31 Mart 2014 Pazartesi

Leonardo Da Vinci Ve Mona Lisa

Mona Lisa
Mona Lisa, (İtalyanca ve İspanyolca: “La Gioconda”; Fransızca: “La Joconde”), İtalyan Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci’nin eseridir. Tablodaki kadın, yüzündeki “gizemli gülümseme” ile sanat tarihinin bir parçası haline gelmiştir.
Leonardo, “Mona Lisa” tablosu için çalışmalarına 1503 yılında başladı ve eseri tamamlaması üç-dört yıl sürdü. Eser, şu anda Fransa’daki Paris – Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir. Ayrıca tablonun güvenliği gelişmiş bir X-ışını sistemiyle sağlanmaktadır.


Mona Lisa Gülümsemesinin Sırrı
Leonardo da Vinci’nin 500 yıl önce resmettiği Mona Lisa’nın gülümsemesi “çözümlendi.” Hollanda’daki Amsterdam Üniversitesi’nden matematikçiler, sanat tarihçileri ve bilgisayar mühendisleri, Mona Lisa’nın yüzündeki ifadeyi ve duygularını analiz eden bir bilgisayar yazılımıyla tabloyu inceledi.
Kutsal Kase tartışmalarının da merkezine oturan tablo ve ifade ettikleri, yüzyıllardır bilim adamları ve sanatçılar tarafından analiz edilmeye çalışılıyordu. “Newscientist” dergisinin haberine göre, yazılımda kullanılan bir algoritma (sistematik hesaplama) ile sanatın sırrı, bilim yardımıyla anlaşılmış oldu. Yazılım; dudak kıvrımı, göz kenarındaki kırışıklıklar gibi ana yüz hatlarını temel 6 duyguyla harmanlayarak sonuç üretiyor

Tek İfadede Dört Duygu
İşte “gizemli kadın”ın yüz ifadesinin şifresi:
Mutluluk: % 83
Küçümseme: % 9
Korku: % 6
Öfke: % 2

Yeni Doğum Yapan Kadın Gülümsemesi
Leonardo Da Vinci’nin 1503-1506 yıllarında yaptığı ve bir başyapıt olarak sanat tarihinde yerini alan resim, 2004 yılında, Kanada Ulusal Araştırma Merkezi’ndeki bilim insanları tarafından da özel üç boyutlu teknoloji kullanılarak inceleme altına alınmıştı. Louvre Müzesi’nin isteğiyle tabloyu üç boyutlu renkli lazer taramasından geçiren uzmanlar, hazırladıkları raporu açıkladı. Buna göre de, Mona Lisa’nın esrarengiz tebessümü, yeni doğum yapmış bir annenin gülümseyişi. Araştırmada, Mona Lisa’nın o zamanlar genellikle hamile ya da yeni doğum yapmış kadınların kullandığı çok ince ve saydam bir tülle boynundan aşağısını örttüğü tespit edildi. Uzmanlara göre; tablo, Mona Lisa’nın ikinci oğlunun doğumuna ithâfen yapıldı.

Sinemada Mona Lisa Gülümsemesi
Mona Lisa Gülüşü 2003 Columbia Pictures, Revolution Stüdyoları’nda yapılmıştır. Yönetmenliğini Mike Newell, senaryosunu Lawrence Konner ve Mark Rosenthal yazdığı filmde, Julia Roberts, Maggie Gyllenhaal, Kirsten Dunst, ve Julia Stiles rol almıştır.


Mona Lisa ve Darth Vader
1452- 1519 yılları arasında yaşayan Da Vinci, 1490-1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini aynada göründüğü gibi deftere kaydetme alışkanlığı geliştirdi. Bu şekilde kişisel düşünceleri sadece yansıma sırasında okunabiliyordu.

Mona Lisa üzerinde benzer tekniği kullanan sanat ekspertleri, yaptıkları uygulama sonucunda gizli tuhaf şekilleri ortaya çıkardı. Yağlı boya ve gizemli güzelliğiyle dünyanın ilgi çekici tablosu olma özelliğini koruyan Mona Lisa’nın sanıldığı gibi yalnız olmadığı kanısına varan ekspertler, Mona Lisa tablosunda keşfedilen yüzün Yıldız Savaşları filminde kötü adam rolünde oynayan Darth Vader’e benzediğini açıkladı.


Mona Lisa ve Altın Oran
Tarihte görülebileceği gibi Sanatçılar bu özelliği kullanıp göze güzel görünen eserler meydana getirmişlerdir. Örneğin Mona Lisa tablosunun boyunun enine oranı altın oranı verir. Mona Lisa’nın yüzünün etrafına bir dikdörtgen çizdiğinizde ortaya çıkan dörtkenar bir altın dikdörtgendir. Bu dikdörtgeni, göz hizasında çizeceğiniz bir çizgiyle ikiye ayırdığınızda yine bir altın oran elde edersiniz. Resmin boyutları da altın oran oluşturmaktadır.

Modelin Kimliği
“Mona Lisa” tablosunda betimlenmiş olan kişinin kimliği kesinlikle belirlenememiş olmasına karşın; sanat tarihçileri, modelin kimliği ile ilgili pek çok fikir yürütmüş ve iddialarda bulunmuşlardır. Leonardo hakkındaki ilk biyografiyi yazan Vasari, dönemin önemli kişilerinden biri olan Francesco del Giocondo’nun eşi Mona Lisa’nın tabloda resmedilen kişi olduğunu düşünmüştür. Bu kişinin kimliği ile ilgili sayısız iddiadan sadece biridir. İşte bu nedenle “Mona Lisa”, aynı zamanda “Jocondo” olarak da anılır.

Bell Laboratuvarları’ndan Dr. Lillian Schwartz, Mona Lisa’nın, Leonardo’nun kendi-portresi olduğu fikrini ortaya atmıştır. Bunu savı, ortaya atarken dayandığı kanıtlar, sayısal analizler yardımı ile elde edilen, Leonardo’nun ve tablodaki modelin yüz özelliklerinin aynı olduğuna dair sonuçlardır. Ayrıca bazı iddialar da Mona Lisa’nın Leonardo Da Vinci’nin yanında çalışan bir kişi olduğu yönündedir. Doğruluğu kanıtlanmasa da bu yönde iddialar vardır. Tablonun en önemli özelliği ise bir tek fırça darbesi bile olmamasıdır.

Diğer Ayrıntılar
İncelemelerde kızılötesi yansıma tekniğini de kullanan araştırmacılar, ayrıca Mona Lisa’nın şimdiye kadar serbest olduğu düşünülen saçlarının, başın arkasında topuz yapılmış olduğunu fark etti. Saç topuzu, tarihçileri şaşırttı, zira Rönesans’ın bu tür saç bağlama tarzı, “kötü kız”lara mahsustu, oysa Mona Lisa, iyi bir aileden geliyordu ve bir ipek tüccarının karısıydı.

Da Vinci’nin tablosunda ayrıca hiçbir fırça izi belirlenemedi. Tabloda çok ince ve yekpare boya tabakası bulunduğu anlaşıldı. Eserde hiçbir parmak izi de tespit edilmedi, oysa bazı uzmanlar, sanatçının tabloyu parmaklarını kullanarak yaptığına inanıyordu.

Araştırmacılar, tabloda “Da Vinci Şifresi” romanındaki gibi bir esrar bulunmadığını da belirterek, eserin sadece sanatçının maharetini gözler önüne serdiğini vurguladı. Uzmanlar, tablonun hassas bir durumda olduğunu; ancak dikkatli bakılırsa çok fazla hasar görmeyeceğini belirtti. Konsey, raporunda; Mona Lisa’nın resmedildiği ahşap panelin sıcaklığa ve iklim değişikliklerine karşı hassas olduğunu yazdı. Ancak şu andaki koruma koşulları sürerse herhangi bir bozulmanın söz konusu olmayacağı açıklandı.

İncelemeye başlamadan önce Leonardo’nun çok konuşulan ve merak edilen “sfumato” tekniğiyle ilgili önemli detayları ortaya çıkarma sözü veren ekip, açıklamalarında bunun için daha fazla çalışma gerektiğini belirtti.
Esrarengiz gülüşü kitaplara ve filmlere konu olan genç kadının Francesco de Giocondo isimli Floransalı bir tüccarın eşi Lisa Gherardini olduğu biliniyordu. Gherardini’nin portresi, 500 yıldır milyonlarca insanın hayranlık ve merakını kazanmayı sürdürüyor. Tablonun bir başyapıt olarak popüler statüsü, 1911′de Louvre Müzesi’nden çalınmasıyla katmerlenmişti. Olay üzerine, Picasso’nun bile sorgulandığı çok geniş soruşturma başlatılmış, tablo iki yıl sonra bulunmuştu.

Gazeteci Yazar Engin Ardıç’ın Kaleminden: “MU Kıtası Nasıl Yok Oldu?”

MU Kıtası Nasıl Yok Oldu?
Çağlar öncesi sulara gömülmüş Mu kıtasının varlığını ilk ortaya atan, James Churchward adında bir İngiliz araştırmacıdır. Konu da taa 1868 yılına dayanıyor, yani İngiltere`de Kraliçe Victoria, bizde de Sultan Abdülaziz devri.

Bu adam Hindistan`da albaymış, İngiliz sömürge ordusunda. Böyle konulara da bencileyin pek meraklı. Günün birinde, bir Budist rahibiyle tanışıyor. Hoş beşten sonra rahip ona, `yabancı, seni pek sevdim, büyük bir sır vereceğim` diyor ve bir tapınağın gizli mahzenlerinde bulunan taş tabletlerden, bu tabletlerin üzerindeki garip yazılardan söz ediyor, getirip gösteriyor, üstelik okumasını da öğretiyor! Gel de, kral Asurbanipal`i hatırlama! O da kazılar sonucu Ninova sarayının kitaplığında bulunan kil tabletlerde şöyle diyordu:
`Ben o kadar bilgili bir adamım ki, tufan öncesinden kalma tuhaf yazıları bile okuyabilirim!`İyi de, nerede o yazılar? Churchward`bende` diyor. Rahibin Churchward`a gösterdiği taş tabletlerde de, bir görüşe göre yirmi beş bin yıl, başka bir yoruma göre on iki bin yıl kadar önce sulara gömülmüş büyük bir kıtadan ve büyük bir uygarlıktan söz ediliyormuş. Adı, Mu…

Albay Churchward o kadar seviniyor ve heyecanlanıyor ki, oturup bir kitap yazmaya koyuluyor: Atlantis orada değil, burada! Gerçek cennet bahçesini buldum, insanlığın kökünü keşfettim!
Benim bilebildiğim kadarıyla üç kitabı var, bunlar da dilimize çevirildi üstelik: `Kayıp Kıta Mu`, `Batık Kıta Mu`nun Çocukları`, ve de `Mu`nun Kutsal Simgeleri`. Asıllarını söylersek, The Lost Continent of Mu, The Children of Mu, bir de The Sacred Symbols of Mu.
İlginç.
İlginç olmasına ilginç de, bazı tuhaflıklar da yok değil olayda.
DİLLERİ VAR BİZİM DİLE…
Yahu biz aslında bu kıtanın adını duymuştuk, fakat azıcık daha değişikti, `Lemuria` şeklinde… Hatta bu isim de, oralarda yaşayan özel bir maymunun adından kinaye değil miydi?
Jeoloji bilimi `olabilir` diyor, öyle birkaç bin yıl değil de birkaç milyon yıl önce, bütün bu adalar birbirlerine bitişik bulunmuş, sonra Wegener`in `kıta kaymaları` teorisine uygun şekilde kayarak birbirlerinden uzaklaşmış olabilirler, ya da aralarına su yürümüş de tepeler adalara dönüşmüş olabilir… O maymun türü de Malezya, Burma, Hindistan üzerinden batıya ilerlemiş olabilir, mümkündür…


Fakat bu kadar eski çağlarda ileri bir uygarlık? Orada hele bir dur da soluklan.

Albay Churchward, hiçbir eserinde kendisine bu sırrı veren rahibin adını açıklamıyor, çok ketum davranıyor. Neden? Bir tek kitabının sonsözünde `Şiri rahibi` demiş ama bu bir isim değil, bir sıfat.

Okudum dediği ve kitaplarında bazı örneklerini de verdiği Mu yazıtlarında da (ki bunlara `Naacaal` tabletleri ve diline de `Naga` tabir ediyor, Naacaal diye de Mu`nun gezgin dinadamlarına denirmiş), yazı mazı yok, en azından alfabetik yazı yok, hiyeroglife de benzemiyor bunlar, yalnızca birtakım şekiller.

Şekiller de birtakım `harcıalem` şekiller, hemen her uygarlıkta karşımıza çıkacak çember, dikdörtgen, ortası delikli kare, suyu hatırlatır dalgalı çizgiler, spiral, falan filan.

Üstelik albay bu çözdüğünü ileri sürdüğü dilin özelliklerini belirtmemiş, bir `morfolojisini`, sentaksını gramerini falan çıkarmamış, Mısır hiyerogliflerini çözen Champollion gibi bir çalışma yapmamış, yapmış olsa bile hiç anlatmıyor. Lakin, eski Mısır uygarlığında `Ankh` okunan kulplu haçın gövdesi, Hazret-i İsa`nın gerildiği çarmıhın da simgesi olduğu söylenen, sonraları `Tau` harfine dönüşecek T de var bu şekiller arasında, bildiğimiz ıstavrozun ilk şekli…

Daha da ilginci, kanguru var, kanguru! Yalnızca ve yalnızca Avustralya`da yaşayan bu sevimli hayvancığı, Hintliler ve tabletleri asıl çaldıkları ülke olduğu söylenen Burma`nın yerli halkı nereden bilebilir, arada eskiden bir `kara köprüsü` bulunmasa?

Demek ki bulanık ve kuşkulu da olsa bir duman tütüyor, öyleyse ateş de olabilir yani…
Hadi size bir bilmece de benden: `Ti`, Sumer dilinde kalay demek. `Ti-an-a-ku` da, kalay çıkarılan yer anlamına geliyor… Fakat dünyanın öbür ucunda, And Dağları`nın tepesinde bulunan ve İnka uygarlığından çok çok daha eskilere dayandığı bilinen şehir kalıntısının adı da, oranın dilinde, Tiahuanaco! Ve de kalay madenleriyle meşhur.

Arada bir şekilde bir bağlantı olmasa, binlerce yıl önce aynı cümle Saddam Hüseyin`in memleketiyle General Pinochet`nin memleketinde nasıl olur da aynı anlama gelebilir? Çık bakalım içinden. KO`NUN BACISI MO
Daha sonra bizim albay büsbütün tozutuyor.

Bu Mu kıtası tektanrılı bir dine inanırmış ve günümüzün bütün dinleri de oradan çıkmışlar. Bir de `reenkarnasyona` yani yeniden doğuşa inanıyorlarmış tabii, o olmazsa hiç tadı kalmaz.
Nüfusu toplam 64 milyon kişiymiş. Bu Mu kıtasının hükümdarı, Ra-Mu adında bir zatmış.
(Awaramuu, nıı nınınım… Al sana bu da Hintçe. Raj Kapoor söylüyordu.)
Eski Mısır`a `gönderme` mi yapıyor, belli değil. Üstelik Ra, birçok yarı aydın yarı cahilin sandığı gibi, Mısır`ın en önemli, en büyük tanrısı değil ki! Acaba albay, on dokuzuncu yüzyılın bu konulara meraklı ortalama okuyucusunu mu gıdıklamaya çalışıyor?

Buranın bir de prensi varmış, adı Ko. Bunun bir de kızkardeşi varmış, prenses, adı Mo. Bir de küçük erkek kardeşleri var, adı Ka. Gel de gülme… Albay bizimle kafa mı buluyor? Acaba bunlar çocukça palavralar mı, yoksa hemen bütün Uzakdoğu dillerinin, bu arada elbette Çince`nin de atası olan `tek heceli` özel bir dille mi karşı karşıyayız?

Hani tıpkı, Arapça ve İbranice`nin ortak atası olan eski Sami kavminin dili Akadça gibi? Peki, bu tabletlerde gözlenen bazı işaretlerin, hem Pakistan`da İndüs vadisinde kullanılmış (ve henüz okunamamış) yazıyla hem de okyanusun taa öbür ucunda, hani şu garip heykelleriyle ünlü Paskalya adasında bulunmuş tabletlerdeki gene henüz okunamayan yazıyla benzerlik göstermeleri rastlantı olabilir mi?

Elbette`swastika` da var, Hitler`in sahip çıktığı eski Hint simgesi, gamalı haç… İyi ama bu prensler prensesler krallar falan, biraz fazla `bizim bildiğimiz ortaçağ` kokmuyor mu? Yani koskoca Mu uygarlığı daha başka türlü yönetilmek gerekmez miydi, demokrasi falan yok muydu hiç? Yoksa, yeniyetmelere yönelik `ışın kılıcı kullanarak uçan şövalyeler` falan gibi, bilimkurgu edebiyatının bir alt türünü teşkil eden bir `heroic space fantasy` ürünüyle mi karşı karşıyayız?

Mayaların atası bile MU uygarlığı çıkıyor
BEN çözemedim: Albay büyük ve önemli bir gerçeğe ulaşmış da bize gıdım gıdım mı anlatıyor, yoksa sezgiyle birtakım ipuçları yakalamış da bunların üzerine çokça `uçmuş` mu? İşte burada gerçek bir arkeolog, albayın da yakın arkadaşı olan William Niven devreye giriyor. Ama doğudan değil uzak batıdan, taa Meksika`dan. Niven, benzer birtakım tabletleri Meksika`da bulmuş! Hem bunlarda, hem de Maya uygarlığından sömürgeci İspanyol vahşetine rağmen günümüze kalabilmiş çok az sayıda elyazmasında (ünlü Codex Troano ve Codex Cortesianus), bir Mu kıtasından, bir Mu uygarlığından sözedildiğini görüyoruz. Ünlü maya tapınağı Uxmal`ın da bu Mu anısına yapılmış olduğu ileri sürülüyor. Yani, Maya`nın da atası Mu çıkıyor.

Üstelik, bu mitologyada iki erkek kardeş dövüşüyorlar, kötü adam Ka, esas çocuk Ko`yu öldürüp parçalıyor, kızkardeşleri Mo da bu parçaları toplayıp biraraya getiriyor ve canlandırıyor… Bu, eski Mısır`ın bildiğimiz İsis-Osiris ve Seth efsanesi yahu! (Masonlara sorun, size bütün ayrıntılarıyla anlatsınlar, onlar iyi bilirler bu öyküyü… Efsanede Ko`nun penisiyle ilgili gelişmeler de vardır ama localarda çömezlere öğretilir mi bilemem! Sonuçta İsis, Osiris`in şeyinden Horus`u doğurur…) Mısır`a ilk gidip yerleşenler de, yıkımdan kurtulan Mu halkıymış, biz Atlantisliler diye duymuştuk.

Kayıp kıta Mu hakkında bu söylenenler doğru olabilir mi? Eh, akla yakın. Gerçekten de, haritaya şöyle bir bakın, orada birçok irili ada (Japonya, Hawaii, Filipinler, Java, Sumatra, Borneo, Papua-Yeni Gine falan, hatta Avustralya), binlerce ve binlerce de ufaklı ada… Sanki bunlar eskiden bir bütünmüş de, `aralarını su basmış` gibi durmuyorlar mı? Eee, acaba bunlar da, Anadolu`da hemen her gölün dibinde göründüğü sanılan birtakım kalıntılar gibi `söylence` unsurları mı? Yani `eskiden burada bir köy varmış, halkı çok günah işlemiş, Cenab-ı Allah da onları çarpmış, hepsini sulara gömmüş, bak bak, gölün dibinde caminin minaresini göreceksin` düzeyinde saftirik bir palavra mı?

Yoksa bunun `bilimsel` bir dayanağı olabilir mi? Peki bu kıtada ille de bir uygarlık olmuş olması mı gerekiyor? Bizimkinden daha ileri bir uygarlık, ha? Ay gene uzaylılar falan mı karışacak yoksa işin içine? Önce bir bakalım kim keşfetmiş, ya da kim yumurtlamış bu Mu meselesini…
Engin Ardıç

29 Mart 2014 Cumartesi

Kan Testiyle Alzheimer Teşhisi

ABD’li araştırmacılar, Alzheimer’la mücadelede önemli bir gelişme kaydetti. Buna göre artık kişinin Alzheimer’a yakalanıp yakalanmayacağını 3 yıl önceden öğrenmek mümkün.

Alzheimer’ı basit bir kan testiyle önceden tespit etmek mümkün.

Amerikan Georgetown Üniversitesi’nden araştırmacılar, Alzheimer’ı 3 yıl önce saptayan bir test geliştirdi. Testin doğruluk payı yüzde 90.
Araştırmacılar 70 yaş ve üzeri 500 kişiyi 5 yıl boyunca takip etti. Alzheimer’a yakalanan 53 kişinin kan değerleri, sağlıklı 53 kişi ile karşılaştırıldı. Kandaki 10 yağ seviyesinin iki grupta farklılık gösterdiği görüldü. Araştırmacılar, bu değerlere bakarak hastanın 3 yıl içinde Alzheimer’a yakalanıp yakalanmayacağını söylemenin mümkün olduğunu belirtiyor.

Araştırma, Alzheimer’la mücadelede çığır açabilecek bir adım olarak değerlendiriliyor. Zira, Alzheimer tedavisine ne kadar erken başlanırsa ilaçlar o kadar etki gösteriyor. Test, 2 yıl içinde klinik çalışmalarda kullanılabilecek.

Ünlü Fizikçinin Külleri Ortada Kaldı

Ünlü Sırp fizikçi Nikola Tesla’nın kendi adını taşıyan müzede tutulan külleri ortada kaldı. Sırbistan’ın başkenti Belgrad’daki Aziz Sava Kilisesi’nin önündeki alana yerleştirilmesi projesi 16 Mart’ta yapılacak genel seçimler sonrasına bırakıldı.

Nikola Tesla Müzesi’nden yapılan yazılı açıklamada, Belgrad Büyükşehir Belediyesi ve Sırp Ortodoks Kilisesi arasında imzalanan ve Tesla’nın küllerinin bulunduğu kabın, Aziz Sava Kilisesi’nin önündeki alana yerleştirilmesini öngören projenin yeni hükümet kurulana dek askıya alındığı belirtildi.

Ülkedeki bazı sivil toplum kuruluşları, Tesla’nın küllerinin Aziz Sava Kilisesi önüne konulmasından rahatsızlık duyuyor.

Tesla’nın külleri, Tesla’ya ait diğer özel eşyalarla birlikte Belgrad’daki Nikola Tesla Müzesi’nde korunuyor.

Nikola Tesla kimdir?
Sırp fizikçi, mucit ve elektrofizik uzmanı Tesla (1856.1943), papaz bir baba ve okur-yazar olmayan bir annenin çocuğu olarak, Hırvatistan sınırları içinde kalan Smilyan’da dünyaya geldi.
Babasının tüm ısrarlarına rağmen papaz olmak yerine mühendislik eğitimi alan Tesla, özellikle elektriğin kablosuz taşınabilmesi alanında çalışmalar yaptı.

Elektrik üzerine sayısız deney ve icatlar yapan Tesla, ölümüne dek, kendisine ait patentli 700 icatla, en çok patent sahibi kişi olarak tarihe geçti.

Yasakların Psikolojik Etkisi


Aslında herşey bir yasakla başladı. İyiliğin ve kötülüğün bilgisini taşıyan ağaçtan, yasak meyveyi yiyen Adem ve Havva, cennet bahçesinden kovuldular, ve şu an yaşadığımız mükemellikten uzak Dünya’ya düştüler.

İnsanlığın tarihçesi, Kuran’a, İncil’e ve Tevrat’a göre bir yasağın delinmesiyle başlar. Dolayısıyla yasaklar, insanın bu Dünya’da varoluş sürecinin başlangıç noktasıdır.

“Yasaklar delinmek içindir.” diye geçiririz içimizden hayata daha isyankar ve düzen-sevmez bir bakış açısıyla baktığımızda. Kimimiz de yasaklara harfiyen uymaya çalışırız. Ama içimizde derinlerden bir ses, kırmızı ışıkta geçmenin, girilmez bölgeye girmenin ve yasaların tersine gitmenin hazzının başka bir yerde olmadığını fısıldar bize. Sanki o zihin fısıltısı Adem ile Havva’yı yoldan çıkaran ve yasak meyveyi yemeye ikna eden yılan gibidir. Koynumuza sokulur bazen ve bizi ikilemde bırakır, kendi kendimize sordurur: “Acaba yapsam mı?”

Adem ve Havva bir yana, biz insanoğlunun yaşamımız boyunca içselleştirdiğimiz yasaklar çeşit çeşittir. Devletin koyduğu yasalar çerçevesindeki kurallar ve yasaklar, anne-babalarımızın bize küçükken yasakladığı şeyler, bir de bizim kendimize yasakladıklarımız veya yasaklamaya çalıştıklarımız. “Bir daha asla sigara içme!” “Daha az ye!” “O kadına yan gözle bakma!” “Başkasının malına göz koyma!” Ama en zoru da insanın kendine koyduğu yasakları delmemesi için kendi kendini ikna etmeye çalışmasıdır. Her gün bir çatışmadır insanın içinde yaşadığı, kendisi için koyduğu idealler ile, sol omzundaki kötü meleğin fısıltıları bir türlü birbirine uymaz. ‘Dürüst, güvenilir, örnek alınası insan’ ile “günah işleme özgürlüğü”nü son raddesine kadar kullanmak isteyen insan (yoksa canavar mı?) arasında gidip gelir. Kısacası evdeki (ideal benlikteki) hesap, çarşıya (egoya) uymaz.

İnsanın yaşadığı yasaklara uyma ve uymama çelişkisini psikolojik araştırmalar nasıl açıklıyor? En az 1 aydır sadık bir ilişkide bulunan 42 üniversite öğrencisi bir psikolojik teste tabi tutuluyor. Bu psikolojik testte 2 ayrı ana grup var. 1. grup kontrol grubu: Bunlar deneyin manipulasyonuna maruz kalmıyor. Diğer gruba ise iki resim gösteriliyor. Bu iki resimden biri çok çekici birine ait, diğeri ise, 

ortalama çekicilikte birine ait. Bu ana grupta da manipulasyona göre katılımcılar ikiye ayrılıyor: Bir gruptan çekici kişinin resmini gördüklerinde bilgisayarda bir tuşa basmaları daha sık istenirken (Bu gruba Çekici+ grubu diyelim.); diğer gruptan ortalama görüntüde kişinin resmini gördüklerinde bilgisayarda tuşa daha sık basmaları isteniyor (Bu gruba Çekici- grubu diyelim). “Peki bu araştırma ne ölçüyor ki diye sorabilirsiniz?” Kilit nokta şurada: Bu deneye tabi tutulduktan sonra, tüm gruplara eşlerini aldatma ve sadık kalmaya dair bir test uygulanıyor. Ve sonuçlar şunu gösteriyor: Çekici – grubu, yani test boyunca daha sık çekici resme bakmamaya uğraşarak doğru tuşa basmaya çalışan grup, test cevaplarında süregelen ilişkilerinden daha mutsuz, ve aldatmaya daha yatkın olduklarını belirtiyorlar. Yani bu araştırmanın sonuçlarına göre, kendilerini zorla çekici resme bakmamaya zorlayan grup, gerçek hayatta çekici bir kadın veya erkeğin peşinden koşmaya daha yatkındır diyebiliriz.

İlginç değil mi? Basit bir laboratuvar ortamındaki psikolojik deneyde bile, insanların kendilerini bir şeyden zorla mahrum bırakmaya çalışmaları, onların o kendilerini mahrum bıraktıkları şeyi daha çok istemelerine sebep oluyor. Türkiye’de de kitap yasaklarının daha şiddetli bir biçimde uygulandığı zamanlarda, insanların gizli gizli yasaklı kitapları elde etmeye ve okumaya çalışmaları ‘yasaklı zamanlar’ efsaneleri arasındaydı. Bugün ise twitter yasağının gelmesiyle, insanların twitter’a girebilmek için DNS ayarlarını evininin duvarlarına, tozlu arabalarına yazması, yasağın getirdiği hem yaratıcı düşünme gücünü, hem de karşı hareketi doğal olarak daha çok harekete geçirişini görebiliyoruz. Benim fikrimce bir şeyi popüler yapmak istiyorsanız, önce onu yasaklamalısınız. Dünya’nın en yaratıcı ve en etkileyici reklamlarını ortaya koymaya çalışan, ve istisnasız milyarlarca dolar kar eden sigara sektörünü düşünün bir kere: Eğer sizin gerçekten içmeyeceğinizi düşünselerdi, sizce sigarayı ‘yasaklı’ bir obje olarak size sunarlar mıydı?

Herkese kendi yasaklarını düşündüğü günler dilerim,
Ayşe Canan Altındaş/http://pavlovspartner.com/

27 Mart 2014 Perşembe

Ay Kamerası Satıldı

Apollo 14 seferinde kullanılan, Ay’a götürülen ve geriye getirilen tek kamera olarak bilinen “El Data Kamera”, açık artırmayla 660 bin Euroya satıldı
ABD’li astronot Edgar Mitchell’in 1971′de Apollo 14 seferinde kullandığı ve Ay’a götürülen ve geri getirilen tek kamera olarak bilinen “El Data Kamera”, Viyana’da düzenlenen açık artırmayla 660 bin Euroya satıldı.

Emekli astronot Mitchell, NASA’nın elinden almak istediği kamerayı bir süre önce Avusturya’daki bir internet sitesi üzerinden açık artırmaya çıkaracağını duyurmuştu. Viyana’da bir sanat galerisinde düzenlenen açık artırmada, kameraya 80 bin Euro başlangıç fiyatı verildi. Kameraya sahip olmak isteyen müşteriler arasında adeta teklif savaşı yaşandı. Artırılan teklifler sonucunda kamera 660 Euroya satıldı. Kameranın yeni sahibi, Fujisawa isimli bir Japon oldu.

“Hasselblad 500″ model kamera, Ay’a gidip dünyaya dönen tek kamera olarak biliniyor. NASA kurallarına göre, astronotlar çekim yaptıktan sonra gemide ağırlık yapmaması için el kameralarını ayda bırakmak zorunda. Ancak astronot Mitchell’in söz konusu kamerayı bırakmayı unuttuğu belirtiliyor. Bu yüzden NASA, Mitchell’den evinde sakladığı kamerayı iade etmesini istemiş ancak Mitchell kamerayı vermeyi reddetmişti.
Apollo 14′ün lunar modül pilotu olarak 1971 yılında aya çıkan Mitchell, ayda yürüyen 6′ncı astronot olarak biliniyor. Ayda 9 saat 17 dakika geçiren Mitchell, söz konusu kamerayla 299 fotoğraf ve 96 görüntü çektiği belirtiliyor.

26 Mart 2014 Çarşamba

Zihin Kontrolü Bilinmeyeni – Araştırmalar

“ZİHİN KONTROLÜ (MİND CONTROL)” VE “BEYİN YIKAMA (BRAİN WASHİNG)” GERÇEKTEN MÜMKÜN MÜ
YOKSA BİR FANTEZİ VEYA ALDATMACA MI? YOKSA PSİKOLOJİK SAVAŞIN BİR PARÇASI MI?
HANGİ OLAYLARDA ZİHİN KONTROLÜ TEKNİKLERİNDEN YARARLANILDIĞI SANILMAKTA ?

Geçmişte birçok zihin kontrolü ve psikolojik savaş tekniği çeşitli amaçlar için kullanılmış ve günümüzde hâlâ kullanılmakta. Zaten son 30 yıldır pek çok istihbarat örgütünün ana hedefi insan beyninin kontrol altına alınması olmuştur. Bu amaç için milyonlarca dolar gizli laboratuvar çalışmalarına ayrılmıştır. Kitaplar tarihte zihin kontrolü ve beyin yıkama operasyonlarına maruz kalmış ve bu konuda ünlü olmuş çeşitli isimler ve olaylarla doludur. Basında son zamanlarda iddia edildiği üzere Türkiye’deki bazı teröristlerin yaratılmasında acaba zihin kontrolü teknikleri mi yatmaktadır?

“Zihin kontrolü” psikolojik teknikleri çok iyi kullanan kültlerin, tarikatların veya istihbarat örgütlerinin uyguladığı bir yöntemdir. Temelinde zihin kontrolü bir kişinin veya insan grubunun davranışını kontrol etmek veya değiştirmek için isteği ve bilgisi dışında uygulanan tüm yöntemlere verilen addır.

Diğer bir tanımla, “beyin yıkama” (zihin kontrolü), bireyin farkında olmadan davranışlarının kontrol edilmesi ve değiştirilmesine girişimde bulunmak ve bu amaçla herhangi bir yöntemi uygulamaktır. “Psikolojik savaş” ise çeşitli zihin kontrolü tekniklerini de içine alan daha geniş bir kavramdır. Psikolojik savaş, insanların beyninde ve toplumsal psikoloji üzerinde sürdürülen savaştır, hedefi “reel olmayan” birtakım yanlış bilgileri propaganda, zihin kontrolü, medyanın kontrolü, toplu telkin ve beyin yıkama ile “gerçekmiş gibi” göstermektir. Böylece düşmanın veya karşıt güçlerin beyninde ve psikolojik tabanın da da savaşın kazanılması hedeflenmektedir.

Psikolojik savaş teknikleri
* Çeşitli propaganda faaliyetleri.
* Kendini farklı gösterme, demoralizasyon yaratma ve psikolojik kamuflaj teknikleri.
* Toplumsal zihin kontrolü.
* Bireysel zihin kontrolü.
* İleri tekniklerle Mançurya Kobayları (Manchurian Candidate) oluşturma.
* Toplumlarda veya bireylerde ideoloji değiştirme, toplum mühendisliği veya toplumu tamamen kendi yönünde devşirme yöntemleri.
* Medyanın ve beyinleri etkileyen tüm araçların kayıtsız şartsız kontrolü.
* Disinformasyon yayma ve bilgi kirlenmesine yol açma.

Yukarıda ifade edilen teknikler içerisinde en çok uygulanan psikolojik faaliyet şunlardır: Propaganda, bireysel ve toplumsal zihin kontrolü, kimyasal maddeler yardımıyla kişinin düşüncelerinin etki altına alınması.
Toplumsal zihin kontrolü toplumu istenilen doğrultuya yöneltmek, o toplumun kültürünü distorsiyona uğratarak çökertmek veya toplumu istenilen amaçlar doğrultusuna çekebilmek amacıyla tüm topluma yapılmaktadır. Toplumsal zihin kontrolüne en güzel örnek ise Hitler’dir. Hitler’in hitabet sanatını ve diğer teknikleri çok iyi bir şekilde kullanarak kitleleri arkasına takması toplumsal zihin kontrolü olarak tanımlanabilir. Toplumsal zihin kontrolü amacıyla televizyondan basına, reklamlardan filmlere kadar her şey kullanılabilmektedir.

Bireysel zihin kontrolünden anlatılmak istenen, bir insanın belirli bir ortamda beyin elektrofizyolojısini ve kimyasını etkileyerek, kişiliği ve davranış biçimleri istenen amaç doğrultusunda yeniden şekillendirmektir. İstihbarat örgütleri ve istihbarat örgütlen için çalışan bilim adamları yıllarca insan zihnim kontrol etmek ama-cıyla çeşitli maddeleri kullanmışlardır. Bu maddelerin çoğu, nörotransmitterleri çok sistematik bir şekilde değiştiren halüsinojenler, amfetaminler ve türevleridir (Nörotransmitter: Beyinde nöron adı verilen sinir hücreleri arasındaki biyoelektriksel iletimi sağlayabilen mekanizma; bu mekanizma sayesinde beyinde farklı yerlerde farklı özelliklere sahip nöronlar birbirleriyle nörotransmitterler aracılığıyla iletişim kurarak, duygu, düşünce, bilinç, his, saldırganlık, zeka, uyanıklık, yaratıcılık gibi fonksiyonları belirlerler).

Örneğin esrar (THC), sodyum pentotal gibi birçok madde bireysel zihin kontrolü amacıyla kullanılmıştır. THC’nin etkisinde bilinç dışına ait çeşitli bastırılmış motifler, imajlar ortaya çıkar. Güçlü halüsinojenler olan LSD, MDA, STP, Meskalin, PCP, İbogain algılanmakta olan her şeyin distorsiyona uğramasına, renklerin, seslerin veya bilinç dışından gelen her türlü düşüncenin değişmesine yol açarlar. Bu ilaçlarla bir kült içinde insanları transa sokmak ve istenilen amaçlar doğrultusunda kullanmak mümkündür. Sodyum pentotal kemo-hipnoz yapmaktadır ve bunu insanları konuşturmak için kullanmışlardır. Gerçekten kimyasal ajanlar kullanılarak yapay anksiyete, hipnoz, rüya görme hali, ağrıya duyarlılığın artırılması ve azaltılması, hafıza kaybı veya hatırlatma, sersemlik, psikoz, yaratıcı düşünce, aşırı duyarlılık oluşturulabilir.

Beyin yıkama ve ideoloji kontrolünde genellikle şu teknikler kullanılmaktadır:
1) Telkin ve telkine yatkınlık. Gerek hipnoz, gerekse tekrarlayan ritüeller uygulanır. Hemen hemen tüm tarikatlar ve kültler bu teknikleri kullanır.
2) Mevcut tüm psikolojik akardengeyi yıkma. Var olan inanç ve bilinç yapısı sarsılır ve kişi kendi oluşturduğu psikolojik savunma mekanizmalarından mahrum kalarak, yeni bir travmaya ve telkine açık hale gelir.
3) Egoyu zayıflatma.
4) Cinsellik. Pek çok tarikat ve kült cinselliği, libidoyu had safhada kullanarak insandaki haz-ödüllendirme mekanizmalarını harekete geçirir. Bu sırada bazı ilaçların (Ekstazi, MDA vb.) etkilerinden de yararlanılır.
5) Gizemcilik ve üstün güçlere ulaşma. Gizemcilik, parapsikoloji ve mistisizm hemen hemen her tarikatın ve kültün temel parametre olarak kullandığı unsurdur. Bu yeteneklere ulaşma konusunda bazen ilaçlar veya başka psikolojik teknikler de kullanılır (vecd, meditasyon vb.).
6) Eşikaltı algının ve kollektif bilinç dışının, arketipal öğelerin çok sistemli kullanılması. Burada ses, müzik, görüntü, duyma veya görme eşiğinin dışındaki stimülan etkiler, fikirler, film görüntüleri, klişeleşmiş yapılar ve moda gibi unsurlar kullanılmaktadır.
7) Kimyasal maddelerle beynin normal akardengesinin (hemostasis) yıkılması ve yepyeni bir yapı kurulması.
Mançurya Kobayı (Manchurian Canditate) ise kendi iradesi dışında, birtakım beyin yıkama seansları, ilaçlar veya hipnozun etkisiyle başkasının istediği eylemleri yapanlara verilen genel isimdir. Mançurya Kobayı teriminden hedeflenen robot-laştmlmış ve her istenileni yapabilen bireyler elde edebilmektir. Temel konusu LSD, halüsinojenler ve kimyasal ajanlarla beyin kontrolü olan MK-ULTRA projesini başlatan Ailen Dulles’ın 1953 yılında yaptığı konuşma bu bağlamda oldukça ilgi çekicidir. Ailen Dulles yaptığı konuşmada, hedeflerinin ne olduğunu şu cümlelerle açıklamıştır:
“Hedef, insan zihnindeki savaşı kazanmaktır. Bu savaşın ilk cephesi propaganda, depolitizasyon ve sansür ile kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise bireyin beyninde kazanılacaktır. Hedef, beyin yıkamak, ideoloji değiştirmek ve gerektiğinde birçok Mançurya Kobayı yaratabilmektir.”

MARİLYN MONROE’NN ÖLÜMÜNDEKİ SİS PERDESİ KALDIRILAMADI.
İDDİALAR ONUN ABD DERİN DEVLETİ PROJESİ YA DA BİLDİĞİ SIRLAR NEDENİYLE
ZİHİN KONTROLÜ PROJESİ SONUCU ÖLDÜRÜLDÜĞÜ YÖNÜNDE

Zihin kontrolu vakaları
Tarihte zihin kontrolü operasyonlarına maruz kalmış olabileceği iddia edilen kişilerin bazıları şunlardır:
John F. Kennedy cinayetinin faili olan Lee Harvey Oswald’ın bir zihin kontrolü operasyonuna maruz kaldığı düşünülmektedir. Lee Oswald’ın MK-ULTRA isimli zihin kontrol projesinde Mançurya Kobayı haline getirildiği iddia edilmektedir. Bilindiği gibi John F. Kennedy cinayeti hiç çözülememiş, cinayetin tüm delilleri ise Amerikan Derin Devleti tarafından yok edilmişti.

Bir zamanların efsanevi sarışını, film yıldızı Marilyn Monroe’nun ölümündeki sır perdesi yıllarca kaldırılamadı. Bazı kişiler onun intihar ettiğini bazı kişiler/kitaplar ise bir ABD Derin Devlet Projesi ya da bildiği sırlar nedeniyle bir zihin kontrolü projesi sonucu öldürüldüğünü iddia etti. Ayrıca Marilyn Monroe’nun Cathy O’Brien gibi MONARCH projesinde kullanıldığı yapılan iddialar arasındaydı.

Ünlü Manken Candy Jones’un CIA tarafından hipnozla çoğul kişilik oluşturularak yıllarca çift kişilikle yaşatıldığı iddia edilmektedir. “The Control Of Candy Jones” isimli kitapta belirtildiği üzere Candy Jones isimli manken CIA’de (Morse Allen’ın projesi) hipnoz seanslarıyla Mançurya Kobayı deneylerine tabii tutuldu ve çoğul kişilikle yaşatıldı.

John F.Kennedy ve Robert F. Kennedy

Kennedy kardeşlerden biri olan Robert F. Kennedy’nin katili Sirhan Bishara Sirhan’ın da bir zihin kontrolü operasyonundan geçirildiği iddia edilmişti. Sirhan konuşamadan ve iz bırakılmadan öldürüldü.

Jim Jones’un kurduğu Halkın Tapınağı Kült’ünün 910 üyesi 1978′de topluca intihar etti. Jonestown Olayı’nın CIA’in toplumsal bir beyin yıkama olayı olduğu iddia edildi. 910 kişinin bir araya gelerek, siyanür içip intihar etmelerinin hiçbir mantıksal açıklaması olamazdı.

1981 YILINDA ÖLDÜRÜLEN JOHN LENNON’UN BİR MK-ULTRA PROJESİ
KURBANI OLDUĞU İDDİA EDİLİYOR.
ONU ÖLDÜREN DAVID CHAPMAN İSE KENDİSİNİ LENNON SANIYORDU

Hare Krishna ve diğer okkült dinsel yapılar bu kültlerin daha az ekstrem olanlarına verilebilecek başka bir örnektir.
1981′de öldürülen John Lennon’un katili Mark David Chapman’ın bir ruh hastası olmasının yanı sıra bir MK-ULTRA projesi kurbanı olduğu iddia edilmiştir. David Chapman kendisini John Lennon sanıyordu ve onu öldürürken söylediği sözler şunlardı:
“Kanımda hiçbir duygu yoktu. Hiçbir öfke yoktu. Hiçbir şey yoktu. Beynimde ölü bir sessizlik hakimdi. Ölüm, soğuk sessizlik, kalıp yürüyene kadar devam etti. O bana baktı… Beni geçerek ilerledi ve sonra kafamda onu duydum. O bana tekrar ve tekrar ‘onu yap, onu yap, onu yap’ diye emir verdi.”

Mark Philips ve Cathy O’Brien tarafından yazılan “Baykuş İmparatorluğu (Trance Formation in America): Bir CIA Zihin Kontrolü Kölesinin Gerçek Yaşam Öyküsü” adlı kitapta Cathy O’Brien kendi ağzından yaşadıklarını anlatmaktadır:
“…MK – ULTRA projesi psikolojik travmayı ve çeşitli teknikleri kullanan bir zihin kontrolü projesiydi. Zihin kontrolü altında, kendi özgür irademi, düşüncelerimi denetleme yeteneğimi kaybettim. Ne soru sormayı, ne çıkarsama yapmayı, ne de bilinçli olarak kavramayı becerebiliyordum; sadece bana söylenilenleri yapıyordum.

…Katılmak zorunda kaldığım pornografi, daha fazla şiddetlenerek, sado-mazoşizmin işkencelerine (S&M) dönüşmüştü. Fiziksel ve/veya psikolojik travmalar; uyku, yemek ve su mahrumiyeti; yüksek voltajlı elektrik şoku; ve belirli hafıza bölümlerinin/kişiliklerinin hipnotik ve /veya diğer yöntemlerle programlanması bu projede uygulandı. Projede pek çok halüsinojen ve uyarıcı madde üzerimde denendi.

…Seks tacirim bütün programlama sürecimi izliyor, kırbacı ve çakısıyla sürekli bana işkence yapıyordu. ‘Eğer birisine gidip, olanları anlatsan bile, hiç kimse senin gibi birisiyle işim olacağını düşünmez, bu yüzden kaçacak hiçbir yerin yok’ diyordu. Beni sık sık ‘atılabilir’ olmamla tehdit ediyordu, çünkü ne de olsa, ‘ilk başkan modeli olan Marilyn Monroe bütün insanların gözü önünde öldürülmüş ve hiç kimse ne olduğunu anlamamıştı.’

…Birçok ünlü politikacıya, ajana ve daha birçok kişiye fahişelik yapmaya zorlandım. Onlara daha iyi hizmet verebilmek için birçok seks filmi çekildi. Ayrıca uyuşturucu kuryeliğinde beni kullandılar. Kendimde uyuşturucu kullanmak zorunda kaldım. Satanist ritüellere katılmak zorunda kaldım. Bohem Kulübü’nde üçgen şeklinde bir cam fanusa, içlerinde yılanların da olduğu eğitilmiş hayvanlarla birlikte defalarca kapatılmıştım.”

Merkür Sanılandan Daha Küçük

NASA’nın elde ettiği son verilerde, Güneş Sistemi’nin en küçük gezegeni Merkür’ün sanılandan çok daha küçük olduğu ortaya çıktı.

NASA, Messenger adını verdiği uzay aracıyla yaptığı araştırma sonucu Merkür gezegeni hakkında yeni bilgilere ulaştı. Güneş’e en yakın ve en küçük gezegen olan Merkür’ün farklı açılardan yüksek çözünürlükteki görüntüleri elde edildi.

Görüntüler sonucu Merkür’ün çapının son 4 milyar yıl içinde 7 kilometre küçüldüğü açıklandı. Bu rakam bilim insanlarının daha önceki tahminlerinden daha büyük bir küçülmeyi öngörüyor. Bu küçülmenin nedeni gezegenin iç yapısını oluşturan metal ve kayaların giderek soğuması gösteriliyor.

Merkür’e yollanan ilk uzay aracı Mariner 10 1974-75 yılları arasında gezegen yüzeyinin sadece yüzde 45’ini görüntüleyebilmişti. Messenger ise 2011’de Merkür’ün yörüngesine yerleştirildi.

‘50 Yıl Içinde Ay’da Yaşayacağız’

Ünlü fizikçi Stephen Hawking, dünyadaki nüfus artışı nedeniyle insanların 50 yıl içinde Ay’a göç edeceğini söyledi.
İngiliz fizikçi, evrenbilimci, astronom, teorisyen ve yazar Stephen Hawking’in açıklaması, Live From Space televizyonunda yayınlandı.

Hawking, açıklamasında, ”50 yıl içinde insanlık Ay’da koloniler kurmuş olacak ve Mars’a yönelmeye başlayacak” ifadesini kullandı.

Stephen Hawking, ”Geleceğimizden korkuyorum. Gezegenimiz aşırı nüfus ve kaynak eksikliği tehdidiyle karşı karşıya. Bir B planına ihtiyacımız var” dedi.

Hawking, Uluslararası Uzay İstasyonu’nun yolculuklar için gerekli bilgilerin toplanmasına yardımcı olduğunu kaydetti.

25 Mart 2014 Salı

Dünya Tarihine Vurulmuş Türk Damgası

74 bin yıl önce başlayan ve bugün Almanya’nın Berlin şehrine kadar uzanan buzul döneminin 12 bin yıl önce sona ermesiyle, dünya ısısı 4-5 C° artmaya başlamıştır. Artan ısıya bağlı olarak buzulların erimesi ve şiddetli yağmurlar nedeniyle deniz ve göllerdeki su seviyesi 125 metre kadar yükselmiş, dünya iklim ve coğrafyasında büyük değişiklikler olmuştur. Bu değişikliklere Anadolu topraklarından bir örnek verecek olursak; şu anki Tuz gölü, o tarihlerde Konya-Ereğli Havzasını kaplayan büyük bir göldür ve Çatalhöyük de bu gölün kıyısında kurulmuştur. Anadolu’dan çok daha büyük yüzölçüme sahip olan Asya topraklarında da bu iklim değişikliği neticesinde çok sayıda su havzaları; akarsular, göller, ve iç denizler meydana gelmiştir.

Coğrafi koşulların içinde barındırdığı medeniyetler üzerindeki büyük etkisi vardır. Özellikle yaşamsal değeri olan suyun, uygun yaşam koşullarının sağlanmasında çok önemli bir faktör olduğu için de uygarlıkların var olması ve büyümesi bu su havzalarının bol olduğu yerlerde olmuştur. Türklerin ana vatanı olan Orta Asya toprakları için de durum böyledir ve Orta Asya topraklarında yaşayan Türkler suyun bol olduğu bu topraklarda yerleşerek, tarım yapmışlar, hayvanları ehlileştirmişler, yeraltı madenlerini bularak işlemesini öğrenmişler ve kültürel gelişmelerinin sonucunda da yazıyı bulmuşlardır.

Çok uzun sürece dayanan yazının bulunması ve kullanılması, bilgi ve belgelerin gelecek nesillere aktarılmasını mümkün kılmıştır. Bilim adamlarının Asya ve Avrupa topraklarında milyon yaşında kafatasları bulmuş olmaları insanlık tarihini milyonlarca yıl öteye götürmesine karşın, tarih yazının bulunması ile başlamıştır. Medeniyet, modernleşme, yaşam tarzındaki değişiklikler, yazının bulunması ve evrimleşmesi ile gerçekleşmiştir. Dünyada yazıyı ilk kullanan Türkler olduğu için de tarih, Türk’lerin yazıyı kullanması ile başlamıştır.


Asya kıtasının ortasında Baykal ve Balkaş, Issık göllerini, Ala Tau (Tanrı dağlarını) ve en eski yerleşim bölgesi olan Yedi Su’yu da içine alıp kucaklayan ve Hazar Denizine kadar uzanan bugünkü Altay, Tuva, Kazakistan ve Kırgızistan toprakları, ilk yazının ortaya çıktığı yerlerdir. Mağara resimleri ve Sıntaşlar’dan (anlam ifade eden heykelcik) sonra piktogramlar (resim vasıtası ile düşünceyi belirten yazı) 20.000 yıl önce, petroglifler (Kaya resimlerinin değişmiş ve yazılardaki sembol şekillere dönüşmüş biçimi ) 15.000 yıl önce, tamgalar (ilk harf sembolleri) 10.000 yıl önce, harfler ve sonunda alfabeye geçişin dünyada ilk örneklerinin olduğu yer Türkistan topraklardır.

Altın elbiseli adamın parmağındaki altın yüzükte, kafasına on
 adet tüy takılı bir insan kafası bulunmaktadır. On sayısı Türkler için 
kutsaldır. Resmin yanında bulunan yazıt kurgandan çıkarılan
 gümüş kap üzerinde yazılıdır.

Altın elbiseli adama ait kurgan(Kazakistan topraklarında halen 
açılmamış birçok kurgan (mezar) mevcuttur)

Kurgandan çıkan Altın Elbiseli Adama ait başlık

Altın elbiseli adam, kıyafeti ve kuşandığı kılıç

Türklerin bilinen tarih boyunca Orta Asya topraklarında ve sonrasında bu bölgeden tufanlar başta olmak üzere çeşitli etkilerle dağıldıkları yeryüzünün çeşitli coğrafyalarında üstün medeniyetler kurduklarının kanıtını geride bıraktıkları binlerce eserde bulabiliriz. Kırgızistan’ın Talas bölgesinde Çiğimtaş (Çizgili Taş) ve Narın Bölgesindeki Saymalı Taş (nakışlı taş) (3500m yükseklikte, 90.000 kaya resmi), Talas Yazıtı

Kazakistan’da Essik Kurganlarındaki Altın Elbiseli Adam, Tamgalı’da Tamgalısay (ilk Türk tamgaları,10.000 yıllık 1.000 piktoğraf), Ceti – Yedi Su yazıtları, Yakutistan’da Baykal-Lena yazıtları, Tuva’da Uluğ-Kem Sülyek Köyü-Karayüz yazıtı, İtalya’da Etrüks yazıtları, Moğolistan’da Kül Tigin yazıtları, Yenisey yazıtları (şimdilik bilineni 107 tanedir), Rusya Uluğ Kem, Şülyek Köyündeki Yazılıkaya Karayüz yazıtı, Altaylar’daki Pazırık Kurganı ve yazıtları, Anadolu’da; Antalya Side yazıtı, Eskişehir’in Han İlçesinde Yazılıkaya ve Uçuz yazıtları, Ankara Polatlı Yassı Höyük yazıtları, Erenköy yazıtı, Ergani yakınındaki Çayönü yerleşmesi, Gevaruk yaylası Özalp ilçesinde Pegan köyü Resimleri, Salyamaç Köyü yakınındaki Cunni Mağarası yazıtları, Sat köyü civarındaki Sat Dağı resimleri, Side Harabeleri yazıtları, Van Tirşin yaylası Çilgir köyü yazıtları, Konya Çatalhöyük yazıtları, Ankara Polatlı da Yassı Höyük’teki Erken Türk yazıtları, Hakkari de Gevaruk yaylası Sat Köyü tamğaları, Antalya da Beldibi mağarasındaki tamğalar, Şanlıurfa Göbekli Tepedeki tamğalar, Hakkari Çelo Dağı Kahn-ı Melik ve Taht-ı Melih kaya üstü resimleri, Van Bölgesinde Cilo dağı Put Köyünde Kızların Mağarasında ki resimler, Başet Dağında Kaya üstü yazıtları, Erzurum ili Karayazı ilçesi Salyamaç Köyünde Cunni Mağarası yazıtları, Burdur Hacılar Höyüğünde kaya yazıtları, Çatalhöyük yazıtları, Van Tirşin alanı Çilgiri Köyü yazıtları, İstanbul Erenköy yazıtları, Antalya’da Beldibi’nde Side Yazıtları, Sinop kalesinde kapı yazıtları, Trabzon Mağara Yazıtları, Suriye Lazkiye’de Ras Şamra’ da Ugarit yazıtları, Ege denizi Lemnos Adası yazıtları(….), şu ana kadar bulunan ve bilinen eserlerden bazılarıdır.
1789 yılında Fransız Komutan Napolyon Doğu hakimiyetini sağlamak için Osmanlı’lara ait Filistindeki Akka kalesi önlerine gelir. Savaşı izlemek amacıyla da bir İngiliz İstihbarat subayı Akka’ya Anadolu topraklarından (İstanbul-Halep) geçerken Eskişehir Yazılı Kaya’ya rastlar. Bizans Kültürü ile yetişmiş bu İngiliz subayı Yazılı Kaya’yı Bizans kültürüne ait olduğunu ve metin içerisinde geçen “Midai ? ibaresinden dolayı da, tarihte yaşadığına şüphe ile bakılan, menkıbe kral Midas’a ait olduğunu iddia eder ve literatüre de bu şekilde geçer. Aynı şekilde Gordion diye anılan ve Ankara-Polatlı’da bulunan Yassı Höyük’ün de Kral Midas’a ait olduğu söylenmektedir. Bu da gerçek değildir. Kanıt olarak da, bu mezarın yapılan karbon testi neticesinde yaşının M.Ö.740 a ait olmasından anlamaktayız. Oysa bu tarihlerde Yunan Uygarlığı diye bir uygarlık (Yunan’a ait hiçbir yazılı eser) bulunmadığını Yunan’lı tarihçi Herotot’da belirtmiştir.

Erken Türk yazıtlarını okumadan o zamanki yaşam ve medeniyet hakkında fikir yürütmek mümkün değildir. Bu sebeple de bu eserlerin ve yazıların Türklere ait olduğunu, Erken Türk tarihi konusunda yaptığı araştırmalardan tanıdığımız Sn. Kâzım MİRŞAN tarafından bu yazıların okunması ile anlıyoruz. Fakat bu çalışmalar bazı tarihçiler tarafından kabul edilmemektedir. Zira bulunan eserlerin Türkçe okunarak, Türklere ait olduğunun kabul edilmesinin ne kadar büyük bir hadise olduğunu Atatürk’ün henüz daha genç bir subayken Sinop’ta yazmış olduğu şiirden anlıyoruz.

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler; örtülen doğacak.
Dinleyin sesini, doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak,
Yalan tarihi görüp, doğru tarihe giden.
Asya’nın ortasında Oğuz Oğulları
Avrupa’nın Alplerinde Oğuz Oğulları,
Doğudan çıkan biz, batı’da yine biz,
Nerede olsa, ne de olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendilerini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri,
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Dünya o zaman görecek,
Hakikat nerede, hakikat nerede?

2. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Tarih Tezi
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Türk Tarih Tezinde Türklerin kökeninin Orta Asya olduğu resmen dile getirmiştir. Atatürk 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin 130ncu toplantısının açılış konuşmasının birinci oturumunda yaptığı konuşmada bu hususla alakalı şunları söylemiştir. “Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk Milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında da tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk Milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef’in oğlu olan kişidir… ?
Atatürk öncülüğünde 2 Temmuz 1932 ve 20 Eylül 1937 tarihlerinde yapılan Türk Tarih Kurultayları o devrin en ünlü yerli ve yabancı bilim adamlarının katılımlarıyla yapılmıştır. Fakat ne yazık ki Türk Tarihinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmalar Atatürk’ün ölümünden sonra durdurulmuştur.

3. Türk ne demektir?
Güneyde Himalaya dağları, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, doğuda Kore Denizi, batıda Balkanlar’a kadar uzanan coğrafya ile Asya ve Avrupa kıtalarının yani Avrasya olarak adlandırdığımız karanın milyonlarca kilometre karelik topraklarında, son buzul çağının sona erdiği 12 bin yıl zaman derinliğinde yaşamış insanlar, meydana getirdikleri yazılı eserlerde kendilerini Türk olarak adlandırmışlar ve ortak dil olarak da Türkçeyi kullanmışlardır.

Bu insanlar neden kendilerine Türk demişlerdir? Türk kelimesi ne anlama gelmektedir? Bunu, eski Türkçe yazıt olan ve edebi bir dille yazılan Türkistan’daki Orhun Abidelerinden öğreniyoruz.

Orhun Yazıtları

Bu yazıtta Türk, yaratana inanan anlamında kullanılmıştır. Fin Uygur Derneği Coğrafya Cemiyetinin 1890 yılında yayınladığı, Orhun yazıtlarının ilk çözümünü kapsayan, tahrif edilmemiş, aslına en uygun olan ”Fin Atlası” kitabında birinci taş, doğu yüzü 38. satırda “Ökük Türök ? yani “Rabbani Türük “, “Tanrı Türü” denilmektedir. Türklerin Orhun Yazıtlarından önceki binlerce yıllık tarihinde, Asya’nın milyonlarca kilometre kare topraklarına yayılmış yaşarlarken kendilerine verdikleri ad; “töreye uyan” “yaratanını bilir”, “Rabbani Türk”, “Tanrısını tanır”, “Yaratanına bağlı” anlamlarında “Ökük Türök” dür. “Ökük Türök ” deki “Ök” (tanrı, yaratan) Türkçe deki ses uyumundan dolayı “ük” olmuş ve kelime böylece “türük” olarak okunmuş, günümüze de Türk olarak gelmiştir. “Ök ? ekinin günümüzdeki kullanımına “Öksüz ve Ökkeş“ kelimelerinde rastlayabiliriz. Yaratan anlamında kullanılan “Ök ? eki ile Öksüz, yaratanını yitirmiş, yetim anlamında, Ökkeş ise yaratanına bağlı anlamında kullanılmaktadır.

Yani günümüzden binlerce sene önce Türk kelimesi, o bölgede ve sonrasında tüm dünyaya yayılmış, yaratana inanan insanları tanımlamak amacıyla kullanılmıştır ve hiçbir zaman bir ırkı tanımlamak için kullanılmamıştır.

O zamanın anlayışına göre, günümüzde de olduğu gibi Türk olmak için Türk ana ve babadan da türemek gerekmiyordu. Zaten 18 yy. a kadar savaşların amaç ve yöntemlerini anımsarsak pratikte de bunun böyle olamayacağını anlarız. Bir birleriyle savaşan iki taraftan yenen, yenilen tarafın erkeklerini öldürmüş kadınlarını ise kendilerine eş olarak almış, bu şekilde de neslini devam ettirmiştir. Dolayısıyla saf, arı bir ırktan bahsetmek mümkün değildir.

Göçlerin uğrak yeri olan Türk’lerin yaşam yeri olan Orta Asya için de durum böyledir. Bu bölge içerisinde ve sonrasında dünyanın dört bir tarafına yapılan göçler neticesinde ırklar, insanlar, medeniyetler karışmıştır, hakim kültür egemenliğini devam ettirmiştir. Bu büyük göçlerin neticesinde ise ortak kültürlerinde mevcudiyetlerini devam ettiren ana unsurun adı hep Türk olarak tarih boyu yaşamıştır. Bu büyük göçlerin neticesinde ise inançlarında asimile olmayarak Tanrısına inanan grupların adı hep Türk olarak kalmıştır.

M.Ö.14.000 den M.S. 1200 yıllarına kadar devam eden göçler.

4. Etrüskler, Türk müdür?
Orta Asya’dan dünyanın diğer yerleşik yerlerine yapılan göçler sonucunda, Orta Asya’da gelişen medeniyet ve özellikle de yazı Avrupa’ya taşınmıştır. Binlerce sene süren göçler, ilk olarak M.Ö. 5.000’lerde İskandinav ülkelerine doğru başlamıştır. ETRÜSK olarak adlandırılan bu toplum İtalya’ya gelmeden önce, Fransa’da, Glozel’de ve Avusturya’da (M.Ö. 4.000) yaşamışlardır. Etrüskler’in M.Ö. 1.500’lerde Po ovasına oradan da maden bakımından zengin olan Etrürye denilen Toskana bölgesine yerleştikleri buralarda bulunan kalıntılardan anlaşılmıştır.

Etrüsklerin hâkimiyeti kuzeyde Po ovasından Roma şehrinin güneyine kadar hem karada hem de denizde üstün bir medeniyet olarak sürmüştür. M.Ö. 600 yıllarında en güçlü oldukları dönemde Roma şehri M.Ö. 743 de Etrüsk’ lü Romulus tarafından kurulmuştur. Roma şehrinin simgesi olan ve Roma şehrinin değişik yerlerinde bulunan heykel, Türk’lere Ergenekon’da yol gösteren efsanevi hayvan dişi kurt Asena’nın memelerinden süt emen iki çocuk simgesidir.


Roma şehrini kuranların Etrüskler olduğu ve bunların da Türk oldukları, 2004 yılında Etrüsk mezarlarındaki kemiklerin genetik araştırmalarından da anlaşılmıştır. İtalya’da Ferrara Üniversitesi Genetik bilimci Prof. Guido BARBUJANİ, Firenze Üniversitesinden Prof. Davit CARAMELLİ, Bologna Üniversitesi Prof. Loredana CASTRY, Parma Üniversitesi Prof. Antonella CASOLİ, Pisa Üniversitesi Prof. Francesco MALLEGNİ, İspanya Barselona’da Pompeu Farba Üniversitesi Prof. Carles LALUEZA imzalı raporda yaşları 2700 ile 2300 arasında değişen 80 Etrüks iskeletinin genetik araştırması sonucunda Etrüsklerin Doğulu olduğu sonucu açıklanmıştır. Ayrıca, Etrüsklerin Orta Asya’dan gelen ama Hazar kuzeyinden gelip Avusturya’daki İnsburg bölgesi üzerinden İtalya’nın Po ovası bölgesine inen bir halk olduğunu, Sn.Kazım MİRŞAN’ın Etrüsklerden kalma üzeri yazılı belgeleri okumasından da anlaşılmaktadır.

İtalya’da 1995 yılında Etrüsk konusunda en yetkili bilim adamı olan Floransa’dan Prof.Dr. Giovannangelo CAMPOREALE, Sn Mirşan ile bir hafta süren görüşmeleri sonrasında Etrüsk yazıtlarının Erken Türkçe olduğunu kabul etmiştir.

Ayrıca araştırmacı yazar rahmetli Adile AYDA, “Etrüskler Türk mü idi? ? (Ankara 1974), kitabında da aynı konu işlenmiştir. Adile AYDA bu araştırmalarında özellikle Türkçe ve Etrüskçe arasında söz benzetmeleri yapmıştır. Adile AYDA ayrıca,“Herodot (M.Ö. 484-425 ) Attika halkının Helen asıllı olmadığını söylemekte? diyerek, Etrüsk’lerin Türk olduğunu belirtmektedir.
Roma’yı Kuran Etrüsklerin M.Ö. 100 yılına kadar bu bölgede üstünlüklerinin sürmesine karşın bir süre sonra kendi dillerini konuşmayı bırakarak latince konuşmaya başlamışlar, sonrasında da kültürlerini kaybederek tarih sahnesinden yok olmuşlardır.

5.Türkler ilk defa Anadolu’ya ne zaman girmişlerdir.
Türklerin Anadolu’ya ilk defa 1071 de Malazgirt zaferi ile girdiğini iddia etmek doğru değildir! Türklerin Orta Asya’dan başlayıp Avrupa içlerine kadar uzanan izlerine rastlanmasından anlaşılacağı üzere Anadolu topraklarının 7000 yıllık sahibi Türk’lerdir ve en köklü medeniyete sahip olan Türkler Orta Asya’dan Avrupa ve Anadolu’ ya, bir kısmı yine Avrupa’dan tekrar Anadolu’ya gelmişlerdir. Bunu İsveç, Norveç, Danimarka, Almanya, İsviçre, Romanya, Fransa gibi coğrafyalarda, bırakmış oldukları birçok tarihi eserlerde yer alan yazıların okunmasından biliyoruz.

Milattan önce Anadolu’da yaşamış ve çok gelişmiş kültürleri ile çevrelerindeki insanlara medeniyet aşılamış bir topluluk olan ve bugün “Frigler” olarak adlandırılanlar, Erken Türklerdir. Bunların AFYON-ESKİŞEHİR-ANKARA-UŞAK çevresinde bıraktıkları eserler hala ayaktadır. Frig’lerin günümüze kadar kalan en büyük eserlerinden biri Eskişehir ili Han Kazası Yazılıkaya Köyündeki “Yazılıkaya” anıtıdır. Etrüskçeye benzeyen Erken Türkçe ile yazılan Yazılıkaya Yazıtı 1965 yılında Etrüsk yazıtlarını okuyup 1970 yılında “Proto-Türkçe Yazıtlar ? adlı kitabını yayınlayan Sn. Kazım Mirşan tarafından 1994 yılında okunmuştur. Etrüsk yazıtlarının Etrüsk alfabesine göre Türkçe okumasının yanı sıra 1998 Yılında “Etrüsklerin Tarihleri, Yazıları ve Dilleri ? kitabını yazan Sn. Mirşan, Etrüsklerin dil ve inanç yapılarını da inceleyerek Etrüsklerin Türklüğü konusunu açıkça ortaya koymuştur.

Etrüsk Alfabesi

6. Çin’deki Beyaz Piramitler.
Doğu Türkistan’da Himalaya Dağı eteklerinde Tibet sınırına yakın Shensi Bölgesinde Çin hükümeti tarafından dünyadan gizlenen Beyaz Piramit ve civarındaki 100 kadar diğer piramitler Türk’ün Orta Asya’daki geçmiş tarihinin birçok sırlarını içlerinde saklamaktadır. Meksika’daki ve Mısır’daki piramitlerin bazı araştırmacılar tarafından atası kabul edilen bu Beyaz Piramit’in Mısır’daki büyük piramitten iki misli büyüklükte ve yaşının 5000 yıl dan fazla olduğu bilinmektedir.

Beyaz Piramit bölgesinden dünya ilk defa 1912’de iki Avusturyalı gezgin sayesinde haberdar oldu, bunu 1957’de
 Life dergisindeki II.Dünya Savaşı’nda uçaktan çekilmiş resminin yayınlanması takip etti. En sonunda da yasaklanan
 bu bölgeye girmeyi başaran Alman araştırmacı Harwig Hausdort’ın fotoğrafları yayınlandı.

7. Psikolojik Savaş faaliyetleri altında Batının Türk tarihine bakışı
1000 yıldan fazla süren İslamlık-Hıristiyanlık davalarının doğurduğu düşmanlık duygusu içindeki tutucu tarihçiler, bu davalarda asırlarca İslâm’ın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini, kan ve ateş maceralarından ibaret göstermeye çalıştılar. Türk ve İslâm tarihçiler de Türklüğü ve Türk medeniyetini İslâmlık ve İslâm medeniyeti ile kaynaştırdılar; İslâmlıktan önceki binlerce yıla ait devreleri unutturmayı Ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler. Daha yakın zamanlarda Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bütün unsurlardan tek bir millet yaratmak hayalini güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, milli tarihin yalnız ihmal değil, yazılmış olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir etken halinde diğerlerine eklenmiştir. Bütün bu olumsuz cereyanlar, tabii olarak, mektep programları ve mektep kitapları üzerinde bile etkisini göstermiş ve Türklüğün, çadır, aşiret, at, silah ve savaş kavramlarıyla eş anlamlı tutulması geleneği mektep kitaplarımıza kadar girmiştir.

18. yüzyıldan sonra üretilen Avrupa merkezci tarih teorisi, insanlık tarihini, eski Yunan-Roma uygarlıkları ekseninde açıklamış ve uygarlık mirasını da Asyalı ve Ortadoğulu kaynaklardan kopararak, Avrupa’ nın tekelinde göstermiştir. Batı Avrupa dışındaki halklar, bu arada Türkler uygarlık yaratan değil, uygarlık yağmalayan ikinci sınıf “barbar ? ırklardan sayılmıştır.

Bu hususta 8nci Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın 1988 yılında, kaleme aldırdığı “La Turquie İn Europe ? isimli eserinde şu ifade yer almaktadır. ?Bizi Türk sayarak dışlıyorsanız bilin ki, bizim Türk denecek bir şeyimiz yoktur, uygarlık adına neyimiz varsa hepsini Yunanlılardan aldık, bizim kültürümüz Yunan kültürüdür, oğlumun adı olan Efe bile, Yunancadır; Bu nedenle, Avrupa Birliğine girmemiz için kültürel engel yoktur(….) Biz tepemizde Türk olmayan yöneticiler bulunmasını yadırgayan bir toplum değiliz, Avrupa Birliğine alınmamıza bu açıdan da herhangi bir engel yoktur ?

Bu kapsamda yapılan hata ilk değildir son da olmayacaktır. Atatürk’ün ölümünden sonra iktidardaki CHP nin sözcüsü durumundaki Nurullah ATAÇ, batı kültürünün mutlak ve eksiksiz alınmasının, bunun için de Yunanca ve Latince’nin mecburi ders olarak Türk okullarında Türk çocuklarına okutulması gereğini savunmuştur. O devirlerde Yunan Latin eserleri okullarda ders olarak okutulmaya başlamış, hatta Latince eğitim veren liseler açılmıştır. Tüm bu çabaların mantığında aslında ana dilimiz Türkçeyi unutturarak Türk kültürünü yozlaştırmak, değiştirmek ve yok etmek hedeflenmiştir.

Likya’nın Yunan medeniyetinin temeli olduğunu göstermek amacıyla Likya uygarlığı konusunda ilki Akdeniz Medeniyetleri Enstitüsü (AKMED) tarafından 1977’de İstanbulda,1990 da Viyana’da yapılan Likya sempozyumlarının bir üçüncüsü 7-10 Kasım 2005 tarihinde en geniş katılımla (350 katılımcı) Antalya’da yapılmıştır. AKMED’ in kurucusu ve sempozyumun (Bilgi Şöleni) şeref başkanları Suna KIRAÇ ve İnan KIRAÇ’ın düzenlediği ve Antalya valisi Alaaddin Yüksel’in açılış konuşmasını yaptığı sempozyumda İnan Kıraç Bizans ile ilgili “Bazı şeyleri dışlıyoruz. Bizim değil diyoruz. Oysa Bizans bizim. 1100 yıl birileri yaşamış, sonra ben Osmanlı olarak bunun bir parçası olmuşum. Sonra Cumhuriyet olarak devam etmişiz. Dolayısıyla Bizans’ı, 1100 yılı silip atamayız. ? demiştir.

Oysaki bu bilgi şöleninde “Likya medeniyeti Yunan medeniyetinin temelini meydana getirir.? iddialarına verilecek cevap, Likya konusunda Prof. Dr. Cevdet BAYBURTLUOĞLU ve diğer araştırmacılar yıllardır yaptıkları çalışmalardır. Bu araştırmaların ışığında diyoruz ki, günümüze kadar ulaşan yüzlerce Likya yazıları mademki eski Yunancadır, neden Yunanca temel alınarak hala okunamamaktadır! Batılı bilim adamlarının Etrüsk yazılarını okunmaya muvaffak olamadıkları gibi, söz konusu olan Likya yazısı da Etrüsk yazısının bir türevi olduğundan okunamamaktadır. Etrüsk, Pelas, Attika ve Firik yazısı ile Likya yazısı aynı kökten doğan alfabenin farklı zaman ve coğrafyalarda çok az değişmiş halleridir ama ana kök aynıdır ve bu yazılar Tarihçi Doç.Dr.Haluk Berkmen tarafından okunabilmektedir.

Tarihçi Dr. Serhat Kunar “Antalya ve yakın çevresi ? adlı kitabında, Midilli’de oturan Yunan’lıların Anadolu’da yaşayan Türklere, bayraklarındaki Kurt başından dolayı, Yunancada Kurt anlamına gelen Likos diye hitap ettiklerini belirterek Likya’lıların bıraktıkları yazılardan da bunların Erken Türk olduklarının anlaşıldığı yazmaktadır.

1977 den beri Likya medeniyeti ile Yunan medeniyeti arasında ilgi kurmak için AKMED bünyesinde yapılan çalışmaların hiçbir bilimsel temeli yoktur.

8. Sonuç
Dünyada en eski uygarlığa sahip olan biz Türkler, bunun bilincinde olarak dünyanın neresinde olursa olsun atalarımızın bırakmış oldukları eserlere sahip çıkmak zorundayız!
a. Gerçek Türk tarihi bize şunu söylemektedir:
· İlk Alfabetik yazıyı Türkler buldu.
· 12 Hayvanlı Türk Takvimi Dünyadaki ilk takvimdir.
· İlk Ödüsleri (Devletleri) Türkler kurmuştur.
· Pusulayı, anahtarı, saati, kağıdı ve matbaayı Türkler bulmuştur.
· Avrupa medeniyetinin temelini oluşturan Etrüskler Türk’tür.
· Türk Topraklarının en eski sahibi Türklerdir.
Anadolu topraklarının eski Yunan medeniyeti ile hiçbir alakası yoktur! Anadolu topraklarının en eski sahipleri Atatürk’ün de dediği gidi Türklerdir! Bizlerden önce bu topraklarda başkalarının olduğunu kabul etmek, büyük bir yanılgıdır! Aksi takdirde herhangi bir milletin ve medeniyetin kültürel üstünlüğünü kabul etme ezikliği içerisinde olmamız, kültürel değerlerimizi zamanla kaybetmeye, sonuçta da tarih sahnesinden yok olmamıza sebep olacaktır!
Bütün bu gaflet, delalet ve hıyanet içerisinde yapılan saldırılar karşısında süratle Atatürk’ün “Türk Tarih Tezi ? gün ışığına çıkarak, yapılmış olan bilimsel araştırmalar kaldığı yerden devam ettirilmelidir. Kabul edilmelidir ki, Atatürk inkılâpları Türk Uygarlık tarihinin bir ürünüdür!
Ulusal birliğin en önemli öğelerinden biri tarih bilincidir. Uluslar, tarihlerine güvenerek geleceklerine yön verirler. Tarih bilinci olmayan ve bağımsızlıktan ödün veren milletlerin hayat hakkı yoktur. Bilinmeli ve hiç unutulmamalıdır ki Bu devletin temelinde “Bağımsızlık benim karakterimdir !” diyen Mustafa Kemal ATATÜRK vardır.

Kaynaklar :
a. Kâzım Mirşan
· “Türk Metriği“Kitabı
· “Prototürkçe Yazıtlar Kitabı
· “ALTI YARIQ TİGİN Kitabı
· “Prototürkçeden Bugünkü Kürtçeye Kitabı
· “Urgun-Selene Kitabı
· “Anadolu Prototürkleri Kitabı
· “Astrofizik Kitabı
· “BOLBOLLAR Kitabı
· “Alfabetik Yazı Başlangıcı ve Glozel Yazıtları Kitabı
· “Alfabetik Yazı Başlangıcı Kitabı
· “Etrüskler Kitabı
· “Türk Takvimi Kitabı
· “Erken Türk Devletleri ve Türük Bil Kitabı
· “Sölgentaş Mağarası Kitabı
· “İskandinavya’daki Türk Yazıtları Kitabı
b. Turgay Tüfekçioğlu“Şeytan Üçgeni Kitabı
c. Haluk Tarcan“Ön-Türk Uygarlığı Kitabı
d. Kaynak Yayınları, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (4 cilt)
e. Türk Dünyası Türk Kültür Dergisi S-51 8 nci Cumhur Başkanı Turgut Özal’ın Yazdırdığı La Turquie en Europe Kitabından.
f. İnternet
g. Yeni Aktüel Dergisi











© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı