6 Mart 2014 Perşembe

Yeşil ‘Hayalet’ Kabarcık

Avrupa Güney Gözlemevi’nin (ESO) Şili’de bulunan Çok Büyük Teleskop’u (VLT), Dünya’dan 3,300 ışık yılı uzaklıktaki Kalkan takımyıldızında olağanüstü bir görüntü yakaladı. Gök bilimcileri şaşırtan görüntü, takımyıldızının doğrultusunda ölmekte olan sönük bir yıldızın etrafındaki yeşil gezegenimsi bulutsu yapıyı gözler önüne serdi.

Şili’nin Atacama Çölü’nde bulunan VLT, 3,300 ışık yılı uzaklıktaki yemyeşil ‘IC 1295’ bulutlusunun (nebula) bugüne kadar çekilen en detaylı fotoğrafını elde etti.
Güneş boyutlarındaki yıldızların yaşam döngülerinin sonunda, geriye küçük sönük beyaz cüce yıldızlar kalır. Bu son aşama öncesinde yıldızlar maddelerinin çoğunu Uzay’a atarlar. Uzay boşluğuna atılan maddeler, on binlerce yıl süreyle gezegenimsi bulutsular olarak ışıltılı ve iyonlaşmış gaz bulutları şeklinde yıldızları çevreler.

VLT ile alınan bu yeni görüntüde, Kalkan takımyıldızı doğrultusunda bulunan IC 1295 gezegenimsi bulutsusu gösteriliyor. Birkaç katmandan oluşan tabaka ile çevrilmiş olan bulutsu, bir mikro-organizmanın hücre zarındaki farklı tabakalarının mikroskop altındaki görünüşünü andırıyor.

Göze çarpan kabarcıklar, yıldızın atmosferinde kullanılan gazlardan oluşuyor. Bu gaz, yıldızın merkezinde gerçekleşen, dev bir termo-nükleer püskürme gibi, kararsız füzyon reaksiyonlarıyla ortaya çıkan ani enerji boşalmaları ile dışarıya atılıyor. Dışarıya atılan gaz yaşlı yıldızdan çıkan mor-ötesi radyasyon ile ışıldamaktadır. Gaz içerisindeki farklı her element farkı renkte görülmektedir ve IC 1295’te göze çarpan hayalete benzer yeşil gölge, iyonlaşmış oksijenden kaynaklanmaktadır.

Parlak gazlardan oluşan bulutlar
Görüntünün ortasında, bulutsunun merkezini gösteren yıldızın parlak mavi-beyaz çekirdeği görülmektedir. Merkezdeki yıldız oldukça sönük bir beyaz cüce yıldızı haline gelerek milyarlarca yıl boyunca soğumaya başlayacaktır.

Güneş benzeri ve Güneş’in kütlesinin sekiz katı kadar olan yıldızlar, yaşamlarının sonunda gezegenimsi bulutsuları meydana getirirler. Güneş 4.6 milyar yaşında olup, yaklaşık bir dört milyar yıl daha yaşayacaktır.
İsimleri dışında gezegenimsi bulutsuların gezegenlerle bir alakası yoktur. Bu betimleyici tanım, bu tuhaf nesnelerin ilk kez teleskoplarla keşfedildiklerinde, dış gezegenlerden Uranüs ve Neptün’ü andırmaları ve akılda kalıcı tanımlarıyla bu şekilde kalmıştır. Ondokuzuncu yüzyılda yapılan ilk tayfsal gözlemlerde bu nesnelerin parlak gazlardan oluştuğu anlaşılmıştır.

IC 1295 bulutlusunun görüntüsü, Atacama Çölü’nde bulunan Cerro Paranal böglesindeki VLT üzerindeki FORS (Odak İndirgeyici Tayfçekeri) aygıtı ile alındı. Bu görüntüyü oluşturmak için üç farklı filtre kullanıldı. Mavi ışık (mavi renkli olarak), görünür ışık (yeşil renkle) ve kırmızı ışık (kırmızı renkle) filtrelerden geçirilmiştir.
Kaynak: eso.org/public/turkey

Orion Takımyıldızı Ve İnsanoğlu : Kesişen Geçmiş

Orion Takımyıldızı, Ekvator bölgesinde, çıplak gözle bakıldığında dört tanesi dörtgen, Orion kuşağı denilen üç tanesi de bu dörtgen içinde eğik bir çizgi üzerine sıralanmış toplam yedi yıldızdan oluşur. İnsanlık tarihinin yolu, bu takımyıldızı ile bir çok kez kesişmiştir. Neredeyse ilk çağlardan beri her zaman Güneş, Ay, Merkür veya Venüs gibi gözümüzün önündeki gök cisimleri kadar insanlığın dikkatini çekmiştir.

Örneğin neden yapıldığı hala gizemini koruyan ve pek çok spekülasyona konu olan Güney Amerika’da ki Nazca çölünde yere kazınmış çok çeşitli dev figürlerden biri olan örümcek motifinin Orion Takımyıldızının yer küredeki temsili olduğu iddia edilmektedir. Antik Yunan mitolojisine göre Orion, Poseidon’un oğludur. Her zaman köpeği ile gezen büyük bir avcıdır. Yakışıklılığı ve kadınlara düşkünlüğü ile ün salmıştır. Hera’yı kıskandıracak kadar güzel karısını kaybettikten sonra, misafir olduğu Oinopion’un kızı Merope’yi baştan çıkarmaya kalkışmıştı, Oinopion da bunun üzerine onu kör etti. Daha sonra Eos tarafından kaçırılan Orion’u, bakire tanrıça Artemis bir akrebe sokturarak öldürdü. Akrep, ödül olarak burçlar arasında yerini aldı. Orion’a gelince, o da gökyüzünün karşı yanında bir takım yıldız haline gelmiş; köpeği ise Sirius yıldızı olmuştur. Sirius’un aynı zamanda Köpek Yıldızı olarak da anılması bu sebepledir.

Bir başka coğrafya, Hindistan’da ise Orion Takımyıldızı Zaman-Adamı anlamına gelen Kal-Purush olarak bilinir.


Bu yıldız kümesinin en güçlü motif olarak kullanıldığı kültür, eski Mısır medeniyetidir. İnanışa göre Gök Tanrıçası Nut, Osiris ile Seth adlı iki erkek tanrıyla, İsis ve Nephthys adlı iki kardeşi dünyaya getirir. Osiris, hem tanrı hem de insan olduğu için Mısır’ın ilk kralı olmuş, kız kardeşi İsis de onun eşi olmuştur. Osiris iyi bir yönetimle, insanlara dini ve uygarlığın sanatlarını öğretmiş, Mısır’ı zenginleştirmiştir. Ancak, kralın kardeşi Seth bir komplo kurarak, onu öldürür. Vücudunu parça parça doğrar ve Mısır’ın dört bir yanına saçar. Bu sırada Osiris ve İsis’in tahta geçecek bir velihatları yoktu. Ancak İsis kendi sihir gücüyle kocasının vücudunun parçalarını gizlice toplar; bir araya getirip Osiris’in vücudunu yeniden oluşturur, böylece ilk mumyayı yapmış olur. Mısırlıların mumya kültürünün kaynağının bu olay olduğu bilim adamlarınca kabul edilir. İsis, yeniden hayata dönen Osiris ile cinsel ilişkiye girerek hamile kalır. Osiris, kendisi için geçici ve kısa süreli bu olaydan sonra, bir yıldız varlık haline dönüşür. İnanışa göre, Orion Takımyıldızı böyle oluşur.

Eski Mısırlıların Orion ile ilişkileri bununla sınırlı değildir. Örneğin Keops ve Kefren isimli dev piramitleri ile beraber bu piramitlerin tepe noktalarından geçen eksenden az kaçık şekilde inşa edilmiş küçük Mikerinos piramitleri de bu takımyıldız ile ilişkilendirilmektedir. Bilindiği gibi en başta yer alan en büyük piramit Keops hakkındaki ididalar pek çoktur. Yüzlerinin dört ana yönü göstermesi, üzerinden geçen meridyenin dünya kara parçalarını tam ikiye ayırması, bunlardan yalnızca ikisidir. Fakat bu üç piramide topluca bakılınca bu güne kadar gözden kaçan bir başka anlam ortaya çıkmıştır. Bunun için en sonda duran en küçük cüsseli Mikerinos piramiti yol göstermiştir. Antik Mısır tarihçilerinin, Mikerinos piramidini inşa eden firavunun bu piramidi başka bir yerde yapmak yerine neden bu iki dev piramidin yanında yaptırdığı konusundaki açıklamaları, soru işaretlerini kaldırmamaktadır. Çünkü bu piramit kendi başına alındığında hiç de küçük değildir, fakat diğer iki dev piramidin yanında cüceleşmektedir. Ayrıca inşa edilen zeminde hiç bir problem olmamasına rağmen, neden bu piramidin Keops ve Kefren piramitlerinin tepe noktalarından geçen eksenden az kaçık inşa edilmiş olması da karanlıkta kalan diğer bir konudur.

Belkide açıklama Orion takımyıldızının kendisidir. Orion takımyıldızı kuşağında iki tane parlak yıldız, bu iki yıldızı kesen eksenden az kaçık ve çok daha az parlak bir üçüncü yıldız yer alır. Piramitlerin yerleşim planı ile bu yıldızların yerleşimi tamamen aynıdır. Ayrıca Mısır’ı ortadan ikiye bölen Nil Nehri ile gökyüzünü aynı şekilde ortadan ayıran Samanyolu, eski Mısır Gök dininde birbirleriyle ilişkilendirilmişlerdir. Ne ilginçtir ki Nil Nehri’nin bu piramitlere göre yeri ile Samanyolu’nun Orion takımyıldızına göre yeri aynı şekildedir. Giza’da bulunan bu üç piramit dışındaki bölgeler de yer alan diğer bazı piramitler ile takımyıldızın diğer üyelerinin yeryüzündeki temsilcileri tamamlanmaktadır. Abu Ruwash’daki Nebka piramidi Orion’un sol ayağı olarak adlandırılan yıldızı, Zawyat Al Aryan’daki piramit ise Orion’un sağ omzunu simgelemektedir. Mısırlıların, bu takımyıldıza verdikleri önem rahatça görülebiliyor.

Ancak, Dünya ve Ay gibi gökyüzünde daha kolay izlenebilecek ve devirleri bir yıl veya bir ay gibi kısa dönmelerde ölçülebilen gök cisimleri varken neden antik uygarlıkların bu takım yıldıza merak sardıkları ve onun ile ilgili detaylı takvimler yaptıkları hakkında doyurucu bir cevap yoktur. Ancak, bu takım yıldızın, Antik medeniyetlerde bıraktığı izlerle ilgili bu yazıyı hazırlamak için arşiv karıştırırken, bir gazete kupürü dikkatimi çekti. Milliyet gazetesinin 1 Ağustos 1998 sayılı nüshasından kesilmişti. Bu kupürde; bilim adamlarının, hayatın temel taşlarını oluşturan moleküllerin Dünya’ya Orion nebulasından ulaştığına dair bir haber yer alıyordu. Bu haber, sizi bilmem ama antik uygarlıkların bu takım yıldıza neden merak sardıkları konusunda benim aklımı daha da karıştırdı…
Makale : Yusuf KOÇ

Gökyüzünde bir avcı: ORION
Yılın bu mevsiminde (kış) gökyüzünde en göze çarpan yıldız grubu Orion veya Avcı’dır. Uzun kış gecelerini aydınlatan, her zaman gökyüzünün en üstüne karşılık gelen başucu noktasına doğru (Zenit) olan yolun yaklaşık yarısında, düşey bir dikdörtgen şeklinde geniş bir yıldız kümesi olan Orion; hem astronomlar için doyurucu bir göz zevki sunmakta hemde astronomiye yeni başlayanlar için kolay bir hedef tahtası, diğer yıldızların ayırdedilmesi ve tanınması için yol gösterici bir harita niteliği taşımaktadır. Bu dikdörtgen 20 derece uzunlukta ve 12 derece genişliktedir. Merkez bölgesinde köşegensel bir çizgi üzerinde çok düzgün dizilmiş üç parlak yıldız bulunur. Sırasıyla soldan sağa Alnitak , Alninam ve Mintaka adını alan bu üç yıldız İnci dizisi olarakta bilinir. Mitolojide avcının belini ve kuşağını oluşturur.

Grek-Roma mitolojisinde, Orion çok tanınmış bir avcıdır ve kendisini öldüremeyeceği başka bir varlık olamayacağını iddia etmeye başlar. Buna çok kızan tanrıça Hera , onu sokması için bir akrep gönderir . Orion akrepi sopasıyla ezer , ama akrep, ölmeden önce Orion’u ısırmayı başarır ve tabiki akrebin öldürücü zehirine fazla uzun süre dayanamaz ve ölür. Bu olaya çok üzülen yedi kız kardeşler ağlamaya başlarlar. Bu haykırışlara fazla dayanamayan büyük tanrı Zeus Orionu ve Akrebi gökyüzüne yerleştirir. Fakat Orion akrebin iğnesinin tadını unutamamış olacak ki gökyüzünde sürekli ondan kaçar: Birisi doğarken diğeri batmaktadır. Orion’un diğer önemli özelliği ise bize kış takımyıldızlarının yerlerini ve sınırlarını bulmamıza yardımcı olmasıdır. Orion’u birbütün olarak düşünürsek kuşağı oluşturan bir çizgi, bizi gökyüzünün en parlak yıldızı olan Sirius’a ulaştırır. Kuzey batıya yapacağımız uzatma , bizi Boğa takım yıldızının en parlak yıldızı Aldebaran’na götürür. omuzundaki iki yıldızın doğrultusunda doğuya uzandığımızda ise Küçük köpek takım yıldızının en parlak yıldızı Prokyon’a erişiriz.


Orion’un en parlak yıldızı olan Rigel, 3′lü kuşak ve Betelgeus’tan geçen hat ise bizi İkizler burcunun parlak yıldızları Castor ve Pollux’a götürür. Görüldüğü gibi Avcı takım yıldızı bize diğer Önemli yıldızları bulmada bir pusula gibi yol göstericidir. Avcı, Ülker’le birlikte dünya edebiyatçılarının en çok iltifat ettikleri takım yıldızlardır. Mesela, Homeros’un Odysseia’sında Orion sık sık geçer. Mitoloji dışında da bir çok hikaye, roman, şiir ve diğer edebi ve sanatsal şekillerde, bu takım yıldızlara atıflarda bulunulur. Ayrıca, Avcı gök ekvatoruna yakım konumu nedeniyle iki yarım küredende görülür. Şimdi ise biraz takım yıldızın yıldızlarını tanımaya çalışalım. Kadın savaşçı, Amazon yıldızı olarak bilinen Belatriks Avcının bize göre sol omzunu oluşturur. Aynı yıldız arapçada Al-Cabbar olarak bilinir ve ikinci kadirden bir yıldızdır. Bellatrix’in sağında sönük yıldızlarınoluşturduğu bir eğri vardır. Bu eğri kuzey güney yönünde uzanır.Avcı’nın kalkanı olarak adlandırılmışlardır. Sağ omuzundaki yıldız olan kırmızı renkli Betelgeus, gökyüzündeki yaşlı, kızıldev türü yıldızlara verilebilecek en güzel örnektir. Diğer taraftan Betelgeus, oldukça yakın bir yıldız olup bizden yaklaşık 500 ışık yılı uzaklıktadır.

Bugün gördüğümüz ışığı ,ondan 500 yıl önce ayrılmıştır diyebiliriz. Bu güneşe çok yakın kızıldev, öylesine büyük bir yıldızdır ki ,Güneşin yerin e koyarsak, Dünya dahil Mars’a kadar olan bütün gezegenleri içine albilecektir. Şimdi Avcının belinde duran ve onun kılıcını temsil eden diğer üç yıldıza dikkat edelim. Kılıç’ın ortasındaki ışıltı aslındabir yıldız olmayıp. Samanyolu içerisindeki muhteşem gaz ve toz bulutlarında biridir.İlk kez Hollanda’lı fizikçi olan Huygens tarafın dan keşfedilen bu bulutsu bizden yaklaşık 1500 ışık yılı uzaktadır. Devasa bir hidrojen bulutunun merkez bölgesinde oluşmuş yıldızlarca ısıtılması ve aydınlatılması ile görünür hale gelen bulutsunun 30 ışık yılı genişlikte olduğu, bazı yıldızların 2 mily on yıldan daha genç olduğu hesaplanmaktadır. Takımyıldız bölgesindeki diğer ilginç bir bulutsuda, kuşağın hemen solundaki Zeta Ori (( Ori) ve alnitak’ın hemen yanında en meşhur karanlık bulutsu olan Atbaşı bulutsusu (IC434) bulunmakta. Orion’un dörtgenin’nin sağ alt köşesind parlak mavi bir yıldız olan Rigel Avcı’nın dizini oluşturur yaklaşık 1000 ışık yılı uzaklıkta olup ışıması çok güçlüdür. Her saniyede güneşin 50 000 katı daha fazla ışık yayar.Rigel çok genç ve sıcak bir yıldızdır. Sıcaklığı 15 000 K olup yaydığı ışın mavi renk ağırlıklıdır.Avcının sol alt köşesinde ise Saif (Arapça kılç anlamına gelir) bulunur.
Makale : Özer Metin

İlk Yıldızların Hikayesi Yeniden Yazıldı

Gök bilimciler, Büyük Patlama’nın sonrasında en yoğun yıldız oluşumunun yaşandığı dönemin, sanıldığından tam bir milyar yıl daha erken başladığını tespit etti. ALMA teleskopu ile yapılan yeni keşiflerde, parlaklığı 40 trilyon Güneş’e eşit uzak galaksiler bulundu.

Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi (ALMA) ile gerçekleştirilen gözlemler evrendeki yıldız doğumunun en hareketli olduğu dönemleri, düşünüldüğünden çok daha önceye taşıdı. Sonuçlar, Nature dergisinin 14 Mart 2013 tarihli sayısında ve Astrofizik Dergisi’nde yayınlandı.

Yıldız doğumlarının en şiddetli patlamalarının Evren’in erken dönemlerinde çok büyük, parlak gökadalarda meydana geldiği düşünülüyor. Bu yıldızlarla dolup taşan gökadalar kozmik gaz ve toz rezervini hızla yeni yıldızlara dönüştüyor. Bu dönüşümlerde, gökadamız Samanyolu gibi gökadalardan yüz kat daha hızlı bir şekilde yıldızlar meydana geliyor. Uzayda daha da öteye, gökadaların ışığının bize milyarlarca yılda ulaştığı yerlere bakarak, gökbilimciler Evren’nin gençliğindeki bu yoğun dönemi gözleyebiliyorlar.

Nature’da yayınlanan makalenin başyazarı, ABD’nin Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden Joaquin Vieira, “Gökada ne kadar uzaktaysa, zamanda o kadar geçmişe bakılıyor, bu yüzden uzaklıklarını ölçtüğümüz parçaları bir araya getirerek 13.7 milyar yıllık Evrenin tarihindeki farklı aşamalarda yeni yıldız oluşumunun coşkulu zaman ölçeğini elde ediyoruz” ifadesini kullandı.

Uluslararası araştırmacılardan oluşan ekip, bu uzak ve gizemli, yıldızlarla dolup taşan gökadaları ilk kez ABD Ulusal Bilim Vakfı’nın 10-metrelik Güney Kutup Teleskopu (SPT) ile keşfettiler. Ekip daha sonra, keşiflerini ayrıntılı incelemek ve erken Evren’deki yıldız doğumlarını keşfetmek için ALMA’yı kullandı.

En uzak su gözlemi
Bu uzak, tozlu, yıldız oluşturan gökadaların beklenilenden daha da uzakta olduklarını bulmaları, gökbilimcileri şaşırttı. Bunun anlamı, yaklaşık olarak, bu yıldız oluşumunun coşkulu dönemi 12 milyar yıl önce, Evren’in 2 milyar yaşından biraz daha önce gerçekleşmiş olduğunu gösterdi. Bu veriler, önceki tahminlerin tam bir milyar yıl öncesine işaret etti.

Bu gökadalardan iki tanesi kendi türlerinin şimdiye dek görülen en uzak örneklerini temsil ediyor. Gökadalar kadar uzaklar ki, ışıkları, Evren sadece bir milyar yıl yaşındayken bize doğru yol almaya başladı. Daha da fazlası, bu rekor kırıcılardan bir tanesi, tespit edilen molekülleri arasında suyun da bulunduğu, şimdiye kadar yayınlanan, evrende bulunan en uzak su gözlemine işaret ediyor.


Araştırmacılar, ALMA’yı kullanarak 26 gökadadan gelen üç milimetre dalgaboyu civarındaki ışığı kaydetti. Özel dalgaboylarındaki ışık bu gökadalarda bulunan gaz molekülleri tarafından üretiliyor ve buradan gelen ışığın dalgaboyu, milyarlarca yıl içinde bize ulaşana kadar Evren’in genişlemesi nedeniyle daha da uzun hale geliyor. Bu uzayan dalgaboylarını ölçerek gökbilimciler bu ışığın ne kadar uzaktan geldiğini hesaplayabiliyorlar ve her bir gökadayı evrenin tarihindeki doğru noktaya yerleştirebiliyorlar.

Gökadalara olan uzaklığı ölçen ekibin başında yer alan Almanya’nın Max Planck Radyo Gökbilim Enstitüsü ‘nden Axel Weiss, “ALMA’nın duyarlılığı ve geçmişten yüz kat daha genişlikteki dalgaboyu aralığı gözlemlerimiz, her bir gökada ölçümü için sadece birkaç dakikada yapmamızı sağladı… Önceden, bu tür bir gözlem hem görünür-ışık hem de radyo teleskoplardan alınan verilen birleştirildiği zahmetli bir süreç gerektiriyordu” dedi.

Bu durumların çoğunda, ALMA gözlemleri tek başına uzaklığı belirleyebildi, ancak birkaç gökada için ekip ALMA gözlem verilerini Atacama Pathfinder Deneyi (APEX) ve ESO’nun Çok Büyük Teleskopu ile alınan gözlemlerle birleştirdi.

Gökadalar daha net görülebiliyor
Gökbilimciler gözlemlerini ALMA’nın 66 antenden oluşan tüm dizgesinden sadece 16 antenlik bir kısmını kullanarak gerçekleştirdi. Gözlemler sırasında Şili’nin Ant dağlarındaki uzak Chajnantor Platosu’nda 5000 metre yükseklikte teleskop halen inşa halindeydi.

Şimdilik gökbilimciler parlak olan gökadaları hedeflediler. Gözlemlerinde doğanın da yardımını aldılar: kütleçekimsel merceklenmeyi kullandılar. Bu yöntem, Einstein’in genel görelilik teorisinin tahmin ettiği bir etki, uzak bir gökadadan gelen ışık daha öndekinin kütleçekim etkisi tarafından mercek etkisiyle eğilerek, uzaktaki gökadayı daha parlak hale getiriyor.

Bu kütleçekimsel merceklenmenin gökadaların görünüşünü ne kadar parlak gösterdiğini hassas bir şekilde anlamak için ekip bunların 0.9 milimetre dalgaboyu civarındaki ALMA gözlemlerini kullanarak daha keskin görüntülerini elde etti.

40 trilyon güneş parlaklığında
Kütleçekimsel merceklenme çalışmasını yönlendiren Kanada’nın McGill Üniversitesi’nden Yashar Hezaveh, “ALMA ile alınan bu güzel görüntüler arka fondaki gökadaların ışıklarının Einstein halkaları olarak bilinen çok yaylar şeklinde büküldüklerini gösteriyor ki bunlar öndeki gökadaları çevreliyor…Evrenin yarısı boyunca kozmik bir teleskop gibi davranarak çok daha uzaktaki gökadaları daha büyük ve parlak gösteren çok miktarda karanlık madde ile çevrili gökadaları kullanıyoruz” dedi.

Şekil bozukluklarının analizi, yıldız oluşturan uzak gökadalardan bazılarının 40 trilyon Güneş kadar parlak olduğunu ortaya çıkardı ve kütleçekimsel merceklenmenin bunları 22 kez daha parlak hale getirdiği görüldü.
Avrupa Güney Gözlemevi (ESO) ekibinden Caros De Breuck, “Önceden milimetre-altı bu dalgaboylarında kütleçekimsel olarak merceklenmiş sadece birkaç gökada bulunmuştu, ancak şimdi SPT ve ALMA bunlardan onlarcasını ortaya çıkardı… Bu tür bilimsel çalışmalar daha önce çoğunlukla Hubble Uzay Teleskopu kullanılarak görünür-ışık dalgaboylarında yapılmıştı, ancak sonuçlarımız ALMA’nın bu alanda çok güçlü yeni bir oyuncu olduğunu gösteriyor” ifadesini kullandı.

ABD’nin Arizona Üniversitesi’nden Daniel Marrone ise “Bu, birlikte çalışan dünyanın her yerinden gökbilimcilerin son teknoloji ürünü bir aleti kullanarak harika keşifler yapmalarına güzel bir örnek… ALMA ve yıldızlarla dolup taşan gökadalar için sadece bir başlangıç. Bir sonraki adımımız bu nesneleri daha ayrıntılı bir şekilde çalışarak, neden ve nasıl yıldızları bu kadar şaşılacak derecede çabuk oluşturduklarını çözmek olacak” dedi.
Kaynak: eso.org/public/turkey

5 Mart 2014 Çarşamba

Başka Bir Evrenin İçindeki Bir Evrendemiyiz?

Yeni bir teoriye göre evrenler, Rus “matruşka” bebekleri gibi, başka evrenlerin içinde olabilir.

Evrenimizin nasıl ortaya çıktığını biliyoruz. Pek çok kanıt, evrenin bir protondan çok küçük akıl almaz yoğunluk ve sıcaklıktaki bir enerji topunun “Büyük Patlama” denen bir süreçle genişlemeye başladığını ve ilk saniyenin çok küçük bir kesimi içinde gerçekleşen bir şişmeyle ışık hızının ötesinde genişlediğini gösteriyor.

Ortaya çıktığı zamanı da biliyoruz: Büyük Patlama’dan 380 bin yıl sonra yayılan ilk ışığın kalıntıları üzerinde yapılan duyarlı gözlemler, evrnin yaşını 13,7 milyar yıl olarak belirliyor. Aynı gözlemler, evrenin biçimini de gösteriyor. Evren düz; daha doğrusu sonsuz hacme kadar şişirilmiş bir balonun yüzeyi gibi. İçeriğiyse, yüzde 4,6 tanıdığımız madde, yüzde 23 özellikleri bilinmeyen “karanlık” madde, yüzde 72 de kütleçekiminin tersi itici bir etki yapan gizemli “karanlık” enerji. Geleceği? Bu itici enerjinin etkisiyle evren hızlanarak genişliyor ve trilyonlarca yıl sonra son yıldızlar, son gökadalar, son karadelikler ömürlerini tamamlayıp yokolduktan sonra bile boş ve sonsuz bir karanlık olarak genişlemeye devam edecek.


Bu, evrenin Büyük Patlama’nın hemen ardından gelişimiyle ilgili olarak geliştirilen standart modeli. ” Büyük Patlama Kozmolojisi” olarak da adlandırılan bu standart model, Büyük Patlama’nın öncesi hakkında pek bir şey söylemiyor. Bu modelin ötesindeyse, en azından şimdilik öngörüleri deneysel olarak doğrulanmamış çok sayıda farklı model var.

Bunlardan kimisi, bizim evrenimizin de kuantum dalgalanmalar sonucu bir köpüğün baloncukları gibi ortaya çıkan, hepsinde farklı fizik kurallarının işlediği,sonsuz sayıda evrenden (multiverse) bir tanesi olduğunu söylüyor. Kimisi, olası evren sayısını 1’in arkasına 500 sıfır takarak yazıyor. Kimisine göre duyularımızla ve ölçü araçlarımızla farkına varamadığımız bir paralel evrenle yan yana hatta iç içe yaşıyoruz.


Bazı kuramlar bizim evremizi genişleten şişme sürecinin sonsuza kadar sürdüğünü, yeni ve farklı evrenlerin bir patatesin üzerindeki sürgünler gibi ortaya çıktığını söylüyor. Bazılarıysa büyük patlama’nın sanki bir yayla bağlıymış gibi döngüsel olarak birbirlerine sürekli olarak yaklaşan ve uzaklaşan “zar evrenler” arasında meydana gelen ve her seferinde evreni yeniden başlatan bir çarpışmadan başka bir şey olmadığını öne sürüyor. Şimdiyse, Indiana Üniversitesi’nden (ABD) kuramsal fizikçi Nikodem Poplawski, evrenimizin konumu konusunda ortaya daha da sıradışı bir model sürüyor.

Evrenin, (Einstein-Rosen köprüsü diye de adlandırılan) bir “kurt deliği” içinde doğduğunu öne süren bilimci, bir karadeliğin kütleçekim alanını tanımlamak ve büyük kütleli bir parçacığın olay ufkunun içinde karadeliğe doğru yol alışını modellemek için karmaşık bir koordinat sisteminden (izotropik) yararlanmış.

Bir karadeliğin olay ufku denen eşik sınırını geçen bir parçacık kütlesiz bir ışık parçacığı (foton) olsa bile, merkezdeki karadeliğin muazzam kütleçekimi nedeniyle bir daha dışarıya kaçamaz ve karadeliğin içine düşer. Poplawski bu nedenle ufkun içine geçen bir parçacığın karadeliğe doğru hareketinin ancak deney ya da gözlemle belirlenebileceğini söylüyor. Ancak, gözlemciler karadeliğin yalnızca dışını görebildiklerinden, iç tarafından olup bitenler ancak gözlemci içeriye girebilirse ya da orada yaşıyorsa görülebilir.


Fizikçinin geliştirdiği modelin püf noktası da burada: Poplawski, “Evrenimizin daha büyük bir evrendeki bir karadeliğin içi olması halinde bu gereklilik (olay ufkunun içini görme koşulları) yerine getirilmiş olacaktır” diyor. Model, Einstein’ın görelilik kuramında zaman için tercihli bir yön bulunmaması üzerine kurulu. Dolayısıyla, Poplawski’ye göre “Eğer bir karadelik gelecekteki bir olay ufkunun içinde maddenin kütleçekimsel çöküşüyle oluşabiliyorsa, tersi süreç de pekala mümkündür.” Bu ters süreç de “ patlayan bir beyaz deliği tanımlar: maddenin geçmişteki bir olay ufkundan çıkışını; tıpkı genişleyen bir evren gibi.”
Bilimkurgunun vazgeçilmez malzemesi olan “kurt delikleri”, ya da kuramsal fizikteki teknik adlarıyla Einstein-Rosen köprüleri, evrenin çok uzak bölgelerini kestirmeden birleştiren tüneller. Yine kuramsal fizikte “beyaz delikler”, bir karadeliğe kurt deliğiyle bağlı olan ve bir anlamda karadeliğin zaman tersinmesi olan varsayımsal yapılar.

Poplawski’nin makalesine göre evrendeki her türden karadelik Einsten-Rosen köprülerine sahip olabilir ve bu köprülerin her birinin içinde karadelikle aynı anda doğmuş yeni bir evren bulunabilir. Bunun anlamı da kendi evrenimizin de başka bir evrendeki bir karadeliğin içinde ortaya çıkmış olabileceği.

Polonya asıllı fizikçi, bu modelin Büyük Patlama Kozmolojisi’nde bazı bilimcilerce varlığı öne sürülen bir takım sorunları gidereceğini savunuyor. Bunlar arasında karadeliğin olay ufkundan geçen maddeyle ilgili her türlü bilginin kaybolacağı yolunda kuantum mekaniği yasalarına aykırı öngörüyle ilgili sorun da ortadan kalkmış oluyor. Fizikçi ayrıca modelinin Büyük Patlama’nın ilk anındaki kozmik şişmeyi de açıkladığı görüşünde.

Antarktika Donmadan Önce..

Antarktika, 1820 yılında keşfedilmiş olup bugün hala her yeri araştırılmış değildir. Flem-Ath çifti ve diğer bir çok araştırmacı, her geçen gün şu teorinin daha çok gerçeklik payı olduğunu savunuyor: Antartika’nın buzlarının altında kayıp bir uygarlığın kanıtları olabilir.

Antarktika Donmadan Önce Uygarmıydı ?
Harika bir ülkeydi. Denizcilikle meşgul gelişmiş tekniğe sahip bir uygarlığa aitti. Ayrıca harika bir mimarlık ve göz alıcı bir başkent.

İnsanlar materyalist ve aldatıcı olduktan sonra, yıldızlar yerlerinden oynamaya başladı, güneş diğer taraftan doğdu. Depremler yeri yardı, yanardağlar lav püskürttü. Herşey üzerinde bulunduğu toprakla birlikte denize gömüldü ve sonsuza dek haritadan silindi.

20 Yıl süren araştırma
Bu, eski yunan filozofu Plato’ nun M.Ö. 400’de bahsettiği Atlantis efsanesinin kısa bir özetiydi.Şimdi, 2000 yıl sonra Plato’ nun bahsettiği bu kayıp ülke, Kanadalı çift Rand ve Rose Flem-Ath’ ın topladığı delillerden sonra gerçekten var olmuş olabilir. Çiftin araştırması 20 yıl sürdü ve Kanada’ dan Londra’ ya British Museum’ a geldiler.

Çift burada, uğraşılarının sonuçlarını almaya başladı. Modern bilimin buluşları ve eski yazıtlar ve bilgiler, haritalar ve mitler sayesinde, sonsunda radikal teorilerini destekleyen delillere ulaştılar. Sonuçta şu ortaya çıkıyordu:

M.Ö. 10.000’ den beri kayıp uygarlık Atlantis, buzların altında Antarktika’ da gömülü duruyordu.
Plato’ ya göre Atlantis M.Ö. 9600 yıllarında (modern toluluklardan 1000 yıl önce) büyük bir doğa felaketinden sonra yerle bir olmuştu. Flem-Ath çifti, doğa felaketleriyle Atlantis’ in yok oluşunu birbirine bağlayan ilk kişiler değildi. Amerikalıların efsaneleri uzak doğudakilerle benzerlik gösteriyor, Yahudi ve Hristiyan incilleride aynı ayrıntıları taşıyordu. Bir tsunami sonrası yok olan bir ülke.

Rand Flem-Ath 1976’da Charles Hapgood’un
 “Eski deniz krallarının haritaları” adlı kitabını okudu.
 Birden Antarktika’da eski bir uygarlık 
olabileceği fikri ile heyecanlandılar. 
Daha sonra Antlantis’i arama macerasına 
atıldılar. 1982’deki ölümüne kadar 5 yıl 
boyunca Hapgood tarafından bilgisel olarak 
desteklendiler. Londra’da oturdukları 
zamanlar kitapları”gökyüzü düştüğünde” 
için bir çok araştırma yaptılar.

Eski teoriler
Flem-Ath çifti, Atlantis’ in Atlantik’ te ve Akdeniz’ de olduğu hakkındaki teorileri çok iyi incelemişlerdi.Ve başka ihtimaller üzerinde durmaları gerektiğinide görmüşlerdi. Onların yeni teori için çıkış noktası, 1953 yılında Amerikan akedemisyeni Charles Hapgood tarafından öne sürülen ve sadece Albert Einstein tarafından desteklenen jeolojik bir teoriydi.

Hapgood, bir zaman sonra artan ağırlığı sebebiyle, kutup buzunun kara parçalarına doğru, bir portakal kabuğunun meyve üzerinde kayması gibi, kayacağına inanıyordu. O, bunu, “yer kabuğunun yer değiştirmesi” şeklinde adlandırıyordu. 1958 yılında “kayan yer kabuğu” adlı kitabını yazdığında Albert Einstein bir cevap yazdı.

Günümüzde bu, bilimadamları tarafından “kıtaların hareketi ve tektonik haraketler” olarak adlandırılmaktadır. Fakat böyle büyük kara parçalarının kayması her 1 milyon yılda ancak 16 km. olmaktadır. Hapgood, daha radikal bir şeyle geldi. Ona göre, kara parçası aniden hızlı ve yok edici bir şekilde haraket edebilirdi. Bu batık uygarlıklar böyle ortadan kaybolmuşlardı.

Plato’nun Atlantis hikayesinin temeli Mısırlı Rahiplerin Solon’a anlattıklarına
 dayanıyor. Atlantis’in başkenti halkalardan oluşan bir görünüme sahipti. 
Buradaki yaşama merkezleri, dükkanlar ve kraliyet arazisi birbirine bağlanmıştı.

Kaçış
Eğer 10.000 yıl önce, bu kadar gelişmiş özelliğe sahip uygarlık var olduysa,böyle bir felaketin gelişini görebilmeleri ve bir kaçış ve tahliye planı yapmış olabilmeleri gerekiyor.

Diğer yandan, başka bir ihtimalle, topluluktan bazı insanlar büyük dalgaların ulaşamayacağı yüksek yerlere kaçmş olablirler.Böyle yüksek yerler, And dağlarındaki Titicaca gölü civarı, Tayland’ ın ve Etyopya’ nın yüksek yerleri olabilir. Bu yerlerde tarım kendiliğinden M.Ö. 9600 yıllarında ortaya çıkmıştır. Bu tarih, Flem-Ath çiftinin dikkatini çekti. Aynı zaman dliminde Plato’ nun bahsettiği Atlantis sulara gömülmüştü. Bu tarım olayı acaba Atlantis’ ten kurtulanlar tarafından başlatılmış olabilir mi?

Piri Reis’in haritasının temel alındığı kayıp eski haritalar denizcilikle
 uğraşmış bir uygarlığın eseri olmalıdırlar. Harita Afrika’yı, Güney
 Amerika’yı ve bugün buzlarla kaplı olan Antarktika’yı göstermektedir.
 Harita yarım dereceye kadar hassasiyetle çizilmiştirki bu 1735’ e
 kadar imkansız görünüyordu.

Oronteus Finaeus’un yaptığı harita da eski haritalardan temel alınarak yapılmıştı. 
Bu haritada Antarktika (sağdaki kara parçası) dağlar ve nehirlerle birlikte çizilmişti. 
Buda gösteriyorki Antartika buzlarla kaplanmadan önce, insanlar tarafından ziyaret
 edilmiş hatta yaşama mekanı olarak kullanılmıştır. Bu kıta “modern insan”
 tarafından ancak 1820 yılında keşfedilmiştir.

Haritaların gizemi
Şöyle bir düşünelim. Bu felaketten kurtulan insanlar, kendileriyle birlikte başka şeyleri batık ülkelerinden kurtarmış olabilirler mi? Böyle bilgi parçaları daha sonraki insanların eline geçmiş olabilir mi? Mesela eski haritalardan yararlanarak kendi gizemli haritasını 1513’ te yapan büyük denizcimiz Piri Reis gibi. 1956 yılında harita Hapgood’ un masasına gelince önemi ortaya çıktı.

1513 yılında yapılmasına rağmen harita nasıl oluyorda Güney Amerika sahillerini gösteriyordu? Ve bir bölümü haritada çizili olan Antarktika ancak 1820 yılında keşfedildi. Daha sonra haritanın incelenmesi için Amerikan Hava Kuvvetleri’ ne ( USAF ) gönderdi. 1949 yılında yapılan ve Antartikanın buzlarla kaplı olmadan önceki halini gösteren haritayla Piri Reis’ in haritasını karşılaştırdıklarında, ikisininde aynı olduğunu gördüler.

Varılan sonuca göre, Antartika’ nın deniz kıyısındaki bölümlerini gösteren haritadaki kısım, bu bölgenin buzlarla kaplanmadan önceki halini gösteriyordu. Şu anda aynı yerdeki buz kalınlığı 1,5 km. dir. Anlayamadığımız nokta, nasıl oluyorda 1513’ deki coğrafya bilgisiyle yapılan böyle bir harita günümüz bilgisiyle yapılan haritalarla aynı oluyor?
Bu arada Hapgood diğer bir “imkansız haritayı” incelemeye aldı. Bu harita 1531 yılında Oronteus Finaeus tarafından yapıldı. Bu harita Antarktika’ yı dikkati çeken detaylı bir şekilde, dağlarıyla, ovalarıyla ve nehirleriyle gösteriyordu. Bu detaylar 1949 yılında yapılan haritayla ve Plato’ nun 2000 yıl önce yazdıklarıyla uyuşuyordu.

Bu haritalar gerçek. Bu haritaların yararlandığı daha eski haritaların günümüz teknolojisine ve bilgisine tarihin çok daha eski zamanlarında erişmiş br topluluk tarafından yapıldığı akla gelen ilk önyargısız çözümdür. Kendisini geliştirebilmesi için bu topluluğun bulunduğu kıtanın ılıman bir iklime sahip olması, topluluğun yiyecek ihtiyacını karşılaması açısındanda gereklidir. Eğer Antarktika’ yı 3200 km. kuzeye kaydırırsanız, bunun sonucunda denizci bir topluluktan bahsedebiliriz.
Eğer dünya kabuğu 10.000 yıl önceki gibi 3200 km. yer değiştirirse Antartika bölgeside kayacaktır. Bu noktadan yola çıkarak, Plato’nunda bahsettiği Atlantis gibi Antarktika’da okyanuslarla çevrili bir yer oluyor.

Bilimadamları Antarktika yüzeyinden derinlere doğru borularla aldıkları buzkalıplarını inceliyorlar. Buna göre M.Ö. 4000 yıllarında Antarktika’da nehirler akıyordu. Oronteus Finaeus’ un haritasında belirtildiği gibi.

Piramitlerin konumu Orion takım yıldızındaki yıldızların M.Ö.10.450’deki konumuyla aynı. Buda gösteriyorki bizim bilmediğimiz tarih dönemlerinde bazı uygarlıklar teknolojik bakımdan oldukça gelişmiş olabilirler.


M.Ö. 10.000 yıllarında teknolojik olarak gelişmiş bir uygarlığın varlığı, bugün bütün dünyada karşımıza çıkan gizemli eski yapıtları açıklayabilir. Bunlar, Aztekler ve Mayalar tarafından kurulmuş olan Güney ve Orta Amerika’ daki antik şehirlerdir. Onların bilgisinin temel alındığı eski bilgiler Atlantis’ in hayatta kalanlarındanmı gelmişti?

Plato’ nun Atlantis hikayesi Eski Mısır’ada uygulanabilir. Bu eski uygarlık piramitleri inşa etme bilgisine sahipti. Bazı arkeolojik kanıtlar, Sfenks’in sandığımızdan çok daha eski olduğunu gösteriyor. Yüzündeki yağmur erezyonu bunun en az 10.000 yıl önce yapıldığını gösteriyor.

Bilim adamları ayrıca piramitlerin konumunun Orion yıldız takımının bir kopyası olduğunun farkına vardılar. Fakat bu günkü konumunun değil M.Ö. 10.450 yılındaki konumunun bir kopyasıdır. Yıldızlar her yıl biraz yer değiştiriyorlar. Çünkü dünya çevresinde düzgün bir şekilde dönmüyor. Sanki merkezine göre biraz sallanıyormuş gibi haraket ediyor.

Eski Olmek kafası. Orta Amerika’da bulunmasına rağmen yüz hatları itibariyle 
bulunduğu yerle uyuşmuyor. Bazı arkeologlar bu kafa heykellerinin Mısır’ın
 Sfenksiyle karşılaştırıldığında , eski uygarlıklardan bazılarının bizim bilgimizin 
ötesinde çok uzak yerlere yolculuk edebildildiği sonucunu çıkarıyorlar.

Antarktika’daki Ross Island’da bulunan aktif volkan Erabus Dağı, Atlantislilerin
 muhtemel enerji kaynağı vazifesini görmüş olabilir. Bitki fosillerinin gösterdiğine
 göre Antartika bir zamanlar ılıman bir iklime sahipti.

Geç kalan felaket
Bu yerkürenin “sallanması”, manyetik kutupların kaymasına yol açıyor. Her 500.000 yılda bir dünyanın manyetik kutupları yer değiştirmektedir. Sonuncusu 780.000 yıl önceydi. Ve bu yüzden bilimadamları bir sonraki kaymanın çok geciktiğini belirtiyorlar.

Bu kutupların yer değiştirmesi, birden bire olacak ve çeşitli doğa felaketlerine yol açacaktır. Burada Hapgood’ un teorisini hatırlıyoruz. Neyse bunu zaman gösterecek.



4 Mart 2014 Salı

Amerika’nın Kristof Kolomb Öncesi Kaşifleri

Prof. Dr. Fuat Sezgin
TÜBA Şeref Üyesi1930’ların başlarında Alman orientalist Paul Kahle, ardarda yayınladığı yazılarla, Piri Reis’in Topkapı Sarayı’ndaki Amerika haritasını bilim dünyasına tanıtmıştı. Haritanın, haritacılık tarihi açısından değeri konusunda bugüne kadar sayısız yazı yazıldı. Bu konudaki değerlendirmeler birbirlerinden çok büyük farklılıklar gösteriyor. Son yıllarda çıkan bazı yazılardaki, haritanın güneyinde büyük bir kara kütlesinin belirtildiği hususu, tartışmaya yeni bir boyut kazandırmış bulunuyor. Ama bütün bu gayretler İslam kültür dünyasının haritacılık tarihindeki büyük yaratıcı yeri bilinmeden gösterildi.Diğer taraftan bu tartışmalar devam ederken 2002 yılında bir İngiliz denizaltı komutanı Gavin Menzis “1421: Çin’in Dünyayı Keşfettiği Yıl” adıyla yayınladığı kitapta tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. İslam bilim ve kartografya tarihi konusuyla uğraştığımı bilen birçok okuyucu benim bu husustaki görüşümü sordu. Bu konuyu özel bir araştırmaya tabi tutmadığım dönemlerde ben de Piri Reis’in bize Kristof Kolomb’un kaybolan haritasını ulaştırdığına inanıyordum. Gavin Menzis’in kitabını okuduktan sonra bu konuyu ciddi bir şekilde araştırmaya başladım. Nispeten uzun olan bu araştırmamın sonucu, “İslam’da Matematik Coğrafya, Kartografya ve Batıdaki Devamı” adlı, yakında çıkmasını planladığım kitabımın dördüncü cildinin bir kısmını teşkil ediyor. Bugün sizlere bu incelememin sonuçlarını bir özet halinde sunacağım. Bu araştırmanın 50 sayfa kadar tutan metnini Almanca ve İngilizce olarak yakında internet yoluyla geniş bir ilgili topluma iletmeye karar vermiş bulunuyorum.”Önce Menzis’in ileri sürdüğü görüşlerden sadece birkaçına değineceğim. Menzis’in ileri sürdüğü 1421 Çin ekspedisyonunun esası şudur: Bazı Çinli hükümdarlar, 1405 – 1433 yılları arasında birkaç donanma hazırlayarak, Hint Okyanusu’na kıyısı bulunan devletlerle, ya diplomatik ilişkiler kurmak ya da haraç almak maksadıyla seferler düzenlemişlerdir. Bu seferlerin safhaları, ayrıntıları ve sonuçları Çin kaynaklarında titizlikle kaydedilmiştir, hatta devrin Farsça kaynaklarında da izlerine rastlanmaktadır.


Daha da önemlisi şudur ki, Çinlilerin bu teşebbüslerine dair günümüze ulaşan en eski 3 kitapçık, seferlere katılanlar tarafından yazılmış bulunuyor. Bu yazarlardan biri de Man Huan adlı Arapça bilen bir Müslümandır. Huan’ın yazdığı kitap Okyanus Sahillerinin Tam Araştırması adını taşıyor. Sinoloji, 19. yüzyılın ikinci yarısından beri bu seyahat bilgileri üzerinde çalışıyor. Ortaya çıkan araştırmalar Çin donanmalarının Hint Okyanusu’nda ve çevresinde 36 ülkeye uğradıklarını, güneyde Borneo ve Timor adalarına, güneybatıda Malindi’ye kadar vardıklarını, bununla birlikte Avustralya ve Madagaskar’ın adının geçmediğini göstermektedir. Seyahatnamelerin hiçbirinde harita bulunmamaktadır. Yalnız 17. yüzyılın ortalarında bir Çinli tarihçinin 3 seyahatnamenin verdiği bilgiye dayanarak yaptığı şematik bir harita günümüze kadar ulaşmış bulunuyor. Altını çizmek gerekirse, ne bu seyahatnamelerde, ne şematik haritada, ne de diğer Çin kaynaklarında donanmanın Hint Okyanusu’nun ötesine geçtiğine dair hiç bir bilgiye rastlanmamaktadır. Onların uğradıkları yerlerin krokisi şöylece verilebilir. (Şekil 1)

Şekil 1: Çin donanmalarının 1405- 1433 yıllarında yaptıkları seferlerin çizelgesi

Çin donanmaları Atlas Okyanusu’na geçebilirlerdi. Zira bu geçiş yolu çok eskiden beri biliniyordu. Basra şehri yakınlarında yapılan dikişli (çivili değil) gemiler daha 9. yüzyılda Fas’ın Massa limanı ile Çin arasında ticaret seferleri yapıyorlardı. Daha İslamın ilk yüzyılında Çin’in Kanton şehrinde bir Müslüman mahallesi vardı. Yine aynı yüzyılda Madagaskar adasında bir çok Müslüman yaşıyordu. Buna rağmen, Atlas Okyanusu’na geçmek Çin donanmasının hedefi ve görevinin dışında kalıyordu.

Müslümanların mağrib ile Çin arasındaki, 9. yüzyıldan beri ticaret yolları

Bütün bu husustaki açıklığa rağmen, İngiliz yazar Menzis donanmaların 1421 yılında, Hint Okyanusu’nun, mükemmel haritasını yaptıktan sonra Atlas Okyanusu’na açıldıklarını, bütün okyanusu güneyden kuzeye kadar Grönland dahil arş ınladıklarını, enlem ve boylam derecelerini ölçtüklerini, bu arada Batıya yönelip Amerika’yı keşfettiklerini, bütün bu bölgelerin haritalarını yaptıktan sonra Kuzey okyanus üzerinden, Asya sahillerinin mükemmel haritalarını yaparak 1423 yılında Çin’e döndüklerini ileri sürüyor. Menzis, başka gerekli şartların dışında yüzlerce yıllık bir zaman isteyen böyle bir başarının ancak Çin donanması gibi insan ve gemi sayısı bakımından yüksek kapasiteye sahip bir donanma tarafından gerçekleştirilebileceğini ileri sürmekle, Çinlilere adeta insan üstü bir kabiliyet ve çalışkanlık atfederek konunun aydınlatılabileceğine inanıyor.

Menzis’i bu inanca götüren sebeplerin başında 15. yüzyıl sonu ve 16.yüzyıl başlarında coğrafya tarihinde karşılaşılan 3 büyük harita gelmektedir. Biri Vasco da Gama’nın ilk seferinden döner dönmez Avrupa’da ortaya çıkan Afrika haritasıdır (Şekil 3). Menzis, haklı olarak bu mükemmel haritanın belirttiği Afrika’nın, özellikle doğu sahillerinin hangi kültür dünyası tarafından başarılabildiğini tekrar tekrar soruyor. Bunun herşeyden önce gerçek boylam derecesi ölçme bilgisini gerektirdiğini, bu bilginin Avrupalılarda ve Müslümanlarda bulunmadığını, buna ancak Çinliler’in sahip olduğunu ileri sürüyor.

Şekil 3: Cantino’nun Afrika haritası (1502)

Menzis böylece haritacılık tarihçiliğinin çok zayıf taraflarından birine değiniyor. Bu, yerinde sürdürülen yüksek matematik coğrafya bilgisine dayanan şaheser haritayı harita tarihçileri Afrika sahillerinin sadece 2 veya 3 noktasına değinerek müslüman kılavuzlar sayesinde Hindistan’ın Kalikut şehrine gidip dönen Vasco da Gama’nın Portekiz’e getirdiği bilgilerle birkaç ayda yapıldığına inanıyorlar. Bu gecekondu düşüncesi maalesef bütün kartografya tarihçiliğine hakim. Menzis, bu haritanın Portekizlilerin işi olamayacağı yönündeki tepkisinde haklı, ama Çinlilerin boylam derecelerini ölçme yönündeki iddiası coğrafya, astronomi ve denizcilik tarihine aykırıdır. Çinliler 18. yüzyıla kadar ne astronomik boylam derecesi ile uğraşmışlar ve ne de astronomik olarak ölçülen boylam derecelerine dayanan bir harita yapmayı başarmışlardır.
Menzis’in, müslümanların (Arapların) Afrika haritasını yapanlar olamayacakları, çünkü onların da gerekli boylam derecelerini ölçemedikleri yönündeki iddiası tamamen yanlıştır. O, bu iddiasında kısmen coğrafya tarihinde kabul edilen bir gerçeği de bilmiyor.

Müslümanlar Yunanlılardan, Hintililerden ve İranlılardan öğrendikleri ay tutulmasına dayanarak boylam derecesini ölçme işini geliştirdiler. Onlar karşımıza 9. yüzyıldan beri ölçülen boylam derecelerini haritaya ilk defa tatbik eden bir kültür dünyasının mensupları olarak çıkıyorlar. Müslümanlar, herşeyden önce Yunanlıların öğrencileri olarak başladıkları matematik-coğrafya ve haritacılıkta 800 yıllık bir gelişmeyi gerçekleştirdi. Onlara 11. yüzyıldan itibaren katılmaya başlayan müslüman ve İspanya dışından Avrupalı öğrencileri, eski dünyanın haritasına 18. yüzyılda yeni yapıcı unsurlar katmaya, yanlışları düzeltmeye başladılar.

Sunuşumun bundan sonraki bölümünde konunun inandırıcı olması bakımından İslam kültür dünyasında boylam derecelerini ölçmede kullanılan metodlardan birine kısaca değineceğim. Hint Okyanusu’nda uzaklık ölçmede kullanılan metodlar:
Müslüman denizcilerin Hint Okyanusu’ndaki uzaklık ölçme metodları
1. Meridyen dairelerine paralel uzaklıkların ölçümü,
2. Meridyen dairelerinden 90 dereceden az eğimli uzaklıkların ölçümü,
3. Ekvator çizgisine paralel uzaklıların ölçümü.

Bu metodlardan birincisi açık denizlerde enlem, üçüncüsü boylam derecelerini bulma yöntemiydi. Müslüman denizcilerin bu metodlarla elde ettikleri yüzlerce uzaklık değerleri bugünkülerden hemen hemen hiç farklı değildir. Onların bize ulaştırdığı Ekvatorun Afrika ile Sumatra arasındaki uzaklığı bugünkü değerden sadece birkaç kilometre farklıdır. (Şekil: 5)

Şekil 5: Müslüman denizcilerin Afrika ve Sumatra arasındaki uzaklık ölçüleri

Bu gerekli açıklamadan sonra şuna işaret etmek isterim ki, ne Vasco da Gama, ne de diğer Portekizli gemiciler, birkaç Kızıldeniz krokisi bir yana, Hint Okyanusu’nun, Afrika’nın haritasını yaptıklarını veya haritanın yapılması için Portekiz’e materyal taşıdıklarını iddia ettiler.

Tam aksine, onlar Arap denizcilerin elinden bu haritaları aldıklarını açıklamaktan kaçınmadılar. Vasco da Gama, ilk Hindistan seferine Arap haritaları ile pusulasız olarak çıkmıştı. Afrika’nın Malindi limanında müslüman denizcilerin elinde gördüğü enlem-boylam dairelerini taşıyan çok gelişmiş haritayı, ilk defa karşılaştığı pusulaları, hareket halindeki gemide enlem derecesini ölçmek için kullanılan özel aleti ve gemilerin büyüklüklerini hayranlıkla anlatır.

Menzis’in görüşünü desteklemek için kullandığı ve Çin donanmasının yaptığına inandığı haritalardan biri de, 1507’de Alman Waldseemüller tarafından yapılmış olanıdır. (Şekil 6)

Şekil 6: Waldseemüllerin (1507) haritası

Bu haritada oldukça doğru bir şekilde ada ve nehirleri ile birlikte ortaya çıkan Kuzey Asya’yı gözönüne alan Menzis soruyor: “Eğer Çinliler değilse başka kim bu büyük bölgenin sahillerini ölçmüş olabilir? Eğer Çin donanması oraya uğramamış olsaydı, Avrupalıların daha 300 yıl sonra tanıyabildikleri bu bölgenin böyle bir haritası nasıl ortaya çıkabilirdi?”

Menzis bu sorusunda haklı. Ama cevabı gerçeğe dayanmıyor. Coğrafya tarihçileri bu noktayı hiç gözönüne almadılar. Hakim düşünceye göre dünya haritasında Yunanlılardan sonra görülen her yenilik Avrupalıların başarılarıdır. Bu soruya cevaben bazı haritaları sunmakla yetineceğim.
Önce Batlamyus’un adını taşıyan dünya haritası. (Şekil 7)

Şekil 7: Batlamyus’un dünya haritası

Okyanuslar kapalı denizler halinde karalar tarafından kuşatılıyor. Sonra 9. yüzyılın başlarında Abbasi Halifesi al-Ma’mun’un 70 kadar bilgine yaptırdığı dünya haritası, 1340 yılından kalan nüsha. (Şekil 8)

Şekil 8 : Halife al-Ma’mun’un dünya haritası

En önemli yenilik okyanusların karaları kuşatması ve Afrika’nın bir yarımada halindeki şeklidir. Abbasi bilginlerinin bu çalışmasından 320 yıl kadar sonra 1154 yılında tamamlanan al-İdrisi’nin dünya haritası.
(Şekil 10)

Şekil 10: İdrisi haritası (1154)

Bu haritada bir hayli gelişmiş bir Kuzey ve Orta Asya ve 300 yıl kadar bir zaman süresinde dünya haritasında kazanılan gelişmeyle karşılaşıyoruz. Harita 18. yüzyılın başında Sibirya’da Bahadır Han’ın Tatar tarihi ile birlikte ortaya çıktı. Kartografya tarihinin en önemli vesikalarından biri olan bu harita maalesef gerektiği şekilde incelenmedi. Sibirya’nın sahilleri, Kuzey okyanusa dökülen nehirlerin, Orta Asya göllerinin enlem boylam dereceleri İslam kültür dünyasında Asya haritasının ne büyük bir gelişmeye kavuştuğunu gösteren paha biçilmez vesikalardan biridir. (Menzis bu haritayı bilseydi belki hükmünde daha dikkatli davranırdı.)
Bu açıklamanın ardından esas konumuza gelmek istiyorum.Daha 9. yüzyılın başlarında Ekvator’un uzunluğunu yüksek bilimsel metodlarla 40 bin km. kadar bulan Müslümanlar Avrupa ile Asya arasındaki okyanusun 180 derece olduğuna ve aşılmasının imkansızlığına inanıyorlardı. Bu korkunun tahminen bir yüzyıl kadar sonra kaybolduğu görülüyor. 11. yüzyılın başında büyük bilgin al-Biruni, karaların bir okyanus tarafından kuşatıldığını, okyanusun Batı ile Doğuyu birbirinden, yahut bir arada bulunması mümkün olan kara kütlesinden veya insanların yaşamakta olduğu bir adadan ayırdığını söyler. 10. yüzyılın ilk yarısında yaşayan al-Mas’udi bize ulaşan kitaplarından birinde, Mır’at az-Zaman adlı kitabında okyanustan çok sefer Batıya yönelip hayatlarını tehlikeye sokanlardan etraflıca bahsettiğini belirterek bir bilgiyi tekrarlıyor: “Bunların arasında Haihas adlı Kurtubalı, bir grup insanla birlikte hazırladıkları gemilerle okyanusa açılmış, bir zaman sonra büyük ganimetlerle dönmüşler. Başkalarına dönmek nasip olmamış. Bu Endülüs’te bilinen bir şeydir” diyor.

Bu tip teşebbüslerin manası daha sonra coğrafyacı al-İdrisi’nin 1154 yılında verdiği bir bilgiyle daha açık anlaşılıyor. Onun verdiği bilgilerden, bu gibi teşebbüslerle okyanusun karşı taraftaki sahiline yahut okyanusta bulunan kara parçalarına ulaşmak hedefinin bulunduğu anlaşılıyor. Al-İdrisi, kendi zamanında çok ünlü olmuş bir ailenin sekiz ferdinden ibaret gemiciler grubunun okyanusu geçmek için Batıya açıl dıklarını yazıyor. Lizbon’da Darb al-mağrurin yani “okyanus maceracılarının sokağı” diye bir yerin bulun-duğunu bildiriyor.
Bu gibi teşebbüslerin İslam dünyasının batısında bir hayli yayılmış bulunduğu anlaşılıyor. Mesela Kuzey Batı sahilinden, Mali’den yapılan 2 teşebbüsü öğreniyoruz. Ansiklopedist Ibn Fadlallah al-Umari, 1312 yılında Sultan Muhammed Abu Bakr’in büyük bir filoyu “okyanusun diğer tarafına ulaşmak” için seferber ettiğini, gemilerin yolda büyük bir fırtınaya tutulup battıklarını, ancak birinin kurtulup geri döndüğünü, bunun üzerine sultanın kendisinin çok daha büyük bir filo ile aynı amaçla okyanusa açıldığını ve geri dönmediklerini yazıyor. Bunlar bize tesadüfen ulaşan bilgiler. Daha ne kadar çok girişimde bulunulduğunu ve sonuçlarını bilemiyoruz.
Bunun üzerine okyanustaki büyük kara kütlesine, yani beşinci kıtaya Kristof Kolomb’dan önce ulaşıldığına dair izleri haritalara dayanarak göstermeye çalışacağım. İslam kültür dünyasında yapılan birçok harita gibi bu yönde de yapılan haritalar kaybolmuş, ancak bir kısmı İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce adaptasyonlar ile bize ulaşmış bulunuyor. Bunun yanısıra aynı dillerde yazılmış kaynaklar da önemli bilgiler veriyor. Mesela 16. yüzyılın ilk yarısında yaşayan Portekizli tarihçi Galvao, Keşifler Tarihi adlı kitabında kralın en büyük oğlu Prens Don Pedro’nun Avrupa ve Kudüs’e yaptığı seyahatten 1428 yılında dönüşünde beraberinde bir de dünya haritası getirdiğini, bu haritanın Ümit Burnu’nu ve sonradan “Macellan Boğazı” diye adlandırılan deniz geçidini belirttiğini yazıyor. Ma c ellan Boğazı ile ilgili diğer bir bilgiyi Macellan’ın seferine katılan ve bu seferin tarihini yazan Antonio Pigafetti bize veriyor ve Ma c ellan’ın seferinde 1507’den önce yapılmış bir haritanın kullanıldığını ve bu haritada sonradan onun adını taşıyan boğazın gösterildiğini yazıyor.

Bu yönde en önemli bilgileri bize Kolomb’un genç çağdaşı ve Historia de las Indias adlı seyahatin tarihine ilişkin eseri yazan Las Casas veriyor. Babası Kolomb’un seferlerine katılmış olan bu ünlü tarihçi, kitabında her fırsatta Kolomb’un elinde eski bir haritanın bulunduğunu tekrarlıyor. Bu haritanın sonradan kendi eline geçtiğini, esasında Kolomb’a, Floransalı Toscanelli tarafından gönderildiğini açıklıyor. Çok ilginç bilgilerden birinde Kolomb’un diğer kaptanlarla hep bu haritaya dayandıklarını, bir ara bu haritayı birkaç ada öteye giden kaptan Alonzo Pinzon’un beraberinde götürdüğünü, Kolomb’un sonraki rotayı planlamak için haritayı geri göndermesi için ona haber gönderdiğini, harita geri geldikten sonra Kolomb’un diğer gemicilerle birlikte pozisyon tespiti yaptığını kaydediyor.

Las Casas bu haritada (yanlışlıkla) Hindistan sahili (zannedilen) yerin ve adaların bulunduğunu da açıklıyor. Bütün bu ve başka bilgiler hiçbir süpheye yer bırakmadan gösteriyor ki Kolomb oldukça ayrıntılı bir haritayla bilinen bir ülkeye ulaşmak amacı ile yola çıkmıştır. Bazı bilgiler de, bu amacın yeni bir yer keşfetmek değil de bilinen yerlerden altın, kıymetli taşlar ve baharat getirmek olduğunu gösteriyor. Piri Reis, haritasına eklediği bir notta Kolomb’un eline geçen bir kitapla yola koyulduğunu yazıyor. Şimdi temel problem şu sorunun cevabına dayanıyor: Kolomb’un ve Portekizlilerin eline geçen haritalar hangi kültür dünyasının eseriydi? Bu sorunun cevabı için bazı haritalara göz atacağım.

1457 yılında Portekiz Kralı’nın arzusu üzerine İtalya’da, Fra Mauro yani Arap Papaz adlı biri dünya haritası yapmıştı. (Şekil 13)

Şekil 13: Fra Mauro haritası (1457) - büyütmek için tıklayın

Bu haritanın İslam dünyasındaki örneklere dayandığını ispatlayabilmek meselesini bir tarafa bırakırsak kenarındaki bir açıklama bizim için çok önemli: “1420 yıllarında bir gemi Hint Okyanusu’ndan erkek-kadın adalarına ulaşmak amacı ile Kap Diyab (Kurtlar Burnu) yani Ümit Burnuna oradan da karanlık okyanustaki Yeşil Adalara uğrayarak 40 günlük ve 2000 millik Batıya yönelen bir yoldan sonra 70 günde Ümit Burnuna geri dönmüş.”

Bu açıklamadan şimdi Amerika’ya Ümit Burnu’ndan gidilen yolun 1420’den önce bilindiği anlaşılıyor.Bunu 1500 yılında Kolomb’un ilk 3 seferinde gemilerden birine kaptanlık yapan Juan de la Cosa’nın haritası ile takip edeceğim: (Şekil 15)

Şekil 15: Juan de la Cosa haritası (1500)

Bunu bilgisayar kullanarak modern harita ile karşılaştırırsak (Şekil 16), Batı Afrika ile Kuzeydoğu Brezilya sahillerinin hemen hemen gerçeğe çok yakın olduklarını, Küba, Haiti, Jamaika, Puerto Rico ve Bahama Adalarının şekillerinin ve coğrafi konumlarının gerçeğe oldukça yakın olduklarını görüyoruz.

Şekil 16: Juan de la Cosa haritası ile modern haritanın karşılaştırılması

Haritada Macellan Boğazı da görünüyor. Bu harita tek başına boylam derecelerini çok iyi ölçebilen bir kültür dünyasından gelen bir orjinalin İspanyolların elinde olduğunu gösteriyor. Güney Amerika, Portekizlilerin keşfinden önce bu haritada görülüyor. Bu harita ile Piri Reis’inki arasında çok büyük bir bağlantı kendini gösteriyor.

Bunu müteakip Vasco da Gama’nın, 1498’deki ilk Hindistan seferinden hemen sonra ortaya çıkan bir haritayı göstereceğim. Bu harita İtalyan Alberto Cantino’nun adını taşıyor.

Güney Amerika’nın bir kısmını da içine aldığından 1502 yılı civarında yapıldığı tahmin ediliyor. Ben bu haritanın orjinalinin daha eski olduğuna inanıyorum. Avrupa’da birden bire ortaya çıkan mükemmel Afrika haritasının İslam kültür dünyasından geldiğini burada ispata kalkışmayacağım. Konumuz açısından Afrika ile Güney Amerika arasındaki uzunluk ve bölge sahillerinin gerçeğe çok yakın bulunması önemlidir. Bu ancak boylam derecelerini çok iyi bilen bir ortamdan beklenebilir.
Şimdi bir Java dilinde yazılmış bir haritaya geçeceğim.

Portekizliler 1511 yılında Malezya’yı ele geçirdiklerinde bir gemide bir atlas buldular. Atlasın 26 haritasını Malezya dilinden Portekizce’ye çevirerek krala gönderdiler. Gönderen kral yardımcısı ve donanma komutanı Albuquerque, yazdığı mektupta bu atlasın önemini ve ona hayran olduğunu uzun uzun dile getirmeye çalışıyor. Bu İslam dünyasında haritacılığın ulaştığı en yüksek safhalardan birini gösteren atlasın kartografya tarihindeki yeri çok önemli bir konu. Burada sadece onun Brezilya sahillerine ait olan kısmını ele alacağım. Bu harita Brezilya sahilinin Ekvator’un güneyinde 6’ncı derece ile 27’nci derece arasında kalan kısmını gösteriyor. Sahilin Kuzeydoğudan Güneybatıya doğru eğimi yaklaşık 15 derece. Bu haritanın boylam derecesindeki doğruluk o zaman karşısında bir Afrika kıtası veya bilinen bir ada gibi bir referans noktası olmadığı için ancak modern harita ile karşılaştırmak suretiyle elde edilebiliyor. Böyle bir karşılaştırma, başarı oranının bir hayli yüksek olduğunu gösteriyor.

Son olarak, Piri Reis’in haritasına değinmek istiyorum. (Şekil 20)

Şekil 20: Piri Reis haritası (1513)

Bu çok tanınan ve bilhassa Türkleri ilgilendiren bir harita. Onu başlı başına bir konferans konusu yapmak isterdim. Burada konumuz için önemli olan sonuçla yetineceğim. Bunun, bilgisayar yardımı ile modern bir harita ile karşılaştırdığımızda (Şekil 21), Güney Amerika sahillerinin hemen hemen çok iyi, kısmen içerilere doğru nispeten iyi çizildiğini, Afrika ile aradaki boylam derecelerinin, Avrupa kartoğrafyacılığında ancak 18. ve 19. yüzyılda mümkün olan bir doğruluğa ulaştıklarını görüyoruz.

Şekil 21: Piri Reis haritasının modern harita ile karşılaştırılması

Bunun 15. ve 16. yüzyılda İslam dünyası Hint Okyanusu navigasyonunda ulaşılan yüksek metodlardan başka hiç bir kültür dünyasında sağlanması imkanı yoktu. Bu ilinti ile şunu hatırlatmak isterim ki, Kolomb’un Amerika kıyılarına doğru bazı enlem ve boylam derecelerini ölçtüğü iddia edilir. Bu değerler 22 derece ile 40 derece kadar hatalı, daha doğrusu ölçüden ziyade hayal ürünüdür.1933 yılında Piri Reis’in haritasını çok ciddi bir araştırmaya tabi tutan Alman bilgini Paul Kahle, bu haritanın enlem ve boylam dereceleri bulunan bir orijinale dayanmış olması gerektiği sonucuna varmış, bu orijinalin Kolomb’a, Floransa’dan, 1474 yılında, Paolo Toscanelli tarafından gönderildiğine inanmıştı. Ama orijinalin nasıl ve nerede ortaya çıktığı sorusunu bir tarafa bırakmıştı. Matematik, coğrafya ve kartografya tarihçiliğinin o günkü durumu, bu sorunun cevabını imkansız kılıyordu. Şu noktayı da belirtmek gerekir ki, Kahle sadece Orta Amerika kısmının Kolomb vasıtasıyla Piri Reis’e ulaştığına, Güney Amerika kısmının Piri Reis tarafından Portekizlilerin haritalarına dayanarak eklendiğine inanıyordu. Kahle’nin çalışması sonucu, sonraki araştırmalarda Kolomb’un eklerini taşıyan haritanın, 1501 yılında, Kemal Reis tarafından zaptedilen İspanyol gemisinde ele geçirilen esirler arasında Kolomb’un 3 seferine katılan birinden alındığı inancı yaygındır. Piri Reis, sadece amcası Kemal’in, Kolomb’un 3 seferine katılan bir esiri olduğunu söylüyor, ondan bazı şeyler anlatıyor ve “o haritadaki bu kıyılar ve adalar Kolomb’un haritasından alınmıştır” diyor.Benim anlayışıma göre, Piri Reis’in eline İtalyanlara İslam kültür dünyasından ulaşan Arapça bir haritanın Kolomb’un bazı ekler taşıyan enlem boylam çizgileri gösterilmiş bir İtalyanca nüshası, herhangi bir şekilde ulaşmıştır. Muhtemelen bu haritanın başka nüshaları da yaygındı. Bu harita İspanyol tahtının devamlı ısrarı üzerine Kolomb’un 3. seferinden sonra kardeşine yaptırıp saraya sunduğu basit haritadan çok farklıdır. (Şekil 22)

Şekil 22: Kolomb’un Haritası (1501)

Tamamen yanlış çizilmiş Küba haritası, büyük bir ihtimalle Kolomb ve arkadaşlarına aittir. Haritanın güneyindeki kara parçasının İtalyanlara ulaşan Arapça orjinalde bulunmuş olması tahmin olunabilir. İslam dünyasını dolaşan bir misyoner Guillaurme Adam, gemici tacirlerin Afrika’nın güneyinde 54 dereceye kadar indiklerini anlatıyor. Italyan coğrafyacı Livio Sanuto da, 1588 yılında yazdığı kitabında, Arapların Mozambik’ten Ümit Burnu’nu aşarak Güney Kutbuna uzandıklarını kaydediyor.

Özetle:
İnsanların sonradan Amerika diye adlandırılan kıtaya ulaşmaları 3 aşamada oldu:
1. İnsanlar eski dünyadan başlangıcı bilinmeyen bir çağdan beri zaman zaman tesadüflerle okyanusun içindeki büyük kara parçasına ulaştılar. Bu günümüzde kabul edilen bir gerçek.

2. Müslümanlar en geç 10. yüzyılın ilk yarısından itibaren İberik yarımadasından ve Batı Afrika sahillerinden sayısını bilemeyeceğimiz defalar okyanusun karşı sahiline batıya yelkenleyerek ulaşmaya çalıştılar. Onlar aynı sahillere Afrika’nın güneyinden 9. yüzyıldan beri ulaşabiliyorlardı. Müslümanların, okyanustan batıya doğru yaptıkları teşebbüslerinde bizim için bilinmeyen bir tarihten itibaren, ama en geç 15. yüzyılın başında, büyük kara parçasına ulaşmış ve dönmüş olmaları ve bunu çok defa tekrar etmiş olmaları lazım. Onlar, 9. yüzyıldan itibaren matematik, coğrafya ve kartografyayı, geçen 800 yıl boyunca geliştiren bir kültür dünyasının mensupları olarak, Batı Atlantiğin ve sahillerinin büyük bir kısmının haritalarını yaptılar. 16. yüzyıldan itibaren bilimlerin diğer dallarında olduğu gibi onların bu alanlarda da lider konumlarını kaybetmeleri ve yerlerini başkalarına bırakmaları tarihi bir kader olmuştur.

3. Nasıl Bartolomeo Diaz ve Vasco da Gama, müslümanların haritaları ile Ümit Burnu’na ve Hint Okyanusu’na yönelmiş idilerse, Kolomb ve Portekizli gemiciler, bu arada Macellan, Amerika’ya ellerine geçen İslam dünyasının haritalarıyla ulaştılar. Ne eski Portekizliler ne de İspanyollar bu gerçeği saklıyorlardı. Onlar Müslüman öncülerinden üstlendikleri işi büyük bir çalışkanlık ve gayretle geliştirdiler. Yeni bir kıtanın varlığının insanlığın bilgisine sunulmasını onlara borçluyuz.

Nadir Albino Yunus Akvaryuma Satılacak

Japonya’da yasadışı yunus avını takip eden çevre koruma örgütü Sea Shepherd, çok nadir görülen albino bir yunus görüntüledi. Yavru olduğu belirtilen albino yunus, toplam 25 yunusla beraber balıkçılar tarafından yakalandı. Çevreciler, korunması gereken yunusun akvayumlara satılacağı uyarısında bulundu.

Japonya’nın Taiji adasındaki yunus avcılığını tüm dünyaya duyuran Oscar ödüllü ‘The Cove’ (Koy) filmi, yasadışı avlanmanın önüne geçemedi. Çevreci Sea Shepherd örgütü, hafta sonunda yaptıkları açıklamada Taiji balıkçı köyünde 25 yunusun yakalandığını açıkladı.

Her yıl balıkçıların yüzlerce yunusu yakaladıklarını ve yaşam alanlarından uzak bir körfeze çektiklerini belirten Sea Shepherd, yunuslardan çok azının akvaryumlara satılmak için ayrıldığını, geride kalan kısmının ise etleri için öldürüldüğünü belirtti.

The Cove filminin ardından büyük baskı altında kalan Taiji balıkçıları ise avlanmalarını ‘geleneklerinin bir parçası’ olarak savunuyor.

Sea Shepherd tarafından Cumartesi günü yapılan açıklamada, körfeze çekilen 250 yunustan 25 tanesinin akvaryuma satılmak için ayrıldığını, bu grubun içinde bir tane de albino olduğunu belirtti.

Örgütten yapılan açıklamada, “Ailelerinden koparılan yunuslar, daha sonra geride kalan yunusların barbarba öldürülmelerini seyretmeye zorlandı” ifadesini kullandı.

Yunus avının kontrol edilmesinden sorumlu olan Taiji Fisheries Cooperative Association, Sea Shepherd’ın ihbarı konusunda açıklama yapmadı.

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı