listelerinde bu atların adını görünce bahis 
oynar. Rüyadaki gibi her iki at da birinci gelir, fakat bahis oranı değişiktir. 4 Nisanda Godley 
yine rüya görür ve kazanır. 28 Temmuz’da rüyasında bahisçisine telefon ettiğini ve adamın da
 kendisine Monumentor adlı atın birinci gelip 4′e 5 verildiğini söylediğini görür. Uyanıp gazetelere
 baktığında benzer bir ada sahip Monumentor adlı atın birinci olduğunu görünce bu ata bahis
 oynar ve 4′e 6 alır. Godley’in bu yeteneği 12 yıl boyunca aralıklarla kendini gösterir. Ve bir gün
 her şey kesilir, artık haberci rüya görmemektedir.

Herkes Godley’ln peşinde…
Bu haber çok kısa bir zamanda Godley’in okulunda yayıldı. Artık her sabah, arkadaş­ları Godley’e yarış rüyası görüp görmediğini soruyorlardı. Bu durum Godley’i tedirgin ediyordu. Rüyasında gördüğü bir atın kaza­namaması halinde arkadaşlan karşısında hayli zor durumda kalacaktı. Bu atlara para yatıran arkadaşlarının kaybederlerse kendi­sini suçlayacaklarını düşünüyordu.

İlk rüyasını gördüğü tarihten yaklaşık bir ay sonra. 4 Nisan 1946′da, Godley, İrlanda’ daki evinde tatildeyken bir rüya daha gördü. Yine kazanan atların listesine bakıyordu. Uyandığında hatırladığı tek isim Tubermore oldu. Gördüklerini kahvaltıda ailesine anlattı. O zamanlar Godley’in ailesi şehirden uzak bir yerde oturuyordu ve gazeteler oraya geç geliyordu. Bu yüzden Godley telefonla bir araştırma yaptı. O gün yapılacak Grand Nati­onal yarışında rüyasında gördüğü gibi Tuber­more değil, Tuberrose adında bir at koşacaktı. Godley ve ailesi o ata oynadılar. Akşam radyoda saat 6 haberlerinde Tuberrose’un kazandığını öğrendiler…

Godley olayı ciddiye alıyor
Godley tatili bitip de okuluna döndüğünde, gördüğü her rüyayı not etmeye başladı. Tabii kafası hep at yarışlarındaydı. Gördüğü belli belirsiz her rüyadan at yarışlarıyla ilgili bir sonuç çıkarmaya çalıştı.
28 Temmuz 1946 tarihinde yine yarışlarla ilgili bir rüya gördü: Rüyasında, Randolp Oteli’ndeki telefon kulübesindeydi… Bir arkadaşına son yarışların sonuçlarını soru­yordu… Rüyası o kadar canlıydı ki, kulübenin havasızlığını dahi hissetmişti… Telefondaki arkadaşı ona, yarışı Monumentor adlı atın kazandığını ve 4′e 5 verdiğini söyledi… God­ley ertesi gün gazeteye baktı. Monumentor adlı bir at yoktu. Ama Mentores adlı bir at vardı. İki isim birbirine çok benziyordu. God­ley Mentores’e oynadı, bu kez 4′e 6 kazandı.

Godley’in dördüncü rüyası
Yaklaşık bir yıl sonra Godley yine at yarışla­rıyla ilgili dördüncü kez ve de çok belirgin bir rüya gördü. Ayrıntılar o kadar fazlaydı ki, sanki Godley rüyada değil hipodromdaydı: Bir yarışın sonuydu… Birinci gelen at, ünlü at sahiplerinden Barodalı Gaekwar’ın atıydı… Üzerindeki jokey de Avustralyalı Edgar Britt’ di… Seyircilerin bir sonraki yansın favorisi olan Bogie adlı atın adını bağırmaları sıra­sında Godley uyandı.
Uyanır uyanmaz büyük heyecanla The Times gazetesini açtı. O gün öğleden sonra, Lingfield’de yapılacak bir yarışta jokey Edgar Britt Barodalı Gaekwar’ın bir atıyla koşacaktı. Aynı yerde yapılacak bir sonraki yansın favorisi de The Brogue adlı attı.

Godley her iki ata da oynadı. Kızarkadaşı Angelica Bohm ve dostu Kenneth Harris de dahil olmak üzere birçok kişiye durumu anlattı. Rüyasında gördüklerini bir kâğıda yazdı. Bunu, rüyasını anlattığı üç kişiye imza­lattı. Belge bir zarfa kondu. Mühürlendi ve postane müdürünün kasasına kilitlendi. O günkü yarışlarda Godley’in rüyasında gör­düğü her iki at da birinci geldi. Godley artık neredeyse paraya doymuştu…

Godley bütün dünyada meşhur oluyor
Dünyanın her yöresinde gazeteler Godley’ den söz etmeye başladılar. At yarışlarına büyük yer ayıran Daily Miror gazetesi Godley’e büyük para karşılığında yarış tah-minciliği görevini teklif etti. Godley kabul etti. Artık Godley’in evine çuvallar dolusu mektup geliyordu. Vereceği bilgiler karşı­sında büyük paralar teklif edenler, ortak çalışma önerenler, para sıkıntısı çekip de Godley’e bir yarışın neticesini söylemesi için yalvaranlar vardı.
Üzerine bu kadar düşülmesi Godley’i şaş­kına çevirdi. İşi ticarete dökmesinin tılsımı bozacağından çekiniyordu. Bir süre rüyala­rına dikkat etmedi. 20 Ekim 1947′de rüya­sında Claro adlı bir at gördü. O at üstüne oynadı. Fakat tutturamadı.

Oysa tılsım kaybolmamıştı. 16 Ocak 1949′ da rüyasında yine at yarışları sonuçlarını gördü. Uyandığında kazanan atlardan birinin adının Timocrat olduğunu hatırladı. O ata oynadı ve kazandı.

9 yıl sonra, Godley rüyasında What Man adlı atın Grand National koşusunu kazandığını gördü. En yakın adı taşıyan Mr. What adlı at üzerine oynadı ve hayatının en büyük ikramiyesini kazandı: 840 milyon TL… Orta halli bir İngiliz soylusu olan Lord Godley’e kazandığı milyonlar, özlemini çektiği her şeyin kapısını açmıştı.

Mr. What 1958 Grand National koşusunu kazanır. Godley rüyasında What Man adlı atın yarışı kazandığını görür.
 En yakın ada sahip at üstüne bahis oynar. Ve bu tür rüyalar gördüğünden beri en çok parayı kazanır.

Rüyada neler olup bitiyor?
Bazı insanlar rüyalarında at yarışları sonuçlarını görme olayını şansa bağlamaktadırlar. Araştırmacı Tyrell bu konuda şöyle demekte­dir: “insanlar her gece çok sayıda rüya görür­ler. Bunların çok azını uyandıktan sonra hatırlarlar. Bu hatırladıkları rüyalardan bir kısmı çıkar ve sonra da bunu büyütürler “

Acaba insan uykudayken bazı şeyleri bil­mede daha mı güçlü oluyor? Yoksa rüyalara müdahale eden başka güçler mi var? İnsanın rüya görürken beyninde neler olup bittiğini öğrenene kadar bu sorular cevapsız kalacağa benziyor…

20 Nisan 2014 Pazar

İlk Kayıp Kıta: Hiperborea

Atlantis konusunda gerçek hayali destekliyorsa Mu’nun keşfinde bunun tersiyle karşılaşıyoruz. Dolayısıyla uygarlığın ve insanoğlunun beşiğinden ayrılıp üçüncü ve son kayıp kıta örneğimize geçelim. Atlantis kadar ünlü ve eski bir kayıp kıta olan Hiperborea hala hiç kimse tarafından resmen keşfedilmemiştir. Hiperborea mitosu çoğunlukla eski geleneklere ve efsanelere bağlı kalmaktadır.

Hiperborea nedir, yeri nerededir, hangi kaynaklarda görülür?
Eski geleneklere göre insanoğlunun yaşadığı ilk kıta Kuzey Kutbu’nun bulunduğu bölgede yükselen Hiperbore olmuştur. Bu kıta üçüncü zaman’ın başlangıcında suların altına gömülmüştür; ama Hiperbore’nin bazı kısımları bugün Sibirya, Alaska, Grönland, Spitzberg, İsland a Jan Mayen adası adları altında yatmaktadır. Hiperbore tezi, antikçağlarda Herodotus, Diodorus, Romalı ansiklopedici Gaius Plinius Secundus ve Virgilius tarafından savunulmuştur. Hatta Pythagoras’ı eğiten Phereside’nin Hiperbore’li bir aileden gelme olduğu sanılmaktadır.

Hiperborea hakkındaki efsaneler az değildir. Eski inanışlara göre buzlarla çevrili, yüksek dağlarla kaplı bu adada şeffaf insanlar yaşarmış . Adayla diğer kıtalar arasında bir bağ yokmuş ama, bir yoruma göre, gizli bir geçit Güney Almanya’ya kadar uzanıyormuş. Hiperbore kadınları çok güzel olup her ailenin beşinci kızı olağanüstü yeteneklere sahipmiş. Ada ya da kıta kutuplardaki buzların çözülmesiyle yaşamılmaz hale gelince Hiperborelilerin bir kısmı Avrupa’ya bir kısmı’da Amerika’ya göç etmişlerdir.
Buzların arasında bir uygarlık düşünülebilir mi? Hiperborea’nin varlığı üzerinde durmadan bu noktayı açıklayalım.

Çok uzak bir çağda ekvatorla kutupların yer değiştiği, kutup iklimine benzediği jeoloji tarafından kabul edilmiştir. Spitzberg ve Grönland’ta bulunan manolya, incir, hurma ağaçları, sıcak bölgelerde yaşayan hayvan fosilleri bunu ispatlar. Buz akınından söz edildiğinde bu çeşit jeolojik olayların birkaç defa yer aldığını da hatırlamak gerekir. Buzların son çözülüşü (Wurms III dönemi) yaklaşık olarak 10-12.000 yıl önce Avrupa’yı ve Güney Amerika’yı etkilemiştir. Olay büyük bir hızla yayıldığından, peşi sıra geniş kara parçalarını sürüklediği de kabul edilir. Bu durum Atlantis olayında görülür. Ancak bu durum Hiperbore ‘nin varlığını destekleyebilecek nitelikte değil; olsa olsa kıtaların batma nedeni ortaya koymaktadır.

Hiperbore görüşünü en çok destekleyenler eski Yunanlılardır. Buzların son çözülüşünden sonra bile Yunanlılar Arktik bölgelerde yaşayan ,üstün bilgilere sahip ,beyaz tenli bir ırkla ilişkide bulunduklarını çeşitli eserlerde belirtmişlerdir.Yunanlıların ve Romalıların Arktik denizlerinde seferler yaptığı bilinmektedir. Bu gerçek yorumlandığında kutuplara yakın bölgelerde ,belki İzlanda’da yaşayan bir ırkla ilişki kurdukları düşünülebilir.

Hiperboreliler hakkında birçok hayali görüşler yürütüldü;kimi onları Atlantislilere bağladı, kimi de bir çeşit uzay yaratıkları saydı. Hiperborea’ye ait hiçbir kalıntı bulunamadı. Rahip Spanuth’un Heligoland açıklarında keşfettiği denizaltı kalıntıları, duvarlar bilinmeyen batık bir şehrin, bir adanın izleri olabilir.

Bugün jeoloji kutupların ve Antartika bölgesinin tarihöncesi çağlarda yaşamaya uygun olduğu düşüncesini desteklemektedir. 1938-1939 yıllarında Yüzbaşı Richter’in yönettiği Alman Schwabenlend araştırma kolu 70. paralelin batısında ve doğusunda uzanan buz duvarlarının birkaç yüz metre ilersinde yeşilliklerle kaplı dağlık bir bölgeyi kesfetmiştir. O yıllarda kuşkuyla karşılanan bu keşif daha sonra,1947′de Amiral Byrd’ın arkadaşları tarfındanda doğrulanmıştır. Göllerle kaplı, tepeleri ufak ağaçlarla, yeşilliklerle donatılmış, buzlar arasına sıkışmış kalmış bu bölgeye Kraliçe Mary Toprağının Bahçeleri adı verilmiştir..

1956′da aynı bölgede araştırmalar yapan William Bennett’e göre bu yeşil bölge buzların altında kalmış gizli bir ülkenin kalıntılarından başka bir şey değildir.

Bu görüşler ve keşiflerin karşısında iki ihtimal üzerinde durabiliriz; Antartika buzları arasında barınan sıcak ya da ılık bir bölge, volkanik ya da radyoaktif olayların sonucu olabilir;belkide gerçekten tarihöncesi çağlarda ve insanları barındırna bir bölgenin kalıntılarıdır.

Atlantis, Mu, Hiperbore mitoslara karışmış üç kayıp kıta, belki üç kayıp uygarlıktır. Birincisi jeoloji tarafından kabul edilmiştir. İkincisi birtakım esrarların kapılarını zorlar, üçüncüsü ise çoğunlukla eski geleneklere, düşlere ve jeolojinin hala çözemediği bazı sorunlara dayanıyor. Hayal ya da gerçek! Üç ayrı kayıp ülke ve bilinmeyen tarihin üç ayrı kaynağı….

1951; 10 Yıl Önceki Savaşı Yeniden Yaşadılar…

1951′de Fransa’nın Puys yöresinde iki İngiliz kadın garip olaylar yaşadılar. Ortada herhangi bir savaş belirtisi olmadığı halde, silah, top ve bombardıman uçaklarının seslerini duyuyorlardı. Kendi ifadelerine göre, 1942′de müttefiklerin o bölgeye yaptıklan çıkarmayı yaşadılar. Yani, bir zaman kaymasının içindeydiler!

BU YÜZYILIN BAŞINDA, iki İngiliz kadın Bayan Moberley ve Bayan Jourdain, Versay Petit Trianon’da karmaşık bir serüven yaşadı­lar. Kadınlar, köşkün neşeli günlerinden bugüne kadar uzanan bir halüsilasyon gör­düklerini düşündüler. Bu alışılmadık bir olaydı. Bu olaydan yaklaşık 50 yıl kadar sonra, başka iki’ İngiliz kadın Agnes ve Dorothy Norton (ikisi de takma isimlerdir), benzer bir deneyim geçirdiler.

Garip bir ses
Kadınlar Fransa’da Dieppe yakınlarında bir köy olan Puys”ta tatil yapıyorlardı. Agnes Norton. Dorothy Norton’un görümcesi idi. Fakat daha önce hiç birlikte tatil geçirmemiş-lerdi. İki kadın aynı odayı paylaşıyorlardı. Odaları denizden biraz uzakta idi. 4 Ağustos 1951 sabahı saat 4 civarında Agnes yatağın­dan kalktı. Karanlıkta el yordamıyla odada yürümeye başladı. Kapıya gitti. Bu arada Dorothy, ışığı yakmasını isteyip istemediğini sordu. Aenes istemedi. Biraz sonra döndü­mıydı. Ayrıca Agnes şunu da belirtti: “Tüm bu günde Dorothy’e,.”Şu sesi duyuyor musun?” diye sordu. Dorothy ise yaklaşık 20 dakikadır bu sesi dinliyordu.

Daha sonra yazdığı hikâyede de aynen böyle anlatılıyordu. Agnes de sesi hemen hemen aynı zamandır dinlediğini söyledi. İkisi de uyumadılar. Plajdan onlara ulaşan bu garip sesi dinlediler. Daha sonra Dorothy bu sesi şöyle tarif etti. “Sürekli olarak alçalan ve yükselen garip gürültülerdi.” İki kadın bal­kona, bu kargaşalığı keşfetmeye çıktılar. Plaja doğru bakmalarına rağmen, plajı göre-miyorlardı. Bu yüzden sesin kaynağını da bulamadılar.

Bir savaş oluyor
Bu seslerin plaj yönünden geldiğine hiç şüphe yoktu. Sesler gitgide yükseliyordu. Dorothy şöyle diyordu: “Çığlıklar, silah sesleri, ara sıra meydana gelen mermi ateşi ve bombardıman uçaklarının seslerini duyuyordum.” Agnes’e göre ise bu sesler, top, silah, bombardıman uçakları, çıkarma gemilerinin sesleriyle, insançığlıklarından oluşan seslerin bir karışımıydı. Ayrıca Agnes şunuda belirtti: “Tüm bu sesler sanki çok uzak bir mesafeden geliyormuş izlenimi veriyordu.”

Bu kulakları sağır edici sesleri dinleyen iki kadın şu sonuca vardılar: Bu seslerin kaynağı normalötesi bir olay olmalıydı. Dorothy, psi­şik deneyimlerin yabancısı değildi. Daha önce birtakım psişik olaylar yaşamıştı. Bu olaylar­dan bir tanesi tıpkı bu olay gibi yalnızca işit­seldi. Bu olay beş gün önce gerçekleşmişti. Aynı şekilde Dorothy buna benzer bir sesle uyandınlmıştı. Fakat Dorothy bu sesin daha zayıf olduğunu söylüyor ve şöyle tanımlı­yordu: “Sanki birçok insanın şarkı söylediğini duyuyordum.” Sesler sabahın erken saatle­rinde kesilmişti. Dorothy de uyumaya gitti. Bununla birlikte görümcesi bir şey duymadı ve bir daha uyanmadı.

19 Ağustos 1942′de Müttefiklerin Dieppe’de yaptığı baskından görüntüler. 
Bu baskının sesleri, dokuz yıl sonra iki İngiliz kadın tarafından duyuldu. 
Müttefik hava, kara ve deniz kuvvetlerinin, Fransa’yı işgal etmiş olan
 Alman ordularına karşı ilk kez düzenledikleri hücumlardan biriydi bu. Fakat, 
bu oldukça ağır bir yenilgiye mal oldu. Hemen hemen, 6100 kişilik İngiliz ve
 Kanada birliğinden 3648i öldürüldü, yaralandı. Kalanlar esir alındı
 ya da kayıp olarak rapor edildi

Araştırma başlıyor
Daha sonra eleştirmenler kadınların bu ifade­lerine karşı çıktılar. Onlara göre bu olayın normalötesi bir niteliği yoktu. Ayrıca eleştir­menler, kadınların İngiliz ve Kanada kuvvet­lerinin 19 Ağustos 1942′de Dieppe’ye yaptıkları çıkarmanın öyküsünü bir kitaptan okuduklarını da biliyorlardı.
1952 Mayıs’ında ruhsal araştırmacılar için SPR’nin yayın organı Journal of the Society’ de bir rapor yayımlandı. Kadınlar söz konusu anlatımı bildiklerini söylediler. Fakat o geceden önce bu yazıyı hiç okuma­dıklarını da belirttiler.

Saatler tutmuyor
Kaçınılmaz olarak Agnes ve Dorothy’nin geçirdikleri deneyimin niteliği, araştırmacı­lara 1942′deki çıkarmayı hatırlattı. Balkonda üç saat boyunca durmuşlardı. Bu süre içinde duydukları her tür sesi ayrıntılı bir biçimde not aldılar. Ertesi gün birbirinden ayrı tuttuk­ları notlarını bir araya getirdiler. İki kayıt arasında küçük değişiklikler vardı. Örneğin her ikisi de ilk şiddetli patlamanın öğleden sonra saat 16.50′de bittiği konusunda aynı düşüncedeydiler. Fakat Agnes, ikinci patla­manın saat 17.07′de başladığını iddia edi­yordu. Oysa Dorothy’e göre saat 17.05′ti. Her birinin ayrı saatleri vardı.

Fakat Agnes’inki genelde daha güveni­lirdi. Çünkü Dorothy’nin saati biraz geri kalı­yordu. Bununla birlikte eğer iki saat, 16.20′de aynı zamanı gösteriyorsa, gürültü başladık­tan sonra, saat 16.50′de ve bittiği zaman Dorothy’nin saati 5.07′den daha fazla geri kalmalıydı. Fakat başka bir gerçek bu gibi farklılıkları açıklamaya yardım etti. Agnes, İkinci Dünya Savaşı sırasında Deniz Kuvvetleri’nde bir büro görevindeydi. Bura­daki çalışmasının bir sonucu olarak da, her­hangi bir gözlemlemeye ve kayıt etmeye Dorothy’den daha yatkındı.
Sesler karşılaştırılıyor

Lambert ve Gay adlı araştırmacılar, kadınla­rın duyduğu sesler ve de savaş zamanındaki sesler arasındaki farklılıkları gösteren bir ayrıntı tablosu düzenlediler. 19 Ağustos 1942′ nin olayları öğleden sonra saat I5.47′de Berneval’den gelen çıkarma gemilerinin bir Alman konvoyuna saldırması ile başladı. Alman savunma güçleri karşı koydu. Müttefiklerin çıkarma gemileri kıyıya yanaştı. Fakat ağır bir ateş hattı ile karşılaştılar. Büyük kayıplar verdiler. Lambert ve Gay kadınların duydukları çığlıkların Alman savunma kuvvetlerinden gelmiş olabilece­ğinde birleştiler.

Puys’daki ve Berneval’deki tankların sal­dırı saati öğleden sonra 16.50′de olmalıydı. Çıkarma gemisinin ilk saldırısı, saat 13.07′de bertaraf edildi. Saat 17.12′de Dieppe bomba­lanmaya başladı. Esas kuvvetler saat 17.20′de Dieppe’ye çıkmaya başladılar. Deniz önün­deki binalar, 17.15′te gelen İngiliz uçakları­nın saldınsına uğramışlardı. Saat 17.40′ta, denizden bombardıman bitti. Yaklaşık 10 dakika sonra 48 ingiliz uçağı buraya ulaştı ve savaşa katıldı.

Bu kronolojik ayrıntılar Lambert ve Gay tarafından, Christopher Buckley’in The Com-mandos, Dieppe hikâyesinden alındı. Kadınla­rın ikisi de bu tarifleri, deneyimlerinden önce görmediler. Daha da şaşırtıcı bir şey ise, ikisi­nin de bu ayrıntıların varlığından haberleri olmamasıydı.

Gerçek araştırılıyor
Agnes ve Dorothy’nin duyduğu sesler, savaş zamanında kayıtlara geçen seslerle uyum sağ­lıyordu. Bu seslerin tanımlama ve yorumlan­ması eleştirmenler tarafından yapıldı. İki kadının bekleme koşulları için bir muhabirşu gerçeği araştırdı: Neden Agnes ve Dorothy, bu sesleri birbirlerine söylemediler? Aslında bu çok önemli bir nokta değildi. Çünkü Agnes kapıya ulaşmadan önce Dorothy’nin uyanık olduğunu açıklamıştı.

Fakat, kadınların ifadelerindeki zaman­lama hakkında kılı kırk yaran araştırmacılar vardı. Bununla birlikte iki kadının duyduğu sesler için doğal bir açıklama getirmek isteyen başka bir muhabirin sağladığı bilgi, “olağa­nüstü olay” görüşünü yok etmek için yeterliydi. 1968 Eylül’ünde Bay R. A. Eades, Psişik Araştırmalar Kurumu’na (SPR) tatil sırasında başından geçen bir olayı bildirdi. 1951 Ağustos’unun sonlarında Fransa’da ailesi ile tatildeydiler. Bir gece Dieppe’nin doğusunda bir yere çadır kurdular. O gece tarifi mümkün olmayan bir sesle uyandılar. Bu ses birkaç saat devam etti. Eades ailesi duydukları sesibir şeylere benzetmek için tartıştılar. Bazıları havvanat bahçesinden gelen sesler, dedi.

Diğerleri ise bir pazar, panayır ya da uzak bir mesafeden bir okulun dağılışı, dediler. Ama sonuçta, bu seslerden hiçbiri olmadığı konu­sunda birleştiler. Ertesi gün kasabanın lima­nında bir tarama makinesinin olduğunu öğrendiler. Makine hâlâ oradaydı ama artık çalışmıyordu.

Tanklar ve çıkarma gemileri, savaş sonrasında dakikalarca yanmaya devam ettiler. Dorothy 
ve Agnes, duydukları gürültülerin kesinlikle pla) yönünden geldiğini iddia ettiler. Ayrıca, bu
 gürültüleri mermi ateşi, bombalama, top ateşi, silah, çıkarma gemilerinin sesleri ve insan çığlıkları 
olarak ayırabildiklerini de iddia ettiler

Makine gürültüsü değil!
Araştırma, Dieppe liman amiri ile Bay G. W. Lambert tarafından yapıldı. G. W. Lambert, 4 Ağustos 1951 gecesinde, tarama makinesi­nin çalışıp çalışmadığından emin olmak istedi. Liman amiri makinenin çalışmasının gece saat 00.15′ten ertesi sabah saat 8.15′e kadar sürdüğünü doğruladı. Makinenin çalış­ması garip gürültülerin başlamasından yakla­şık 3 saat 45 dakika önce başlamış, gürültülerin bitiminden bir saat on beş dakika sonra da son bulmuştu. Demek ki, Dorothy ve Agnes’in uykusuzluğunun nedeni sadece makinenin gürültüsü olamazdı.

SPR’nin yayın organı olayla ilgilendi. Eades, olayın bağımsız araştırmalar yapıla­rak yeniden incelenmesi fikrini önerdi. İnce­leme, Robert J. Hastings tarafından başlatıldı. Robert J. Hastings ayrıntılı olarak kanıtları inceledi ve şu sonuçlan ortaya çıkardı: Kadın­lar, saatlerindeki iki dakikalık geri kalmayı kabul ediyorlardı. Fakat güvenli olan saate göre, hangi saat bozuksa onu ayarlamak için bir çaba harcamadılar.
Kadınlar, baskını anlatan rehber kitapla­rının olduğunu da söylediler. Ayrıca kitabı balkonda deneyimleri sırasında bulduklarını da kabul ettiler. Bu ara, 17.07 ile 17.40 ara­sında idi. Fakat bunu, kitaptan daha önce okumadıklarını söylediler. Bu bilgiyi gizle­mek için de hiçbir çaba harcamadılar. SPR araştırmacılarına serbestçe bu bilgiyi sundular.

Psişik bir deneyim mi?
Bununla birlikte olayın en çarpıcı yönü, Hastings’e göre şuydu: İki kadın da deneyim­lerini geçirdikleri anda, bunun normalüstü bir olay olabileceğini önemsemediler. Onlann alışılmadık sesler duymalarından emin olma­ları şaşırtıcı idi. Ayrıca, savaş sırasındaki bu sesleri duyduklarından şüphelenmeleri de şaşırtıcı idi. Bu çeşit bir uyanma oldukça garipti. Bu ancak birtakım hayallerle ve açık rüyalarla mümkün olurdu. Bu tür açık rüya­larda rüyayı gören kimse, rüyayı gördüğünün bilincindedir. Psişik deneyim sırasında beyin genelde uyanık değildir. Denek, bu olağa­nüstü olayla mücadele etmekle meşguldür.

Hastings, kadınların saat 17.05′te, uçağın inmesi sırasında meydana gelen hareketlen­meden bahsetmemeleri gerçeğine karşı çıktı. 1942′de, hava saldırısına tanık olmuş biriyle konuştu. Çünkü, Agnes ve Dorothy, uçakla­rın seslerini duyduklarını iddia ettiler. Fakat Hastings, bu seslerin sivil uçakların sesleri olduğundan şüphelendi. Etrafı araştırdı. Puys’un Londra-Paris-Turin’e uzanan düzenli bir hava hattı bulunduğunu keşfetti. Norton’ların duydukları ses bu olabilir miydi?

Dieppe baskınının öyküsünde bazı hata­lar vardı. Fakat aynısı Moberley ve Jourdain’ de de olmamış mıydı? Bu tür normalüstü deneyimler, az bilinen gerçeklere uyuyor. Çünkü bir normalüstü unsur varsa, bilgiler bilinmeyen bir kaynak tarafından verilir. Oysa, duyumsal bilgiler normal kaynaklar­dan sağlanır. Fakat, burada bir soru cevap­lanmış olarak kalıyor. Hem Moberley ve Jourdain’in, hem de Norton’ların deneyimleri gerçekten normalüstü bir olay mıydı?

18 Nisan 2014 Cuma

Sodom Ve Gomorra

Ve Rab Sodom üzerine ve Gomorra üzerine göklerden kükürt ve ateş yağdırdı; ve o şehirleri ve bütün havzayı ve şehirlerde oturanların hepsini ve toprağın nebatını altüst etti. TEKVİN 19:24-25
Sodom ve Gomorra kentlerinin yıkılması Kitabı Mukaddes’in Eski Ahit kitabında anlatılan en ilginç hikâyelerden biridir ve aynı hikâye Kur’an’da da yinelenmiştir. Başlıca karakterler en büyük patriyark olan İbrahim ile yeğeni Lût’tur.

Kentler bugün de hâlâ geçerli olan toprak hakları, eşcinsellik, ardıllık ve aile içi zina gibi ciddi ahlaki ikilemlerin yükü altındaydılar. Olay Kitabı Mukaddes ahlak kuralları için bir benzetme olarak görülmüşse de, bu kentlerin ve hikâyede anlatılan olayların varlıkları konusunda herhangi bir kanıt var mıdır?

Kitabı Mukaddes'in hikâyesi
Hikâyede İbrahim ile Lût, Kenan topraklarında çobanlar olarak sürülerini otlatırlar. Hayvanlar çoğalınca ülke ikisine de yetmez. Bunun üzerine İbrahim ayrılmalarına karar verir ve gideceği yeri ilk seçme hakkını Lût’a verir. Lût, Şeria Vadisinin bol sulu ovasını seçer ve “havzanın beş zengin kentinden” biri olan Sodom yakınlarına yerleşir. Diğer kentler Adma, Tseboim ve Tsoar’dır.

Ancak Sodom erkekleri günahkâr eşcinsellerdir ve Tanrı eğer pişmanlık getirmedikleri takdirde hepsini yok edeceği uyarısında bulunmuştur. İbrahim, Tanrı ile suçluların yanı sıra dürüst insanları da yok etmenin ahlaklılığını tartışır; sonunda Sodom’daki tek dürüst insanın Lût olduğu anlaşılır.

Lût’u Sodom’u bekleyen felaket konusunda uyarmak üzere iki melek gönderilir. Sodomlular Lût’un tanrısal ziyaretçilerini duyunca evine gidip görmek isterler. Kötü Sodomlular’ın melekleri taciz edeceklerinden korkan Lût, kalabalığa onlar yerine iki bakire kızını sunar. Melekler kapı önündeki Sodomlular’ı kör edip Lût’a ailesini alıp kaçmasını söylerler.

Tanrı Sodom ve Gomorra kentlerine kükürt ve ateş yağdırırken Lût karısı ve iki kızıyla Tsoar kentine kaçmaya başlar. Ancak yolda Lût’un karısı Tanrı’nın arkasına bakmama emrine uymayınca bir tuz “direğine” dönüşür. Lût, Tsoar’da kalmaya korkarak kızlarıyla bir mağaraya sığınır. Kızlar uzun bir tecrit döneminden sonra kendilerine bir çocuk verip soylarının devamını sağlayacak bir erkek bulamayacaklarından korkarlar. Bu nedenle babalarını sarhoş edip ne yaptığını fark edemeyeceği bir sırada iğfal etmeye karar verirler. Bu zina birleşmesinden iki erkek evlat doğar: Moablılar ve Ammonoğulları kabilelerinin ataları olan Moab ve Ben-ammi.

Bu hikâyenin herhangi bir noktasının doğruluğu hakkında elimizde hangi kanıtlar vardır? Lût Gölü bölgesinde Sodom ve Gomorra hikâyesini doğrulayacak bazı doğal ve jeolojik olgulara rastlanılmıştır. Ayrıca, son zamanlardaki arkeolojik keşifler de kutsal kitabın hikâyelerine belirli bir inanılırlık kazandırmaktadır.

Olguların doğal olarak meydana gelmesi
İki büyük kara kütlesinin birbirlerinden ayrılması sonucunda Lût Gölü’nde sık sık depremler olur. Tarihi kayıtlardan başka yerlerde kentlerin geçmişte depremlerle yok olduklarını biliriz ve eğer bunlar fay hattı üzerindeyseler depremler de daha şiddetli olur. Aynı jeolojik süreç yeryüzünün en alçak su kütlesini de yaratmıştır.

Deniz yüzeyinin yaklaşık 400 metre altında derin bir vadide yer alan Lût Gölü tuz oranı çok yüksek bir sudur, tuz yoğunluğu dibe doğru giderek artar ve kıyılarında sık sık tuz oluşumlarına rastlanır. Bu tuz sütunları kimi zaman bir tesadüf sonucu insan biçiminde olabilir ve Lût Gölü’ne düşen her şey kısa zamanda tuzla kaplanır ve gölde bakteriler dışında bitki ve hayvan varlığının yaşamasına engel olur. Bu nedenle Lût’un karısının tuz sütununa dönüşmesi hikâyesinin böyle bir olağandışı ama doğal süreçten kaynaklandığını düşünmek güç değildir.

Lût Gölü’nün diğer bir garip özelliği de zift bakımından zengin olmasıdır ve bu da zaman zaman iri topaklar ya da petrol birikintileri olarak yüzeye çıkar. Sodom ve Gomorra krallarının Suriye krallarıyla bir savaş sırasında kaçarlarken “zift kuyularına” düşmeleri olayı da akla bu durumu getirir (Ve Siddim Vadisi zift kuyuları ile dolu idi ve Sodom ve Gomorra kralları kaçtılar ve orada düştüler ve geri kalanlar dağa kaçtılar; Tekvin 14:10).
Dahası, Lût Gölü kıyılarının yumuşak kireçli topraklarında yumruk büyüklüğünde kükürt toplarına rastlanır. Eski Ahit’in Sodom ve Gomorra hikâyesini yazanlar, “kükürt taşı” adını verdikleri bu alev alan topları mutlaka biliyor olmalıydılar. O nedenle göklerden yağan ateş yağmurunun kentleri yakıp yıktığı hikâyesi bu garip nesnelerden kaynaklanmış olabilir.

Sodom ve Gomorra'yı ararken
Kitabı Mukaddes bilginleri ve arkeologlar yüz yıldan uzun bir süredir Sodom ve Gomorra kentlerinin bulunduğu yerleri saptamaya çalışmaktadırlar. İlk önceleri bunların Lût Gölü’nün kuzeyinde mi yoksa güneyinde mı olduğu tartışılmıştı.

De Saulcy, 1851′de Lût Gölü’nün kuzeybatısında yaptığı bir araştırmada Eriha ve Kumran’ın kayıp 
kentler olduğunu ileri sürdü. 1920′lerde Peder Alexis Mallon’un kuzeydoğu kıyısındaki Teleylat 
Ghassul’da yaptığı kazılar büyük bir Kalkolitik Dönem (İÖ yaklaşık 3600) yerleşim birimini ortaya 
çıkardı ki, bu daha inanılır bir alternatif olarak görüldü. Bu önerinin aksayan yanı, çoğu bilimadamlarının 
Sodom ve Gomorra hikâyesinin yeraldığına inandıkları Tunç Çağı’nda (İÖ 3150-1550) bu alanda 
bir yerleşim izine rastlanılmamış olmasıydı.

1896′da bugünkü Şeria’da Medeba’da 6 ile 7. yüzyıldan kalma bir mozaik harita bulundu. Bu haritada Lût’un kaçtığı ilk kent olan Tsoar, Lût Gölü’nün güneydoğu uçundaydı. Klasik tarihçiler Diodorus, Strabon, Joscphus ve Tacitus ve daha sonra ortaçağ Arap coğrafyacıları Yakut, Mesudi, Mukaddesi ve İbn Abbas bu bölgeyi tarif etmişlerdi.

William F. Albright, Rahip Melvin G. Kyle, Peder Alexis Mallon ve diğerleri 1924′te bölgeyi araştırarak Tsoar’ın yerini doğrulamaya çalıştılar. Tsoar’ın Moab ülkesi olarak saptanması kendilerini, Kitabı Mukaddes’te Arnon olarak belirlenen Mucip Nehri’nin güneyini araştırmaya yöneltti. Lisan yarımadasını ve yakınlardaki vadileri araştırdıktan sonra çağdaş Safi kasabasının eski Tsoar olduğunda karar kıldılar. Sir John Maundevil de 1322 ile 1356 arasında Safi’yi ziyaret ettiğinde bu kuramı çok daha önce ileri sürmüştü.
Sodom ve Gomorra’nın araştırılmasına 1930′larda Lût Gölü’nün güneyindeki sığ havzayı araştıran Le P.F.M. Abel, F. Frank ve Nelson Glueck katıldılar. Bu tuz kaplı alan Eski Ahit’in “tuz denizinin yanındaki Siddim vadisi” tanımına uymaktadır (Bunların hepsi Siddim vadisinde [bir tuz denizidir] birleştiler,-Tekvin 14:3).
Konstantinos Politis tarafından yapılan son araştırmada Safi’nin gerçekten Tsoar olduğu anlaşıldı ve tam da Medeba haritasının gösterdiği yerde çıkmıştı.

“Havza şehirleri”nin (Ve Lût, Havza şehirlerinde oturdu ve Sodom’a doğru çadır kurardı; Tekvin 13: 12} Lût Gölü’nün suları altında kaybolmuş olduğu önerisi ilk kez 4. yüzyıl hacılarından Egeria tarafından ileri sürülmüştür.

Çok daha sonra 19. yüzyıl sonlarında William Lynch’in, Albright’ın ve Kyle’ın denizin kuzey ucunda olduğunu bildirdikleri birkaç küçük ada, günümüzde su altında kalmıştır. Lût Gölü günümüzde, ABD’nin uzay kuruluşu olan NASA tarafından, uydu fotoğrafları ve suyun altında da deniz tabanı incelemeleriyle araştırılmaktadır. Araştırmalar sonucunda ulaşılan genel yargıya göre, Sodom ve Gomorra’nın, kıyıdan çok, Lût Gölü’nün altında bulunabileceği kuramı kesinlikle inanılır gibi görünmektedir.

Son arkeolojik kanıtlar
Paul Lapp, Walter Rast, Thomas Shaub ve Burton MacDonald tarafından yakın zamanlarda eski kıyı boylarında ve Lût Gölü’nün güney havzasının jeolojik fay hatlarında araştırmalar ve kazılar yapılmıştır.
Araştırmacılar 1970′li ve 80′li yıllarda oralarda bir zamanlar büyük yerleşim alanları olduğunu keşfetmişlerdir. Bab ed-Drah gibi bazıları Erken Tunç Çağı’nda (İÖ yaklaşık 3000 yılları} yanarak yok olmuşlardır. Bunlar efsanevi “havza şehirleri” olabilirler mi? 1976′da bu kentlerin Suriye’deki Ebla’da bulunan Erken Tunç Çağı tabletlerinde yer aldıkları saptanmıştır. Bu keşif, kentlerin tarihi varlıklarını doğrulamakta mıdır?

Konstantinos Politis 1990′larda Safi yakınlarında Deyr’Ayn’Abata’yı kazmış ve ilk Bizans Hıristiyanları’nın Lût’un, Sodom ve Gomorra’nın yıkılmasından sonra Kitabı Mukaddes’te anlatılanlara göre, sığındığı mağara olduğuna inanılan mağaranın üzerinde inşa edilmiş bir kilise kalıntısı bulmuştur.

Erken ve Orta Tunç çağlan kalıntılarının bulunması da mağaranın Tekvin hikâyesinin geçtiği söylenen dönemde iskân edildiğini göstermektedir. Bu arada yakın çevrelerdeki kazılarda da benzer Orta Tunç Çağı eserlerine rastlanılmıştır.

Eski Ahit aslında bir ahlaki rehberlik kitabı olarak görülüyorsa da, çağdaş arkeolojik ve jeolojik keşiflerin Sodom ve Gomorra hikâyesinin yer almış olabileceği fiziki ve tarihi mekânları doğruluyor olması gayet ilginçtir.

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı