ufo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ufo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2016 Salı

Gerçeğin Titreşimleri - Sürüngen Beynimiz


İnsanlar ‘Bilinç’lerine açılmadığı sürece program, onların bütün algılama ve tepkilerini kontrol altında tutmayı sürdürecektir. 
David Icke

Bilim adamlarına göre beyinin en eski bölümü R-Kompleks, yani ‘Sürüngen Beyin’... Hala kuyruk sokumunda kuyrukla doğan insanlar olduğu gibi, tarihimizin en belirgin kalıntılarından birisi sürüngen beyindir. İnsan düşünce ve algılamasının nasıl manipüle edildiğini anlamak için sürüngen beyinin nasıl çalıştığını bilmek gerekir. Çoğu kişinin, insan bedenindeki sürüngen mirastan ve bunun insan davranışını ne kadar etkilediğinden haberi bile yoktur.

Bilim adamları R-Kompleks’in sinir sisteminin çekirdeğini temsil ettiğini ve 205-240 milyon yıl önceki Triassic döneminde bütün dünyada yaşamış olan “memeli benzeri sürüngen”den geldiğini söylerler. Bunun, dinozorlar ve memeliler arasındaki bir gelişme bağlantısı olduğuna inanılır. Mutlaka başka açıklamalar da olmalı.

Bütün memelilerin beyninde, sürüngen özellikler taşıyan bu kısım var. Şimdi bilim adamlarının sürüngen beyinde var olduğunu kabul ettiği özelliklere bir bakalım.


R-kompleksin özellikleri arasına ‘bölgecilik’ (burası benim bölgem, çık!), saldırgan tutum, ‘güç haktır’ ve ‘kazanan herşeyi alır’ dürtüleri de eklenebilir. İnsan beyninin diğer bölümleri, çoğu insanda sürüngen özelliklerin aşırılıklarını dengeler. Örneğin, hayatlarını günlük ritüellerle yaşayanlar, her hafta aynı saatte aynı süpermarkete giderler. En ağırlıklı sürüngen özelliliği, ritüellerle kafayı bozmuş olanlarda görülür. Sistem, R-kompleks’in nasıl manipüle edileceğini de herkesten iyi bilir. Tahmin edilebileceği gibi insanlar, en çok beyinlerinin sürüngen bölümüyle kontrol altında tutulur veya yönetilirler.

İnsan beyninin iki yarım küresi vardır; bir sürü sinir hücresi ile bağlantılı olan sağ beyin ve sol beyin. Sol beyin rasyonel, mantıklı ve entellektüeldir. Fiziksel duyularla yakından çalışır.“Dokunabilir, görebilir, koklayabilir, tadabilirirsem, o halde var olması mümkündür” yaklaşımı içerir... Sol beyin, konuşma ve yazılı dil ile iletişim sağlar.

Sağ beyin; hayalleri, önseziyi, içgüdüleri, rüya hallerini ve bilinç altını dışavurur. Ressam, müzisyen, yaratıcıdır. Sağ taraf R-komplekse daha yakındır, sözlerle değil, görüntü ve sembollerle iletişim kurar. Sembollere dayalı tamamen gizli bir dili vardır. Bu da bize, insanları şartlandırma konusunda en etkin yöntemi gösterir, yani sinema ve televizyonu...

Skip Largent’in dediği gibi; “Bütün sinema filmleri ve televizyon, hepsi sürüngen beynin birer yansımasıdır. Peki, bu nasıl olur? Filmler, TV ve video oyunları birer rüya gibidir. Sadece sembolik bir realite açısından değil, insanlar rüya görürken aynı beyin dalgası motiflerini de deneyimlerler. Bilin bakalım rüya kafanızın neresinden kaynaklanır? Beynimizin başka bölümleri de etkilenir, ama en çok sürüngen beyinin etkisi altındadır. Sürüngen beyinin dili görsel hafızadır. Bütün iletişimlerin her biri özel anlamı olan görsel sembolik tasvirlerdir.”

Peki bu nasıl oluyor da insanları kontrol altında tutuyor? ‘Kontrol Sitemi’, yalnız sinema ve TV endüstrisinin sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu endüstrinin yaratıcısı durumunda. Normal koşullarda sürüngen beyinin egemen olduğu sağ beyin, gözler yoluyla görüntüyü veya hayali algılıyor, sol beyin bu görüntüleri düşünceye, sözlere ve sonuçlara deşifre ediyor. Amaç beyinin bu iki farklı fonksiyonlarını birbirinden koparmak. Böylece insanları sadece sol beyin bilincinde tutup, sağ beyin yoluyla manipüle etmek. Görüntüler; sembolizm, bilinçaltı mesajlar ve resimler kullanılarak sağ beyine implant ediliyor, bu arada sol beyine o görüntüleri nasıl yorumlaması gerektiği söyleniyor. Bu da ‘eğitim’, ‘bilim’ ve ‘medya’ yoluyla yapılıyor. TV haberleri tipik ve de çok klasik bir yol...Görüntüler aynı, ama hikaye veya yorum çok farklı olabiliyor. Gazetlerdeki resimler de aynı şekilde, başlık, okuyucunun sol beyninin yorumu oluyor. Oysa genellikle başlık, okuyucunun gördüklerinin aslı bile değil. Sürekli olarak olagelen şu; sol beyine hep, dış kaynaklardan sağ beynin algıladığı görüntüleri nasıl deşifre edeceği söyleniyor.

İnsanların acil olarak yapmaları gereken ise şu: kendi sol beyinlerinin kontrolünü ele geçirip, sağ beyinle algıladıkları görüntülerin ne anlama geldiğini anlamak. Böylece sürüden kopup gördüklerini ve duyduklarını kendi kendilerine düşünerek, sorgulayarak anlayabilirler. Burada bütün anlatılan budur.

Sürekli olarak reklamlarda hayal etme, düşleme kelimeleri kullanılır. Sağ beyini, bilinçsiz, hayal kurma halinde tutacak kelimeler kullanılırsa, insanların zihnine kolaylıkla ulaşılabilir, sonra da sol beyine “O arabayı istiyorum”, “Suç oranının azalması için polise daha fazla yetki verilmesi gerekir” veya “problemlerimizin çözülmesi için bir dünya devletine ihtiyacımız var” gibi mesajları bilinçli dile deşifre etmesi söylenir. TV ve sinema filmleri ile, bilinçsiz sağ beyni açmak amacıyla, uydurma bir fantazi dünya üretilir ve bu yolla bilinçli zihine gizli bir erişim sağlanmış olur.

Bu konuda en çok risk altında olanlar ise çocuklar! Fantazi görüntülerle bombardıman ediliyorlar. Erken yaşlarda zihin hali tamamen sürüngen beyinin kontrolü altında kalıyor ve ‘Disney’ gibi eğlenceler, bu bilgiyi istismar ediyorlar.

Müzik de aynı şekilde kullanılıyor. Müziğin kendisinde zararlı olan hiçbirşey yok, fantazi rüya hallerinin de... Sadece deşifre etme işlemimizi kendimiz yapmalıyız! Herşeyde olduğu gibi bunda da manipüle ediliyoruz. Müzik endüstrisini kim idare ediyor? Hollywood ve küresel medyayı kontrol altında tutanlar her kimse, onlar...

Bir havalık nefesten tutun, bir yağmur damlasına, bir dağdan on tonluk kamyona, hepsi titreşen enerjidir. Mikroskop altında herhangi birşeye bakın, ne kadar yoğun olursa olsun, ne kadar ‘katı’ görünürse görünsün, onun titreşen enerji olduğunu görürsünüz. Ne kadar yavaş titreşirse o kadar ‘katı’ görünür, ne kadar hızlı titreşirse o kadar ruhani ve şeffaf olur ve hızı bizim fiziksel ‘5’ duyumuzun ötesine geçinceye kadar görünür, sonra kaybolur... Bir bisiklet tekerleğine bir bakın. Yavaş dönüyorsa ‘katı’ görünür, ama hızlı dönüyorsa tekerleğin telleri bulanıklaşır ve artık ‘katı’ görünmez, hatta bisiklet ileri doğru gittiği halde tekerlekler ters yöne doğru gidiyormuş hissi verirler. Optik illüzyonlar, ‘Büyük İllüzyon’un sadece küçük birer ifadesidirler. Yıllardan beri yazıyorum; ışığın hızı, saniyede 186.000 mil, mümkün olan en yüksek hız değil. Sadece bizim frekans menzilimizin dış limiti. O hızın üzerinde hareket eden herhangi birşey, başka bir menzile, başka bir yoğunluğa girer ve biz onu algılayamayız. İşte UFO’lar ve dünya dışı varlıklar böyle görünüp kaybolurlar, çünkü frekanslarını değiştirirler. John A.Keel’in belirttiği gibi; UFO görüldüğü zaman boyutlar arası materiyalizasyonlardaki renk değişiklikleri, cisimlerin elektromanyetik spektrumu ‘taradıkları’ şeklinde tanımlanıyor. UFO’lar genellikle morumsu bir renkte görünüyor, sonra görülebilir ölçeğe gelince kırmızılaşıyor, o noktada bazen maddesel cisim gibi ‘katı’laşıyorlar.

Hepimiz, ‘Büyük Sonsuzluk’taki bütün boyut ve yoğunluklarda ‘mevcut’uz. Özümüz saf sevgi. Bazıları buna ‘Tanrı kıvılcımı’ veya ‘Tanrı alevi’ diyor. Form veya şekil yok. Saf enerjiyiz. Hepimiz ‘Bir’iz. Zaman yok, yer yok. Birbirimize geçmişiz. Sonsuzuz. Bu ‘Büyük İllüzyon’da şu anda ne yapıyor olursak olalım hepimiz hepimiziz... Deneyimin sonsuz yolculuğunda bütün yoğunlukları deneyimlemek için o kıvılcım, o saf sevgi, kendisini, deneyimlemek istediği frekans menzili ile titreşen bir dış kabukla sarmalamak zorunda. Bunu yapmazsa ‘dünya’ ile etkileşim içerisinde olamaz, çünkü o zaman ‘kadran’dan çok uzak düşer.

Örneğin şimdi benim bilincim/özüm bu dünya ile aynı frekans menzilinde olan fiziksel bedenim ile sarılı olmasaydı, şu anda bunları yazmak üzere bu klavyedeki tuşlara basıyor olamazdım. Bilincim/özüm klavyenin içinden geçerdi. İşte bu nedenle içimizdeki sevgi kıvılcımı, skaladaki bütün yoğunlukları baştan aşağıya deneyimlemek ve etkileşim içersinde olmak için çok sayıda dış bedenler ediniyor. Bu durumda, hepimiz biribirinin içinden çıkan, ama hepsi farklı hızda titreşen Rus oyuncak bebekleri/ Matryoşka gibiyiz. Bütün varoluşta birbirinin içine nüfuz eden o sevgi kıvılcımı hariç hepsi çeşitli ölçülerde illüzyonlar. Bu durumda en büyük illüzyonun parçası, bütün kabukların en dışında olan yoğun fiziksel beden oluyor, çünkü onun sadece kendi kişisel illüzyonları yok, diğer illüzyonları da sarıyor.

Yoğun fiziksel bedene en yakın olan eterik, astral, zihinsel ve duygusal bedenler oluyor. Hepsi bizim fiziksel duyularımızdan daha hızlı titreşiyor, dolayısıyla onları göremiyoruz, ama medyumlar o frekanslara eriştikleri zaman görebiliyorlar. Ancak bizler de bunları, ‘iyi’ ya da ‘kötü’ titreşimler/enerjiler olarak hissedebiliyoruz. Eterik, fiziksel olanın yansıması, ama daha az yoğun. Astral beden, frekans menzilinin daha alt seviyeleri; (daha düşük dördüncü boyut) ‘kötü’ varlıkların bulunduğu alem. Ezoterik düşüncede düşük astral seviye ‘ kötü’ varlıkların yuvası sayılıyor. Oysa insanların fiziksel illüzyona takılmış oldukları gibi, bu varlıklar da bir illüzyona takılmış durumdalar ve insanların zihin kontrolünden kurtuldukları anda kendilerinden çok daha güçlü potansiyellerinin olacağını biliyorlar. Sistemin amacı bizi, kendilerininkinden daha büyük bir illüzyonun içinde tutmak. Sözün özü bu miyopların, körleri manipüle etmesine benziyor.

HER İNSANIN İÇİNDE DIŞAVURULMAYI BEKLEYEN MÜTHİŞ BİR DEHA VAR! Bu alemdeki profesyonel ve yetenekli kişilerin başardıklarını gördükçe hayran oluyorum. Sanatının veya yeteneğinin doruklarında olan kişileri düşünün. Ve bu, bütün o manipülasyon ve baskılamaya rağmen böyle. Bu kontrolden kurtlduğumuz zaman neler başarabileceğimizi varın siz düşünün.

Peki bütün bu karmaşadan nasıl çıkacağız?

SİSTEMİN BİZE OLDUĞUMUZU SÖYLEDİĞİ KİMLİĞİ BIRAKIP, KENDİMİZİ, GERÇEKTEKİ KİMLİĞİMİZE AÇARAK BAŞARACAĞIZ!

Fiziksel illüzyonla birlikte bu manipülasyon, potansiyel bilincimizin sadece çok minik bir bölümüne ulaşabildiğimiz anlamına geliyor. Tam anlamıyla titreşimsel bir hapishanedeyiz. Bütün bu yöntemlerle, aslında o olduğumuz çoklu boyutlu okyanustan koparılıyoruz. Kontrol sistemi, bu durumu iyice geliştirip, milyonlarca insanı düşürmüş olduğu bu illüzyon tuzağının içerisinde kontrol altında tutuyor. Aynı zamanda illüzyonun, bizi üretmeye zorladığı düşük titreşimli duygusal enerji, düşük astral frekans menziline titreşiyor. Bu şu demektir; astral manipülatörlerin, fiziksel olaylar oluşturmak için kendi enerjilerini kullandıkları bir çember yaratılıyor. Bu enerji astral boyuta doluyor, astral varlıklar bunu sürdürüp çemberin sürekliliğini sağlıyorlar.

Aerospace/uzay bilim adamı Dr. Gordon Allen, ‘Enigma Fantastique/Fantastik Sır’ adlı kitabında şöyle diyor: “Bugünkü amaç, antik çağdaki büyücü bilim adamlarının zamanında, Mısırlıların, Sezarların, Roman Katolik Kilisesi ve Engizisyon’un rahipliğini kontrol altında tutma amacına benziyor. Yönetici durumunda olan hanedanlar, bu dünya aleminde maddesel bedenlerinde yaşayan insanları yönetme amacındaydılar. Doğulu filozoflar ülkelerin belirli bir takım hanedanların gizli kontrolleri altında olduğunu söylerlerdi.”

İtalyan fizikçi Guiliana Conforto ‘İnsan’ın Kozmik Oyunu’ adlı kitabında şöyle diyor; “İnsan bedeni fiziksel maddeden yapılmış, maddenin katı hali, bir kozmik düşünce, bilgi... Bu durumda birçok paralel evren düşüncenin farklı modları veya yazılımları; ya rijit, dual, tipik katı hal, ya da daha akışkan, dolayısıyla kozmik ‘teklik’e ayarlı veya uyumlanmış... Düşünce, ısı olarak daha sıcak bir paralel evrenden, insan bedenine, maddeyi sertleştiren faz dönüşümüne geçti ve düşünce modlarını sıkıştırdı. Öyleyse, birçok hermetik geleneğin önerdiği gibi, insan bedeninin yeniden yükselme olasılığının neden mümkün olacağını anlayabiliriz.”

Fiziksel bedenimiz öldüğü zaman, bilincimizin muhteşem aleme geri döndüğüne inananlar var. Ben şahsen böyle olduğunu düşünmüyorum. Ölüm, cehalete çare değil. Fiziksel beden öldüğünde bu fiziksel bedeni terkettiğimiz zaman, bilincimiz nereye odaklanırsa oraya çekiliriz. Nereye gideceğimize titreşimsel halimiz karar verir. Eğer saf sevginin bedenleşmiş haliysek, Rus bebekleri gibi ve bilincimiz o bütün varoluşu kapsayan o saf sevginin kıvılcımı olup dış kabuklarımızı atarız. Hala, çoğu kişinin olduğu gibi, o illüzyona takılı kalmışsak, astral alemden daha yükseğine geçemeyiz, çünkü titreşimsel halimiz bizi orada tutar.

Düşük titreşimsel bir hapishanedeyiz- Matriks - ve günlük illüzyonlar yaşıyoruz. Bütün gösteriyi bir arada tutan bu illüzyon. Kontrol sistemi, bu illüzyonu realite duygumuzun iyice derinliklerine programlayıp bilincimize egemen olmak için mesajlarla doldurmak üzere bütün medya, ilim, eğitim, din, tıp, finans ve iş dünyasını kullanıyor. Çoğu kişi bu tuzağa düştüğü için kurtulmamız çok zor görünüyor, çünkü uzun lafın kısası ‘Kontrol Sistemi’nin amacı insanların hayal gücünü manipüle etmek. Bu olmazsa planları asla çalışmaz, ama bizim seçimimiz çok açık: Büyük İllüzyonun içinde mi kalmak? Yoksa ‘Büyük Sonsuzluk’ta mı yaşamak? Başka bir deyişle: Hapishane mi istiyoruz, cennet mi? Cennet ise yapmamız gereken bazı şeyler var.

Seçme açısından oyun çok kritik noktalara gidiyor, ama oyun hiç sona ermez, o, sadece biz değişirsek değişir. Bizim seçimimiz olacaksa bazı kökten değişiklikler yapmak gerekiyor. Önce kendimizi illüzyondan ve Matriks zihniyetinin tepkilerinden kurtarmamız lazım. Kendimizi kurtarmadıkça, içsel benliğimizin dışavurumu olan dünyayı nasıl kurtarabiliriz? Kendimizi özgür zannederken dışsal bir hapishanede yaşıyoruz, oysa kendimizi özgür sandığımız içsel bir hapishanedeyiz! İçeride hapishane olmazsa dışarıda da olmaz. Kendimizi değiştirirsek, dünyayı da değiştirebiliriz. Aynaya bir bakın. Aynaya yansıyan görüntüyü değiştirmeden aynadaki görüntüyü nasıl değiştireceksiniz? Tabii ki değiştiremezsiniz, ama insanoğlu bunu binlerce yıldır yapmaya çalışıyor ve tabii ki değiştiremiyor. Daha önceleri de yazmış olduğum gibi kapıları açacağına ve çoklu boyutlu özgürlüğe ana girişleri sağlayacağına inandığım 3 çok önemli nokta var.

1. Başkalarının bizim hakkımızda ne düşüneceği korkusunu bırakıp, kendi hayat, hayat görüşü ve realitemizin özgünlüğünü ifade etmemiz lazım. Bunu yaparsak artık sürüye dahil değiliz demektir. Bunu yeterince kişi yaparsa ‘sürü’ diye birşey kalmaz.

2. Kendimiz farklı olmaktan dolayı kınanma ve alay edilme korkusundan kurtulursak başkalarını da kınayıp alay etmeyiz. Böylece başkalarının da özgür olmalarını sağlar, onların özgünlüğüne saygı duyarız. Bunu yaptığımız takdirde sürüyü kontrol altında tutan çoban köpeği durumunda olmaktan vazgeçeriz.

3. Hiç kimse inanç ve realitesini kimseye empoze etmezse, herkesin farklı seçimler yapmasına saygı duyulur.

Bu üç aşama değişimi tetikler, bu zihin hapishanesini cennete çevirir. Bütün yazdıklarımın içinde bu sayfalardan hatırlanacak tek bir cümleyi seçecek olsaydım, o da, Bill Hicks’in bütün gösterilerinin sonunda ifade ettiği şu sözler olurdu:

“Hepsi bir kozmik oyun. Bu sadece bir yolculuk. Ve istediğimiz zaman bunu değiştirebiliriz. ‘Gerçek’ dışarıda değil... İçinizde... O gerçek de ‘Sonsuz Sevgi’...
Alıntı: David Icke - Türkçe

25 Nisan 2014 Cuma

Herkes Nerede..?

Evrende yaşayan tek zeki canlı türü insanoğlu mu? Uzmanlar, yalnız bizim galaksimizde 390 milyon yaşanabilir gezegen olması gerektiğini ileri sürüyorlar. Tara Gürses, evrendeki yaşam olasılıklarını ve galaktik uygarlıklar olasılığını çağdaş bilimin bakış açısıyla inceledi.

YALNIZ MIYIZ? Evrenin derinliklerine, dikili gözlerin biricik sahibi insanoğlu mu? Doğal duyularımızın birer uzantısı olan alet­leri yalnız bizler mi yapıyoruz? Gördüğünü ve hissettiğini anlamaya can atan beyinler yal­nızca bizlerde mi var?

Ve yanıt da büyük bir olasılıkla şu: Yalnız değiliz. Gözlem yapan ve araştıran başka tür­ler de bulunuyor, belki de bizden çok daha etkin bir biçimde.

Bu başka beyinlerin nerede olduğunu bil­miyoruz ama, bir yerlerde bulunuyorlar. Neler yaptıklarını bilmiyoruz ama pek çok şey yapı­yorlar. Nasıl bir şey olduklarını bilmiyoruz ama zeki yaratıklar.

Eğer orada bir yerlerdeyse bizi bulabile­cekler mi? Yoksa çoktan buldular mı? Eğer onlar bizi bulmamışlarsa bizler onları bulabi­lecek miyiz? Daha doğrusu onları bulmalı mıyız? Böyle bir şey bizim güvenliğimizi tehli­keye sokar mı?

Yalnız olmadığımızı bir kez kabullenince sorulması gereken tüm sorular bunlar ve gök­bilimciler de soruyorlar.

390 milyon gezegende yaşam
Dünyadışı zekâları araştırma işi öyle yoğun bir hal almıştır ki, bu sözcükleri uzun uzadı ya yinelemekten tasarruf etmek içiri kısaltma bile yapılmıştır. Gökbilimciler bu araştırma proje­sine SETİ diyorlar. (Dünyadışı zekalan araş­tırma = The Search for Extraterrestrial Intelligence).

Son birkaç on yıl öncesine kadar, insanın evrende yalnızlığını kabul etmiş olduğu ve başka zekâların var olması düşüncesiyle bir şok geçireceği sanılıyordu. Bundan daha ger­çek dışı bir şey olamaz. Tarihin hemen her çağında insanların büyük bir çoğunluğu yalnız olmadıklarını kabullenmişlerdir.

Şimdi ise 21. yüzyılın insanı Dünyadışı zekâların ziyaretini sabırsızlıkla ve korku­suzca bekliyor. Bu bekleyiş ise, tamamiyle bilimsel gerçekler üzerine dayanıyor.

8 milyon yıl önce, özel beyinli bir tür ortaya çıktı. İlk Hominid’di bu. Yaklaşık 600.000 yıl önce ise, Homo Sapien gelişti ve yaklaşık 5.000 yıl önce insanoğlu bilinen ilk yazıyı icat etti. Böylece, yazılı tarih başladı. Dünya’nın bazı bölgelerinde uygarlık çiçeklendi.

Uygarlık ortaya çıktığı zaman yeryüzü 4.600.000.000 yaşındaydı ve ömrünün kabaca % 40′ını tamamlamıştı. Üzerinde yaşanılabilir gezegenlerden % 40′inin uygarlık geliştirebile­cek kadar yaşlı olmadığı, % 60′ının ise yete­rince yaşlı olduğu anlamına gelir bu. Böylece elimize şöyle bir veri geçiyor: Sadece bizim galaksimizde teknolojik uygarlığın gelişmiş olduğu gezegenlerin sayısı 390.000.000 olmalıdır.

Diğer bir deyişle, Galaksimizdeki her 770 yıldızdan biri bugün teknolojik bir uygarlığın üzerinde parlamaktadır. Biraz daha ileri gide­biliriz. Uygarlığımız, yazının icadıyla, uzaya ilk çıkışımız arasındaki süreyi sayarsak 5.000 yıl sürmüştür. Eğer son derece iyimser bir düşünceyle uygarlığımızın yeryüzü durdukça süreceğini düşünürsek, bir 7,4 milyar yıl daha eklememiz gerekir. Bu süre içinde teknolojik düzeyimiz muhteşem bir ilerleme kaydedecektir.

Dış uzaydan gelen ziyaretçiler ile Dünya insanının karşılaşması teması öteden beri bilimkurgu edebiyatında kullanılmıştır. 1950 de yayınlanan bu kitabın kapağında da anlatıldığı gibi bu ziyaretçiler her zaman iyi niyetli olmayabilmektedirler

Bir uygarlık nasıl sona erer?
Bir uygarlığın ortalama süresinin 7,4 milyar yıl olduğunu ve uzay uçuşlarına ilk 5.000 yılda ulaşıldığını varsayalım. Bu demektir ki, uzay uçuşları gelişmeden önce uygarlığın ancak 1/1.500.000′da biri geçmektedir. Ve geriye kalan süre teknolojik düzeyin daha da artması içindir. Başka bir deyişle söylersek galaksimiz-deki uygarlıkların ancak 1/1.500.000′i gelişmemiştir. Bunlar uzay uçuşlarının ya eşiğindedirler, ya da buna daha ulaşamamış­lardır. Geri kalanlar ise hepsi bizden ileridir.

Bu demektir ki, Galaksimizdeki 390 mil­yon uygarlıktan ancak 260 milyonu bizim kadar ilkeldir. Geri kalanlan bizden ileridir.

Kısacası, yalnızca Dünyadışı zekâların varoluş şansını değil, Dünya dışındaki insan üstü zekâların varoluş zamanını da hesaplar hale geliyoruz.

Uygarlıkların belli bir süre sonra kendi kendini yok etmesi gerçeğini göz önüne alma­mız gerekir. Buna en büyük örnek kendi dünyamızdır. insanoğlu uygarlık seviyesi arttıkça daha maddeci bir kültür geliştirmiştir. Dahası, teknolojinin ilerlemesi insanın birey olarak etkin bir vahşet yaratabilmesine yardımcı olmuştur. Bu durum sınır tanımadan sürüp gider.

Şimdi insanlığın emrinde, bugüne dek sahip olduğu silahların en öldürücüleri vardır. Ve daha şiddetlilerine sahip olabilmek için de can atmaktadır. Şu sonuca varabiliriz ki, bir türün zeki olup da rekabetin anlamını kavra­yamaması, rekabette kaybetmenin tehlikele­rini önceden görmemesi ve rekabette gücünü artıracak silahlar geliştirmemesi mümkün değildir.

Sonuçta, zeki türlerin geliştirdikleri silah­ların gücü ve tahribaü, onların yeniden kurma ve inşa etme gücünü aştığı zaman, uygarlık kendiliğinden sona erer.

Pegasus Takımyıldızında yer alan bu tür yıldız gruplarına küresel 
kümeler adı veriliyor. Bilgisayarca adapte edilmiş bu fotoğraftan
 kırmızı tonlu yerlerin kümenin eski yöreleri olduğu anlaşılıyor
 (üstte). Bilim adamlan buralardaki gezegenlerin yörüngelerinin komşu
 yıldızlar tarafından etkilendiği görüşündeler. Dolayısıyla bu tür yerlerde
 yaşam olasılığının son derece az olduğu öne sürülüyor. Fakat bu görüş,
 evrenin sonsuzluğu içerisinde dev gökadalar için de geçerli mi?

Bunalımlı uygarlıklar
Homo Sapiens, görünüşe göre bu konuda dolu dizgin gitmiştir ve şimdi termonükleer bir savaşla uygarlığı -belki de sonsuza dek- yok etmek durumuyla yüz yüzedir.

Termonükleer bir savaştan kaçınsak bile, teknolojinin yeterli zekâ ve sağduyu olmaksı­zın ortaya çıkan diğer sonuçlan, bizi yok etmeye yetebilir.

Sınırsızca artan nüfus, git gide azalan enerji ve madde kaynaklanyla birleşince bir açlık devrinin başlamasına, bunun sonucu ola­rak da umutsuz bir termonükleer savaşa neden olabilir.

Çevrenin kirlenmesi, yeryüzünün canlılığı­nın azalmasına neden olabilir. Nükleer reak­törlerin radyoaktif artıkları, sızıntıları, fabrikalardan ve otomobillerden çıkan kimya­sal artıklar, kömürün ve petrolün yanmasıyla çıkan karbondioksit, toplu ölümlere yol açabilir.

Eğer, kendi durumumuza denge noktası­nın yakınında olarak bakarsak ve başarısızlığa uğramakla kurtulmak arasında eşit şansa sahip olduğumuzu düşünürsek, Galaksi de kurulmuş uygarlıkların yansının bugün bizim karşılaştığımız tür bir bunalımı atlatmış olduklannı düşünebiliriz.

Tüm bu değerlendirmeler neticesinde Galaksimizde teknolojik uygarlığın şimdi mevcut olduğu gezegenlerin sayısı 530.000 kadardır. Uygarlıklann gelip geçici olduğu düşün­cesi bile bizi Galaksimizde halen var olan yanm milyonun üzerinde uygarlıkla baş başa bırakıyor.

Evrenin sonsuzluğuna ilişkin bir yaklaşım: Güneş Sistemi’nin (1) Samanyolu Galaksisi içerisindeki konumu (2), Galaksi’nin yakın galaksi gruplan içerisindeki konumu (3) ve bu grupların da görülür evren içerisindeki konumu (4). Bu zinciri sonsuza kadar götürmek mümkün. Bu akıl almaz oluşum içerisinde sadece Dünya’da yaşam olduğunu düşünmek mantık dışı gibi görünüyor

Galaktik imparatorluklar
Yanm milyon gezegenin hepsinde uygarlık bulunabilir ama, bu uygarlıklann hepsi, banşı güçlükle koruyan bir düzine Galaktik Devlete ait olabilir. Belki en eski ve en güçlü olanlan, henüz gelişmemiş uygarlıklan tahrip ederek ve oralardaki canlılan köleleştirerek bütün dünyalan ele geçirmeyi başarabilmiş ve bir Galaksi imparatorluğu kurmuş olabilir.

Ama durum böyle ise, biz neden yok edil­medik veya köleleştirilmedik? Belki daha henüz bize ulaşamamışlardır. Tabii, bu pek olası değil. Galaksi 15 milyar yıl önce mey­dana geldi. Gerçekten büyük yıldızlar, birkaç milyon yıl parladıktan sonra patlarlar. Dolayı­sıyla galaksi yaklaşık bir milyar yıl yaşınday­ken, eteklerinde, artan sayıda ikinci kuşaktan güneşimsi yıldızlar meydana gelmiş olmalıdır. Uygarlıklann gelişmesi için 4 milyar yıl daha eklersek, bazılannın uzaya çıkmış olmalan ve 10 milyar yıldır yayılmış olmalan mümkündür.

Galaksinin çevresi 315.000 ışık yılıdır ve her iki yönde, galaksinin çevresini dolaşarak, bir noktadan tam tersi bir noktaya gitmek 150.000 ışık yılından biraz fazla sürer. Bu demektir ki, bir uygarlığın 10 milyar yılda galaksinin çevresini dolaşabilmesi için, her yıl Dünya-Güneş uzaklığı kadar yol alması gerekmektedir.
Bu sayı, bir uygarlık içindir. Diğerleri de eklenirse, kolonileşme oranı artar. Çok büyük olmayan hızlarla yol alınsa bile, yıldızlararası yolculuğun pratik bir hale gelmiş olması koşu­luyla, galaksinin yaşanabilir kesimlerinin her bir noktası keşfedilmiş olmalıdır.

Öyleyse neden hâlâ buraya gelmediler? Yıldızlann kalabalıktan arasında bizi gözden kaçırmış olmalan mümkün mü?

Pek mümkün değil. 10 milyar yıl bakıp da Güneş gibi bir yıldızın gözden kaçırılabileceği düşüncesi imkânsızdır.

Yeryüzü başkalarınca ele geçirilmediğine, bizim bağımsız uygarlığımıza herhangi bir şekilde müdahale edilmediğine göre, “Galak­tik Emperyalistler mevcut değildir.

Dünyadışı zekâ ile haberleşme için hazırlanan en büyük proje SETİ Projesi olarak biliniyor. Buna
 göre dev radyo-teleskop üniteleri ile dünyadışı zekâ ile iletişim kurmak amaçlanıyor

Neden hâlâ gelmediler?
Uzaya açılan uygarlıklar çok daha iyi yürekli olabilirler. İlke olarak gezegenlerdeki canlıla-nn kendi bildikleri gibi gelişmesine izin veriyorlardır. Yine ilke olarak, üs kurup kaynaklar aradıkları gezegenler, Merkür ya da Ay gibi üzerinde yaşam bulunmayan dünyalardır.

Çeşitli uygarlıklar bir Galaksi Federasyonu kurmuş olabilirler ve bizim uygarlığımız üye olabilecek derecede ilerleyinceye kadar, bu federasyonun himayesinde bulunuyor olabilir
Yıldız gemileri belki de bizi göz altında tutu­yordun Avusturya doğumlu gökbilimci Tho-mas Gold’un ileri sürdüğüne göre, yeryüzü henüz yeni bir gezegenken, uzay gemileri buraya inmiş olabilirler ve bunların yeryü­zünde bıraktıkları artıklarda bulunan bakteri­lerden yeryüzü yaşamı doğmuş olabilir. Bu, bir bakıma Arrhenius’un ileri sürdüğü “yeryü­zünün uzaydan gelen sporlarla tohumlandığı” düşüncesinin yeniden canlandırılmasıdır.

Bütün bunlar mümkün müdür? Uygarlık­ların diğer uygarlıklarla ilgilenip de onlan ele geçirmek istememelerini düşünebilir miyiz?

Belki de yarım milyon uygarlığın evrene yarım milyon değişik açıdan bakacağı, yanm milyon farklı kültür ve bilimsel gelişme yarata­bileceğini, yanm milyon değişik sanat ve ede­biyat biçimi, yanm milyon iletişim ve anlaşma yolu oluşturabileceğini düşünebiliriz. Bunla-nn bir kısmı zeki türler arasında haberleşme gücüne sahiptir ve haber alışverişleri ne kadar az olsa da bunlan anlayabilecek kadar zekidir.

Dünyadışı canlılar ile ilişki kurma konusunda çevrilmiş en iyi film olarak kabul edilen Steven Spielberg’in ET (Extraterrestrial-Dünyadışı) adlı filmi hatırlanacağı gibi çirkin görünüşlü fakat sevgi ve dostluk dolu Dünyadışı bir canlının Dünyalı bir çocukla ilişkileri üzerine kuruluydu

Evrensel birlik için
İnsanlar ve Dünyadışı uygarlıklar, birlikte olduklan takdirde, daha hızlı gelişebilecek ve daha ötelere gidebileceklerdir. Doğa yasala-nnı yenilgiye uğratmak ve evreni zekâya boyun eğdirmek olasılığı varsa, bu ancak işbirliğiyle gerçekleşecektir, işte şimdi insanoğlu, bu ümitle uzaya her gün fotonlarla ve elektromanyetik dalgalarla sinyal göndermekte ve bunlara cevap beklemektedir. Bu sinyallere şimdiye kadar cevap alamadıysak, bu hiçbir şeyin varolmadığının kanıtı değildir. Yanlış bir yere bakıyor olabili-ris, yanlış bir şekilde bakıyor olabiliriz, yanlış bir teknikle bakıyor olabiliriz, ya da hepsi. Belki de bütün mesajlarımızı aldıkları halde, bilinçli olarak cevap vermiyor olabilirler. Bizim yeterince gelişmemizi bekliyor da olabilirler.

Öte yandan, yanıtımızı alan ve dinlendi­ğini anlayan ileri uygarlığın hemen büyük cid­diyetle bunu ilerletmeye başladığını düşüne­lim. Bir yüzyıl beklememize karşın, yabancı uygarlık tarafından bilgi yağmuruna tutulabi­liriz, tabii eğer gelen tür sinyalleri anlayıp çözebilirsek.

Eğer ışık hızının alt edildiğini ve barışçı ve uysal bir Galaktik Uygarlıklar Federasyonu’ nun bulunduğunu varsayarsak, aldığımız mesajı başarıyla yorumlamamız ve cesurca cevap vermemiz, Federasyon’un bir üyelik kartıyla sonuçlanabilir. Kim bilir?

İnsanlığı her zaman harekete geçirmiş olan derin merakı ve evrende bizimkinden başka bir uygarlık bulunup bulunmadığı şeklinde sorulacak bir sorunun yanıtını hepimiz merakla bekliyoruz. Bu soruyu yanıtlandır­maktaki başarımız ne olursa olsun, sonuçta kârlı çıkacağız.

Öyleyse hepimizin selameti açısından, gelin şu yararsız, sonu gelmez ve bizi intihara sürükleyen çekişmelerimizi terk edelim ve bizi bekleyen gerçek görevin arkasında birlik ola­lım, yeni bir bilgi düzeyine girmek, serpilmek, öğrenmek ve kurtulmak için.

Gelin bizi bekleyen evreni miras almak için çabalayalım, gerekiyorsa yalnız başımıza, yok eğer başkalan da varsa onlarla birlikte…
Tara GÜRSES

22 Mart 2014 Cumartesi

Nazi’lerin Gizli Takyon Gemi Projeleri Ve “Zaman Kaymaları”

İddialara göre Nazi Almanyası II. Dünya Savaşı sırasında, elektromanyetik özel cihazların ürettiği, anti-gravitasyonun etkisi ile işleyen uzay gemileri projelerini gerçekleştirmişti. Bu üç projeden ilki Dr. Schumann başkanlığındaki bir grup tarafından gerçekleştirilmişti. 1945 başına kadar 17 adet disk şeklinde ve 11,5 m. çapında uçandaireler yapılmıştı. Bu uçandaireler 84 test uçuşundan sonra Vril-1 adıyla uçmaya başlamışlardı. İkinci Proje SS-Entwicklungsstelle (S.S’lerin Geliştirme Bölümü) kontolu altında gerçekleştirilmişti. Bu proje ile 1945 başlarına kadar muhtelif büyüklüklerde ve çan şeklinde dairesel uzay gemileri yapılmıştı.

S.S E-IV Bölümünün Ürettiği Uçandaire Tipleri:
Birinci tipe Haunebu I deniyordu ve 25 m. çapında idi. Bunlardan sadece 2 adet üretilmiş ve 52 deneme uçuşu yapılmıştı. İkinci tip, Haunebu II idi ve 26,30 m. çapındaydı. Bunlardan 7 adet üretilmiş ve 106 deneme uçuşu yapılmıştı. Üçüncü ve en büyük tip, Haunebu III idi ve 71 m. çapında idi. Bundan daha yalnız bir adet üretilmiş ve 19 deneme uçuşu yapılmıştı.
Haunebu I Uçandairesinin Bazı Özellikleri:
Çapı: 25 metre
İtiş şekli: “Thule” – Takyonator 7b
Kumanda tertibatı: Mag-Feld-Impulser 4
Sürat: 4800 km/saat
Mürettebat: 8 kişi
Silahlar: 2×8 cm KSK (Lazer Işın Topu) dönen kule ve 4xMk 108 (Makinalı Top)



Haunebu II Uçandairesinin Bazı Özellikleri:
Çapı: 26 metre
İtiş şekli: “Thule” – Takyonator 7c (Zırhlı)
Kumanda tertibatı: Mag-Feld-Impulser 4a
Sürat: 6000 km/saat
Mürettebat: 9 Kişi
Silahlar: 6×8 cm KSK (Lazer Işın Topu) alttaki üç döner kuleye monte edilmiş vaziyette. Ayrıca 11 cm KSK üstteki dönen kuleye monte edilmiş durumda.



Haunebu III Uçandairesinin Bazı Özellikleri:
Çapı: 71 metre
İtiş şekli: Thule-Takyonator 70+Schumann- Levitatörleri (Zırhlı)
Kumanda tertibatı: Mag-Feld-Impulser 4a
Sürat: 7000 km/saat
Mürettebat: 32 Kişi
Silahlar: 4 x 11 cm KSK (Lazer Işın Topu), 3 tane aşağıda ve bir tane yukarıdaki döner kulelere monte edilmiş durumda. Ayrıca 10 x 8 cm KSK ve ilaveten 6x Mk 108 (Makinalı top), 8×3 cm KSK (Uzaktan komutalı)


Haunebu I’lerden ilki 1941 yılında uçmaya başlamıştı. Gözlem uçuşu yapan bu araç ne yazık ki İrlanda denize düşerek kaybolmuştu. SS E-IV Bölümünün ana uğraşı, uçandairelerden çok gerekli enerji kaynaklarını temini yönünde yoğunlaşmıştı. Çünkü Almanya “hammadde” yönünden büyük sıkıntı çekiyordu ve denebilir ki savaşı da bu yüzden kaybetmişti. Daha sonraları son imkanlar da gözden geçirildikten sonra uçandairelerin yapımı “Kara Güneş” (SS E-IV ve SS E-V) tarafından üstlenildi.

Haunebu III Mars Uzay Gemisi Olarak Kullanıldı mı?
Almanya’nın ve az sayıdaki müttefiklerinin geleceği tehlikeye düşünce, SS E-IV Haunebu III modelini üretti. Bu şimdiye kadar yapılan en büyük uçandaire idi. (Çapı: 71 m) Haunebu III’ün Mars yolculuğuna 20 Nisan 1945 günü (A. Hitler’in 20 Nisan 1889’da doğduğunu hatırlatmak isterim) başladığına dair iki somut delil vardır. Bu uçandaire, “Vril-Projesi” dahilinde Almanların 68 ışık yılı uzaktaki müttefikleri olan Aldebaranlı’lar için Mars’da bir üs kurmakla görevlendirilmişti. Andromeda Geraet denilen 139 m. uzunluğunda ve silindir şeklindeki “Ana-Uzay Gemisi” Aralık 1944’e kadar plan ve eskizler halinde idi. A. Geraet, bir Haunebu II, iki Vril-1 ve iki Vril-2 uçandairesi taşıyacak şekilde planlanmıştı. Bu silindir veya puro şeklindeki uzay gemileri projesi SS E-V’in sorumluluğu altında geliştiriliyordu. Almanya’nın 1945’den itibaren işgal edilmesiyle birlikte İngilizler ve Amerikalılar, SS’lerin gizli arşivlerinde, iki adet Haunebu II prototipi ve bir adet Vril-1 prototipine ait fotoğrafların yanında Vril ve Haunebu uçandaireleri serilerine ait versiyonların detaylı planlarını ele geçirdiler. Bunlardan başka Andromeda Geraet (Ana Uzay Gemisi)in eskizleri de müttefiklerin eline geçti. Bütün bu planlar savaşın sona erdiği 1945 Mayısından sonra gerçekleştirilememişti.
Ancak, 90’lı yıllardan itibaren, İngiliz ve Amerikalıların daha önceleri yasaklattıkları fotoğraflar ve eskizler, Orta Avrupa ülkelerinde yeniden ortaya çıkmaya başladı. Haunebu I, II ve III uzay gemileri ve Vril-1 uçandaireleri Mayıs 1945’den sonra hiçbir iz bırakmadan kayboldular. Bir yıl sonra, 1946’da İskandinavya göklerinde kimliği meçhul ışıklı cisimler ortaya çıktı ve bunlar doğudaki ve batıdaki müttefiklerin suni olarak krükledikleri bir dizi heyecan dalgası yarattı. Tekrar bir yıl sonra, bu defa kimliği belirsiz ışıklı cisimler ABD’de ortaya çıktı. 1950’li yılların başlarına kadar artan sayıda ışıklı cisimler Amerikanın her yerinde gözlemlenmeye başladı. Şüphesiz zeki yaratıklar tarafından yönetilen bu parlak objeler, yuvarlak, disk, çan biçiminde ve bazen de puro şeklinde görülüyorlardı. Bu cisimler “Tanımlanamayan Uçan Cisimler”, yani “UFO”lar olarak adlandırılıyorlardı.


lginçtir ki bu “UFO”lar Reich Almanyası’nın çan şeklindeki “Haunebu” ve disk şeklindeki “Vril” gemilerine çok benziyorlardı. Puro şeklindeki gemiler de “Andromeda Geraet”ın yalnız projelerde kalmayıp, gerçekleştirdiklerinin de kanıtı oluyordu. Bu gizemli UFO’ların üzerinde de ne Reich Almanyasının ne de başka bir devletin işareti olmadığı için doğal olarak hangi ülkeye ait olduğu tanımlanamıyordu. Bütün bu gözlemlere rağmen, 70’li yıllarda bir Batı Alman bekçisinin çektiği birkaç poz filmde, havalanan ve inişe geçen insanlı uçan dairenin üzerinde Luftwaffe (Alman Hava Kuvvetleri)’nin kullandığı kollu haç ve gamalı haç belirgin bir şekilde görülebilmektedir.!!!

Yine bu renkli fotoğraflarda görülen uçan disk, şaşılacak kadar II. Dünya Savaşı’nda planlanmış Haunebu serisinden uçan dairelere benzemekte idi. Muhtemelen bu uçandaire Haunebu II’nin planlanmış fakat gerçekleştirilememiş büyük seri versiyonundandı. Bu tip, savaş sona ermeden az önce bir test uçuşu yapmış ve hemen hemen ışık hızına ulaşmıştı. Hemen hemen “Sıfır kendi Zamanında” yani çok kısa bir süre içinde, Haunebu II 70’li yıllardaki dünyaya ve dolayısı ile harb sonrası Batı Almanya’sına, geri dönmüştü.
40’li ve 50’li yıllarda ABD’de görülen UFO’lar için de aynı şeyler söz konusu olabilir. Yani bu yıllarda görülen UFO’ların büyük bir kısmı muhtemelen “Dünya dışı İnsanlar” tarafından yapılmıştı ve 10-12 m. çapındaki uzay diskleri ABD hükümetinin emrine verilmişti. Bu UFO-not’ların birkaçı yıllar boyu ABD gizli servisleri tarafından korunmuştu.(1) Tabii ki bütün bu bilgiler esrarengiz UFO fenomenini açıklamaya yetmemektedir. Mayıs 1945’de Avrupadaki savaş bitimine kadar, bütün Haunebu ve Vril-uçandaireleri, test uçuşları sırasında, bu gemilerin yarattığı Takyon-Eketrogravitasyon alanları sebebiyle, çoğu zaman uzay zaman tekilliğine düşmüşler (Zaman Kayması) ve relatif geçmişlerine dönmüşlerdi. Bu geçmişin ne kadar geriye gidebildiğini kesin olarak bilemiyorsak da, Altın Çağının mistik yüksek kültürleri olan, Thule-Hyberborea, Atlantis, Mu gibi üstün uygarlıklarının mevcut olduğu zamanlara kadar geriye gidilmiş olabileceğini tahmin ediyoruz. Çünkü gamalı haçın varlığı tarih öncesi çağlara kadar uzanmaktadır. Ayrıca “kollu haç” da eski Babil’de tanınmış bir semboldü.

Viking-1 uydusu, 24 Temmuz 1976’da Mars’a inmesi ile dünyaya ilginç resimler göndermeye başladı. Bunlar arasında Cydonia Bölgesinde bulunan ünlü “İnsan Yüzü” (Mısır’daki Sfenks’in başına benzemektedir) ve bunun 15 km. uzağında bulunan piramitler, dvasa şehir yıkıntıları çok dikkati çekmişti.

Mars’ın Cydonia Bölgesindeki insan yüzünü andıran oluşumun Mars Global Surviver tarafından 24.05.2001
 tarihinde çekilmiş fotoğrafı


Ayrıca Mars’ın güney kutbunda esrarengiz dikdörtgen ve kare şeklinde duvara benzer buluntular görülmüştü ki, NASA bunlara “İnka Şehri” adını vermişti. Daha evvel de bahsettiğimiz gibi bir Haunebu-III uzay gemisi 19.Test uçuşundan sonra, Nisan 1945’in sonunda kutuptaki üs’den (NeuSchwabenland) havalanarak Mars’a doğru yola çıkmıştı. Acaba Haunebu-III, 70 kişilik mürettebatı ile –ki bunlar arasında SS örgütüne mensup kadınlar da vardı- daha dünya atmosferinde iken, uzay gemisi tarafından oluşturulan “Zaman Kayması” sonucu 500 milyon yıl geriye gitmiş olamaz mı?

Yalnız Mars’ta değil, Ay’da da hiç şüphesiz yapay olduğu anlaşılan kilometrelerce uzunluğunda yapılar vardır. Ay’da bazı kraterlerde “R” ve “S” harflerine, ayrıca da düzgün kesilmiş (örneğin kare gibi) geometrik şekillere rastlanmaktadır. İlginçtir ki Viking-1’in Mars’dan gönderdiği resimler arasında kayaların üzerine işlenmiş “B”, “G” veya “8” şeklinde yorumlanabilecek yapay şekiller görülmektedir. Bu suni yapılar, Sovyetlerin ve ABD’nin insanlı ve insansız uzay sonda ve kapsülleri tarafından çekilen bütün fotoğraflarda görülmektedir. Acaba Ay’daki bu şekiller Haunebu-III’ün zoraki zaman yolcularının olabilir mi? Çok muhtemelen.

Kozmik-Fiziksel-Uzay-Zaman Tekilliği, Yani Kısaca “Zaman Kayması” Nasıl Oluşmaktadır?
Kendi etrafında dönen bir uçandairenin de etrafında dönen bir alan oluşur. Bu alan elektrikle yüklü, nemli havada bir girdap oluşturur. Uzay gemisi havada salınım durumunda yeteri kadar kalırsa, bu Elektro-girdap alan, bağımsız, kendisi enerji üreten ve relativistik hız alanında dönmekte olan, bir “Takyon-Elektrogravitasyon” alanı haline gelir. Bu dönüş alanı, enerji bağımsızlığı dolayısı ile, devamlı olarak artan bir şekilde ürettiği enerjiyi aniden boşaltamayacağı için, “Işıküstü Tesiri” devreye girer ve bütün hepsi “Uzay-Zaman-Tekilliğinde” dönmeye başlar. Bu şekilde bir “Zaman Kayması”, yani “Zaman Deliği” oluşur ve uzay gemisi geçmiş zamana düşer. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler güçlü ve koruyucu bir “Takyon-Elektromanyetik” alan gücü olmadan, bu dönen “Uzay-Zaman-Tekilliğinden” canlı olarak, yani herhangi bir hayati tehlikeye maruz kalmadan geçebilirler.

Doğal “Zaman Kaymaları” ve “Zaman Kapıları”:
Dünya atmosferinde meydana gelen tayfun, kasırga gibi olaylar, doğal “Zaman Kaymaları” ve “Zaman Kapıları” için gerekli olan elektromanyetik mekanizmayı oluştururlar. Dönen alanlara sahip olan “Zaman Kaymaları” karanlıkta salınan ışıklı dairelere benzer görüntüler verirler. Çoğu zaman bunlar UFO görüntüsü ile karıştırılırlar. Bu ışık, etki alanındaki iyonlaşmadan meydana gelir. Bir kısım UFO görüntüsü veren olaylardan biri de bu ışıklı dönen alanlardır.

Zaman kaymalarına yol açan “Zaman Kapıları” da iyonizasyon dolayısı ile etrafını saran atmosferde parlak bir sis tabakası ile görüntü verir. Bu parlak ışıklı bulutlar “Bermuda Şeytan Üçgeni”nde ve Pasifik’te Japonya yakınlarındaki “Şeytan Denizi”nde çok eski çağlardan beri gözlemlenmektedir. Bu her iki bölgede de gemiler, uçaklar iz bırakmadan kaybolmaktadır. Bermuda Şeytan Üçgeni ve Pasifik dışında bu şekilde “Zaman Kaymaları” ve “Zaman Kapıları” oluşturabilen 10 bölge daha vardır. Bu bölgeler şunlardır:
1) Kuzey kutbunun üstü ve genel olarak kutupar
2) ABD’nin doğu kıyıları ve Küba arasındaki Sargasso denizi, Bermuda adaları (Bermuda Şeytan Üçgeni)
3) Rio de la Plata, Arjantin’in Atlantiğin batısında kalan bölgesinde, Güneydoğu Brezilya kıyılarında, Uruguay ve Kuzeydoğu Arjantin’de.
4) Kuzey Afrika’daki Atlas dağları ve yakın çevresinde
5) Güneydoğu İran, güney Afganistan, batı Pakistan ve Kızıldeniz’de
6) Güney Afrika’nın Hint Okyanusu sınırındaki doğu bölgesinde
7) Batı Pasifik’te Banini adalarında, Japonya’nın güney güneydoğusunda
8 ) Hawaii’nin kuzeydoğusunda
9) Ester adalarının güneybatısında
10) Yeni Zelanda ve Yeni Kaledonya arasında
11) Hint Okyanusu ile Avustralya’nın batısı arasında
12) Güney Kutbunda ve genel olarak kutuplarda

Bu “Zaman Kapıları”nın varlığı günümüzde de yaşamlarını sürdüren bir çok tarih öncesi hayvan türü hakkında bize ipuçları vermektedir. Yeti’ler, Kar adamları, Loch Ness canavarı, Sibirya’da görülen dev Mamutlar ve hatta bizim meşhur “Van Golü Canavarı”mız bile, bu çeşit bir “Zaman Kapısı” yoluyla günümüze gelmiş olabilir.

Bermuda Şeytan Üçgeni’nde kaybolan uçaklar ve pilotlar, geçmişe yolculuk ederek, Hint mitolojilerinde görülen “Gürleyen Gök Kuşları” ile gelen tanırsal kültür taşıyıcılarının arasında karışmış olabilirler. Bütün tanrı krallar veya tanrılar için “ebediyete kadar” baki kalacak şekilde inşa edilen mezarlar, tapınaklar ve anıtların “Zaman makinaları” olma ihtimali vardır. Bunların çoğunun yeraltında günümüze dek keşfedilemeyen tüneller ve boş odalar bulunmaktadır.

Bu tip “Zaman Makina”larından birisi de Türkiye’de Nemrut dağının tepesinde bulunan Antiochus’un mezarıdır. Kommagene Kralı I. Antiochus’un mezarı Nemrut Dağı tepesinde 2150 m. yükseklikte kırma taşların üst üste yığılmasıyla inşa edilmiştir. Mezar yörenin en yüksek noktası olarak tespite dilen yere kurulmuştur. Düzeltilen kaya üzerine gizemli bir mezar inşa edilmiş, mezarın üstü yine gizemli bir şekilde taşlarla kapatılarak mezara girişlerin sırrı korunarak bugünkü şeklinin muhafaza edilmesi sağlanmıştır.
Mısır medeniyeti –ki Thule-Atlantis’in kardeş imparatorluğunun kurduğu bir medeniyettir- de tanrı krallara dayanmakta idi. Efsanelere baktığımız zaman burada, 1 tanrı gününün=1000 insan gününe denk geldiğinin anlatıldığını görürüz. Mısır’daki tanrı krallar, piramid’deki “Zaman makinasında” belirli şartlar altında “Zaman Dondurup” yüzlerce hatta binlerce yıl yaşayabiliyorlardı.

(1) ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatının CIA 1950-1960’lı yıllarda görülen UFO’lar konusunda kamuoyunu yanılttığı ortaya çıkmıştır. CIA tarafından yayınlanan bir raporda, söz konusu meçhul gök cisimlerinin aslında ABD tarafından geliştirilen ancak varlıkları izli tutulan casus uçakları –ki bunlar arasında anti-gravitasyonel diskler de vardır- oldukları bildirildi. New York Times gazetesine göre, o yıllarda Amerika’nın geliştirdiği U-2A ve SR-71 tipi casus uçakları, normal yolcu uçaklarının uçtukları yüksekliğin iki misli yüksekliğe çıkabiliyor ve adeta uzayın sınırından, çok güçlü kameralarla düşman hedeflerinin fotoğraflarını çekiyorlar ve radyo haberleşmesini dinliyorlardı. Söz konusu casus uçakların ABD dışında İngiltere, Almanya ve Taiwandaki üslerde konuşlandırıldığı kaydedildi. O tarihlerde CIA bu konu çok gizli casus uçakların ve -yukarda belirttiğim hükümetin emrindeki UFO’ların- varlığını açıklamaktansa hayali UFO hikayelerine hız vermeyi tercih etti.

Norbert Jürgen – Ratthofer, “Zeitmashinen”
Turgut GÜRSAN, Hitler’in Almanyası Gizli Tarihi s.198-206

12 Mart 2014 Çarşamba

Wales Olayı – 1974

UFO kazası raporları oldukça az sayıdadır ve bunların arasında en fazla dikkati çekenleri Roswell kazası ile Nova Scotia’daki Shag Harbour olayıdır. Fakat bu konuda oldukça önemli olabilecek bir olay Berwyn Dağlarında meydana gelmiştir. Bu olay 1974 yılının Ocak ayında gerçekleşti. 23 Ocakta Wales’deki Clwyd şehri semalarında dev boyutlarda disk-şekilli bir nesnenin düştüğü görüldü. Aşağı yukarı iki saat önce Lancashire – Chesshire arasında birkaç düzine insan telefonla arayarak gökyüzünde kuzeybatı yönünde rasgele hareket eden garip ışıklar gördüklerini söylemişlerdi. 6.30’daki alışılmadık raporlardan sonra Berwyn Dağlarına bir şey düştü ve Rihter ölçeğine göre 4.5 şiddetinde korkutucu bir sarsıntı yarattı. Bu şaşkınlık verici patlama , Chester , Wresham , Southport , Liverpool ve öyle ki Greater Manchester’da hissedildi. Etkilenen bölgelerde televizyon , radyo istasyonları ve Polisin telefonları gün boyu susmadı. Doğal olarak ilk önce patlamaya büyük bir uçağın , muhtemelen bir jetin düşmesinin neden olduğu düşünüldü. Polis ve kurtarma ekipleri derhal Berwyns’e gönderildi. Kurtarma personeli kendini en kötüsüne hazırlamıştı : Yok edici patlamanın yol açtığı akıl almaz korkunçlukta bir katliam…

Dağlarda bulunanlar kimsenin beklediği gibi çıkmamıştı.. Peki ne bulunmuştu? Ortada bir yolcu uçağı kazası yoktu. Ne ateş ne duman , nede cesetler vardı. En azından halka söylenen bu oldu. Fakat kısa süre sonra ordu olay yerine çağrıldı. Neden ? Chester şehri sakinleri olay gecesi askeri kamyonlardan oluşan bir konvoy gördüler. Bazı cesur kişiler meraklarını yenemeyip ordu konvoyunu takip ettiler. Konvoy , daha sonra patlamanın olduğu alana doğru yönelince bu kimse için büyük sürpriz olmadı. Ordunun gelmesiyle alan derhal çembere alınıp kapatıldı. Sivil kurtarma ekiplerinin ve polisin bölgeye girmesine izin verilmedi. Patlamanın olduğu alana oldukça yakın oturan bir hemşire inanılmaz bir hikayeyle ortaya çıktı. Yerel bir gazeteye anlattığına göre “ Albert Hall büyüklüğünde “ bir UFO Berwyn dağlarına çarpmış ve çarpmanın etkisiyle 1 millik mesafeye enkaz parçaları ve cesetler yayılmıştı. Cesetlerden birini kontrol etmek üzere yanına gittiğinde bunun bir insana değil bir uzaylıya ait olduğunu fark edince şaşkına dönmüştü. Gördükleriyle ilgili hikayeyi herkese yayamadan ordu olaya el koydu. Hemşire güvenli bir bölgeye gönderildi ve Savunma Bakanlığından iki görevli yaşadıkları hakkında sessiz kalması emrini verdiler. Ona söyleyeceklerinin ulusal güvenliğe ve ülkenin savunmasına zarar verebileceği söylendi. Hemşire pek çok kişi tarafından tanınan biri olmasına rağmen o bölgede onu bir daha gören olmadı ve onunla röportaj yapan gazeteci 1979 yılındaki ölümüne kadar konu hakkında konuşmayı kabul etmedi. Acaba gazeteci de mi ordunun emirleri altındaydı ? Muhtemelen…

Bu ilginç olayla ilgili sonradan ortaya çıkan gelişmeler oldukça ilgi çekicidir. 1990 senesinde , elektronik mühendisi Arthur Adams , Wales hikayesinden etkilenerek kazanın olduğu söylenen yeri ziyaret etmeye karar verir. Beraberindeki ekibi , şaşkınlık verici bir şekilde , kayalara eriyip yapışmış biçimde yeşil renkte metal parçaları buldular. Bulduğu örnekleri laboratuarına götürüp elindeki 1 inç-küplük bir metal parçasını voltmetreyle ölçtüğünde iki kilowatt elektrik yaydığını görünce şoke oldu. Bulduklarını “ Daily Express “ gazetesine götürdü ve onlarda Adams’ın Keşfi üzerine bir dizi makale yayınladılar. Berwyn kazası hakkındaki makaleler konuyu yeniden gündeme getirdi fakat sonunda Savunma Bakanlığı olaya el koydu ve hikayeye son verdi. Wales kazasıyla ilgili olaylar bizleri pek çok cevaplanmamış soruyla baş başa bırakıyor. Hemşireye ne oldu? Bu gün de bölgede metal parçaları bulunuyor mu? O gece meydana gelen patlamaya ne neden oldu ? Bu konularda bir çok teori öne sürüldü. Kimileri bir çeşit deneysel araç prototipi derken diğerleri Berwyn’e düşenin bir UFO olduğunu düşünüyor. Etrafa yayıldığı söylenen cesetlere ne oldu ? 23 Aralık 1974 tarihinde Wales’de meydana gelen kaza UFO tarihinde gizlenen en büyük sırlar arasında bulunuyor.

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı