4 Nisan 2014 Cuma

Beyin Kontrolü Nedir, Ne Elde Edilmek İsteniyor?

Dünya istihbarat örgütlerinin karşı tarafı yönlendirmek için psikolojik operasyon yapabilmeleri en önemli hedefleridir. İstihbarat örgütleri özellikle CIA ve MOSSAD bu konuya büyük önem vermektedirler.

Bir Çin atasözü vardır, “Yüz savaş kazanmak hüner değil, hüner savaşmadan güvenliği sağlamaktır.”
İstihbarat örgütleri bu konuya bilimsel olarak eğilmektedirler. Sürekli çalışmalarla yeni yollar araştırmaktadırlar.

Bugün MOSSAD’ın CIA’dan daha başarılı operasyonlar yapmasının iki nedeni vardır. Birincisi, Tevrat’ta Musa Peygamber’e Kenan ilinde casusluk yapmasının emredilmesi. İkincisi de, ideallerinin yüksek fakat güçlerinin az olması ve dünya bilim çevresinde önemli etkinliklerinin olmasıdır.

Tarihte buna örnekler var mı?
Bilinen ilk ve en önemli psikolojik operasyon örneği Hasan Sabbah’tır. Haşhaşi tarikatı da denilen bu örgütlenmede kişiler Haşhaşın etkin maddesi Eroinle keyif duygusuna ve cennet inancına şartlandırılıyor. Hasan Sabbah’a itaat ederlerse hep böyle yaşayacaklarına inandırılıyorlardı. Böylece intihar saldırılarını zevkle yapıyorlardı.

1937′de Stalin’in Halk mahkemelerinde dâvâlıların îtiraflarında bazı kimyasallar kullandığı bilinmektedir. Hatta Macaristan Kardinalinin de bulunduğu bir dâvâda dâvâlılar devlete karşı bir tutum aldıklarını birden itiraf etmişlerdi.

Peki durum ahlâki midir?
Kesinlikle değildir. Mamafih, Dünya Af Örgütü 1992 yılında bir rapor neşretti. Bu durum “İnsanın zihni yetilerini bozmayı, yok etmeyi, değiştirmeyi hedefleyen sorgulama prosedürü ahlâki suçtur denildi. Fiziksel işkence sınıflandırması kadar insanlık dışıdır.” düşüncesi benimsendi.

Hangi yöntemler uygulanıyor?
Klasik yöntem; psikolojik faaliyet, propaganda ve beyin yıkama yöntemidir. En sık kullanılan yöntem; kimyasal maddeler kullanılarak kişinin düşüncesini etkilemektir.
Son yıllarda üzerinde çalışan ve durulan yöntem ise elektronik implantlar yerleştirilerek kişinin beynini uzaktan kumanda ile yönetme çabalarıdır. Elektronik yöntemlere geçmeden önce kısaca kimyasal yöntemlerden söz eder misiniz?

Zihin kontrolü deneylerinde ilk kullanılan madde LSD idi. LSD psikokimyasal bir maddedir. Alan kişide olağanüstü psikolojik değişimler olur. Halüsinasyonlar görür, canlı, neşeli, güçlü duygu, düşünme ve davranışlar içerisine girer. Bu madde beynin ön bölgesinde DOPAMİN isimli zevk maddesini aşırı salgılamaktadır. Bu maddeyi alan bir kişi inandığı konuda olağanüstü eylemler gerçekleştirebilmektedir.
İkinci Dünya Savaşında hem Hitler hem Amerikan ordusu “Amphetamin” isimli uyarıcı kimyasalı kullanarak askerlerin savaş gücünü arttırmayı hedeflemişlerdir. Hatta Hitlerin milyonlarca psikoaktif madde kullanarak ordusunun hareket kabiliyetini çok hızlı hâle getirdiği bilinmektedir.

İçkisine LSD veya uyuşturucu katan kişilerin kolay intihar ettikleri ve kolay insan öldürdükleri bilinen gerçeklerdir.

Bu konu da ABD’de gönüllüler, siyahlar ve eşcinseller üzerinde ilginç deneyler yapılmıştır. Deney yapılan kişilerde akıl hastalıkları, yaşayanlarda erken bunama, erken yaşlanma gözlemlenmiştir. Bu konuda Dr. Armen Victorian’ın kitabında ilginç kaynak ve bilgiler mevcuttur. Kitabın ismi “İnsan Davranışının Manipülasyonu, Beyin Kontrolüdür.” Bu kitap Timaş yayınları arasında tercüme edilerek yayınlanmıştır.
Psikiyatride tedavi amacıyla kullanılıyor mu?

Psikiyatrik uygulamada tanı ve tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Narkoanaliz olarak tanımlanan bu yöntemde kişiye damardan kısa süre etkili barbibüratlar verilir. Kişi uyku uyanıklık arası bir boyuttadır. Bilinçaltının üstündeki baskılar aralanır. Kişiyle güven ilişkisi içinde psikoterapödik ilişki kurulabilirse bilinçaltı duygular, eğilimler, hatıralar, şartlanmalar ortaya çıkarılır. İlaçlı hipnoz da denilebilen bu yöntem kişinin bilinçaltı çatışmalarını analiz edip onun tedavisini gerçekleştirmek için kullanılır.

Hipnozla beyin yıkamak mümkün müdür?
Hipnoz bilimsel bir yöntemdir. Kişi hipnotik uykuya geçtiğinde vücut ve beyin uyur, fakat terapistle, kişi arasında seçici bir algılama alışverişi kanalı açılır. Böylece kişi yönlendirilir, düşünceleri, duyguları değiştirilebilir. Psikiyatride hastalıklı düşünceleri yok etmek, sağlıklı düşünceler kazandırmak, ego gücünü arttırmak için bu yöntemi kullanıyoruz.

Her bilimsel yöntem gibi hipnozda gösteri malzemesi veya siyâsî amaçla kullanılabilir. Hipnozda ilk şart iki tarafın birbirine güvenmesidir. Daha sonra konsantrasyon gücü artırılır, uygun telkinde bulunulan kişi geçmişine götürülebilir, beyni yıkanabilir, yanlış şeylere inandırılabilir. Ancak kişiye hipnozda istemediği şeyi yaptıramazsınız. Bazı kişiler telkine çok yatkındır, kolaylıkla girerler. Fakat obsesif ve paranoid denilen güvensiz özelliği fazla olan kişileri hipnotik transa geçirmek çok güçtür.

Elektromanyetik etkileme mümkün müdür?
Evren “Radiant Enerji” denilen yayılan bir enerjiden oluşur, gözümüzle gördüğümüz spektrum bir dalga boyudur. Morötesi ve kızılötesi dalga boyları gözümüzle görülmez. Ancak röntgen filmlerinden, termal kameralara, yeraltı su havza haritalarına kadar bir çok alanda kullanılır.

Her elektrik kaynağı bir radyasyon neşreder. Bazı radyasyonlar iyonlama yaparak hücre ölümlerine yol açar. Hidrojen atomu frekansına uygun mikrodalga ile MR gibi beyin tomografileri çekilir. Mikrodalga fırınlarda ışınların camı geçerek tabak içindeki suyu buharlaştırdığını biliyoruz.


Mikrodalga ile beyin kontrolü nasıl olur?
Mikrodalga ile uzaktan gürültü hissi oluşturmak mümkündür. Elektromanyetik ritmik vuruşlar kişinin başını elektrikli matkapla oyulduğu hissi uyandırabilir. Çok düşük frekans da (VLF), iyonlamanın olmadığı bir radyoaktivite ile baş ağrısı, çınlama, sinirlilik, depresyon, hâfıza kaybı hatta panik duygusu oluşturulabilir.Radyasyonun diş dökülmesi, kan kanseri, sakat doğumlara neden olduğu yaptığı bilinmektedir.
İyonlanmanın olduğu radyasyonlar X ışınları Radyum gibi kanser tedavisinde kanserli hücreleri öldürmek için kullanılır. Bu ışınları uzaktan yönetmek mümkün olmamakta, fakat mikrodalga kaynağını 1-2 km. Uzaktan bir hedefe yöneltmek mümkün olabilmektedir. Kötü niyetli kişilerin elinde korkunç bir silah haline dönebilen bir teknoloji insanlık dışı amaçlarla kullanılırsa insanlığın sonu başlar.


Elektronik parça yerleştirmek mümkün mü?
İnsan davranışını kontrol etmek isteyenler hayvan deneylerinde bunu gerçekleştirmişlerdir. FM radyo kanalı ile sinyaller alabilen ve nakledebilen minyatür elektrotlar hayvan kafasına yerleştiriliyor. Maymunda cinsel saldırganlık, boğada âniden durma komutu verme deneyleri başarılı oldu. Yunus balıkları yönetilebildi.

ABD’de beynin elektronik uyarılması zihinsel özürlülerde ve eşcinsellerde araştırılmıştır. James Olds isimli araştırmacı beynin hipotalamuş bölgesine elektronik implant yerleştirerek eşcinselleri kontrol etmeyi başardı. Hastalarda korku, heyecan, halüsinasyon oluşturarak davranışlarını ödüllendirdi veya cezalandırdı. Zihin özürlülere de benzer deneyler yapıldı. Bu çalışmalar çok tartışıldı. Bilimin iyiliği değil hastanın iyiliği ön planda tutulması etik kuralına göre çalışmalar durduruldu.

FM radyo kanalında sinyaller alabilen ve nakledebilen bu uzaktan beyin elektronik uyarılması ateşli tartışmalara konu oldu. Hatta Fransa’da her doğan çocuğa kimliğini belirtir elektronik parça yerleştirerek ömür boyu nerede olup olmadığını izleyebiliriz tezi bile ortaya atıldı. İnsanın robot gibi tuşlarla kontrol edilmesi çok tehlikeli bir gelişmeydi.

Elektronik implantı (Stimoreceiver) bulan Dr. Delgado beynin amigdal ve hipokampus gibi alanlarını canlandırarak neşe, tuhaf duygu, renkli görüntü gözlemlediğini kayıt ederek kitabında açıkladı.
Radyohipnotik beyinlerarası kontrol projesi elektronik hipnoz yapmayı amaçlamaktadır. Bu projede kişiye istemediği şeyler yaptırmak mümkün hale gelecektir. Tuşlarla kontrol edilen insana ne yaptırılmaz ki!
Elektromanyetik enerjinin biyolojik bilimlerde kullanılması yeni bir gelişme midir?

Bugün psikiyatride beynin ürettiği sinyalleri kaydederek beyin fonksiyonel görüntülemesi yapılabilmektedir. Klasik EEG’nin bilgisayar devriminden sonra analog sinyallerin sayısallaştırılması ile beyin haritası çıkarılıyor. Beynin hastalıklı çalışan alanlarını görüntüleyebiliyoruz. Tanı ve tedaviyi güçlendirmek için işe yarayan bir yöntemdir. Hatta ilaç tedavisinin biyoyararlılığını hasta izlerken görselleştirmiş oluyoruz. Elektromanyetik enerjinin tedâvide kullanımı yeni gelişmelerdendir. TMS denilen bir yöntem ile ilgili araştırmalar hâlen sürmektedir. Beynin ön bölgesine elektromanyetik uyarı vererek Depresyonu tedâvi etme projesi Elektroşok tedavisine alternatif olarak işe yarayacak gibi görünmektedir.

Bir de duyu ötesi algı var. Bu konuda neler söyleyebiliriz?
Birleşik Devletler parapiskolojik araştırmalara büyük bütçeler ayırmaktadır. Beş duyuyu kullanmada insanın geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman hakkında bilgi edinmesi çok ilgi çeken bir konudur.

Telepati, Durugörü (Clair-voyance), Altıncı his de denilen bu algılama biçimi hakkında şu anda bilimsel çalışmalarda sağlam deliller yoktur.

Sesin, elektromanyetik frekansın, lazerin varlığı başka dalga boylarının varlığına kanıt olabilmektedirler. Zihni kontrol etmenin, ikizlerin, anne-çocuk arasındaki uzaktan duygusal etkilenmelerin nasıl olduğu henüz çözülemedi. Rüya laboratuarlarında telepati yolu ile kavram ve imaj uyandırıldığının gözlemlenmesi elektronik psikiyatri açısından devrim niteliğindeki çalışmalardır.

Durugörü veya beden dışı sezgi denilen bir yöntemde de bazı denekler odada gizlenmiş nesnelerin yerini tespit etmeyi başarabiliyorlar. “Remote Viewing, remote sensing” denilen uzaktan görme ve hissetme özelliği olan insanların bunu nasıl başardıkları bilimsel ilgi alanına girmektedir. Uzaktan görüşün elektromanyetik işleyişi çözülebilirse insanlığın kaderi etkilenecektir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz insanın zihninin uzaktan kontrol edilmesi dünya için sosyal ve politik etkileri çok fazla oluşacağı gelişmeleri getirecektir.

“Zihinsel kontrol operasyonları: yeni hedef beyin mi?..”
Son elli yıldır, zihin kontrol çalışmaları, psikolojik savaş yöntemleri dünyanın iki süper devletinin gündemine oturmuş durumda…

Zihinsel dalgaların, elektromanyetik dalgaların insan beynini etkilediği bir gerçek…

Bakın Prof. Dr. Haluk Nurbaki bu konuda ne demiş:
“Düşünelim ki, hali vakti yerinde, zengin, her istediğini alabilen mutlu bir insan var. Ama bu insanı akşamleyin evine geldiği zaman bir huzursuzluk kaplıyor. Bunun sebebi, bu kişinin sahip olduğu imkanlara komşularının sahip olmaması üzerine komşularından gelen zihinsel dalgalardır. Daha önemli bir şey söyleyeyim, sevgisini kaybetmiş toplumlar içerisinde yaşayan insan, orada bulunduğu müddetçe zihni frekansları, sevgi yayınlarını kendiliğinden iptal eder. Toplumdan gelen kavga, huzursuzluk yayınları o kişinin de beynini işgal eder, onu da rahatsız eder. Dolayısıyla gerek bir alet vasıtasıyla, gerek şeytan-manevi etki- vasıtasıyla ve gerekse insan vasıtasıyla dalga hareketlerinden etkilenmek mümkündür.

Her harf ayrı bir frekans yayar. Harfler düşünce haline geldikten sonra, yayın başlar. Yani ben mesela,”akrep” dedikten, beş harfi bir araya getirdikten sonra yayın haline geçer. Ondan önce yayın yoktur.
Mesela “A” harfi bir hiçtir. Herhangi bir şeyi sesli olarak düşünmeden yani sessiz olarak düşündüğünüzde de bir yayın söz konusudur. Bu kanalla düşüncenin tespiti mümkün ama imkansız denecek kadar çok zor bir hadise…”

“Elektronik haberleşme alanında gerçekleşen akıl almaz ilerleme, bireyin özel hayatı için büyük bir tehlike yaratmaktadır” diyor, ABD Federal Mahkeme Başyargıcı Earl Warren…
CIA da, senelerdir, “Uyuyan Güzel” kod adlı bir araştırma operasyonu yürütülüyor.
Amaç: “İnsan beyninin uzaktan kumandası, yönetilmesi ve yönlendirilmesi!..”

CIA bu yöndeki çalışmaların sürdürüldüğünü ve son derece olumlu sonuçlar alındığını resmen açıklıyor.
Servis hedefini anlatmak için örnekler veriyor: “Toplu bir ayaklanma halinde, karşı gösteri halindeki insanları kontrol altına almak, sakinleştirmek, teslim olmalarını sağlamak… Bir teröristin uzaktan kumandayla etkisiz hale getirilmesini sağlamak…”

Peki nasıl olacak bu iş?
Elektromanyetik ışınlarla beyinin bazı hücrelerini yok ederek veya bir süre için uyuşturup etkisiz hale getirerek…

Hedef beyin! İnsan beynini uzaktan kontrol altına alma çalışmaları Kaliforniya’ daki laboratuarlarda, Moskova üniversitelerinin deney odalarında sürdürülüyor.

Fareler, kediler, köpekler üzerinde başarılı olan yeni silahlar, insanoğlunu yönlendirmeye hazırlanıyor.
Elektromanyetik ışınlar; metal, beton, su gibi engelleri rahatça aşabiliyor, yüzlerce metre uzağa iletilebiliyor. İnsan beyni hedef alındığı zaman, beyinin en en iyi koruma altındaki bölümlerine dahi ulaşabiliyor, etki yapabiliyorlar! İşte yarınların istihbarat silahı bu.

Pentagon’un iddialarına göre, Ruslar bu alanda daha ileri gitmeyi, Amerikalıları geride bırakmayı başarmışlar. 1985′ten beri, bir kilometre mesafeden etkili olan, portatif ışın tabancasını istihbaratçılara ve askerlere teslim etmişler.

Dijital terörizme doğru
Beynin uzaktan kontrolü ve yönlendirilmesi olarak tanımlanan digital terörizm, insanlığa yönelik yeni bir tehdit mi oluşturuyor?

Kapsamlı ve ciddi bir şekilde, ilk olarak John St. Clair Akwei adındaki bir Amerikan vatandaşının, 1996′da Amerikan Ulusal Güvenlik ajansı (NSA) aleyhine açtığı bir davayla gündeme gelen, uzaktan düşünceleri okuma ve yönlendirme teknolojisinin, gizliden gizliye kullanıldığını kanıtlayacak pek çok delil artık mevcut….
Akwei, NSA’nın kendisini sürekli takip edip davranışlarını kontrol ettiğini iddia etmişti, mahkemeye yüzlerce sayfalık delil sunmuştu.

Kısmen kanıtlanan iddialara göre NSA, bunu “sinyal istihbaratı” adı verilen bir sistemle yapıyor. Bu sistem, dünyada elektrik taşıyan her şeyin çevresinde manyetik alan olduğu ve alanların elektromanyetik dalgalar yaydığı teorisine dayanıyor. NSA’nın geliştirdiği sistemle, uydular aracılığıyla, dünyanın neresinde olursa olsun, bir canlıyı kontrol altına almak ve izlemek mümkün…

NSA’nın sinyal istihbaratının ilk aşaması, kontrol altına alınacak kişinin elektromanyetik dalga boyunun tespit edilmesi. Herkese göre değişen ve 3-50 Hertz arasındaki elektromanyetik dalga boyutunun tespitinden sonra, bu dalga boyu bilgisayara giriliyor ve artık 24 saat o kişi uydular ve çeşitli araçlar aracılığıyla şüpheli kişideki elektriksel hareketleri analiz eden NSA, kişinin beyin haritasını çıkararak düşüncelerini de okuyabiliyor. Konuşma merkezindeki elektrik akımının analizi sayesinde, hedef kişinin sözleri dahi tespit edilebiliyor, görme merkezi analiziyle kişinin gördüklerine ulaşılabiliyor.

Sinyal istihbaratı sistemi tersten de kullanılıyor. Bu teknolojinin ürperten boyutu da, aslında burada yatıyor. Yani bir kişinin elektromanyetik dalgalarına kilitlenip uydu aracılığıyla yapılan takip, onu yönlendirmede de kullanılabiliyor. Hedefin beynindeki çeşitli merkezlere gönderilen elektromanyetik sinyallerle kişinin görme, işitme, koklama, hareket etme gibi her türlü duyu ve davranışı değiştirebiliyor. Gönderilen sinyaller sayesinde hedef kişi, başkalarının duymadığı sesleri duyabiliyor ya da görüntüleri görebiliyor.

Burada, yukarıda değindiğimiz bir noktanın altını tekrar çizmekte yarar var: Beyindeki elektromanyetik dalga frekansı her insanda farklı olduğu için, belirli bir kişiye gönderilen görüntü, ses ve benzeri sinyalleri diğer insanların hissetmesi mümkün olmuyor. Bu nedenle elektromanyetik tacize maruz kalan kişilerin itirafları, yeterli delil olmadığı için tamamıyla kanıtlanamıyor.

Pandora projesi başlangıç oldu
Uzaktan beyin okuma ve yönlendirme teknolojisinin doğuşu Batı’da olsa da, bu teknolojinin temellerini atan Sovyet Rusya oldu. 1960-65 arası Moskova’daki büyükelçilik binasında görevli Amerikalı personelin (Amerikan elçisinin daha sonra ölmesini de içeren) çeşitli fiziksel ve zihinsel hastalığa neden olan elektromanyetik sinyallerle kuşatıldığının farkına varılmasıyla, bu teknolojiden haberdar oldu.

Geçmişte ABD Savunma Bakanlığı’nda Bilim Danışmanı olarak görev yapan dr. Stephan Possony, ABD nin bu alandaki ilk kapsamlı projesi olan PANDORA projesinin nasıl başlatıldığını sonradan şu sözlerle açıklayacaktı.

“Moskova’daki elçinin ve diğer çalışanlardan bir çiftin, lösemi nedeniyle ölmesinden sonra orada ne olduğunu çok dikkatli araştırmamız için ani bir emir geldi. Dev bir proje yürürlüğe girdi.Bu tümüyle Pandora projesi olarak bilinen hale geldi ve bu CIA’yi, İleri Araştırma Proje Ajansı (ARPA) nı, devlet departmanını , donanmayı ve orduyu da içeren TUMS, MUTS ve BAZAR Projeleri gibi çok sayıda paralel projeyi kapsıyordu.

Sonradan Moskova Sinyalleri olarak adlandırılan elektromanyetik sinyallerin, Amerikan elçiliğini hergün hedeflediğini söyleyen Dr.Possony, ARPA nın 20 Aralık 1966 tarihli”çok gizli” notuyla bu projenin önemini gösteriyor. Dr. Possony,”Tehdidin ne olduğunu belirlemek için Beyaz Saray, ABD haberalma heyeti vasıtasıyla, Devlet departmanı, CIA ve savunma bakanlığı içinde bir araştırma çalışmasının yürütülmesi için direktif verdi.

Ulusal programın koordinasyonu “TUMS” kod adıyla Devlet departmanı tarafından yapıldı. ARPA, insan üzerinde düşük seviyeli elektromanyetik radyasyon etkileri bulunan ve potansiyel tehditlerden birisiyle ilgilenen tüm programın seçilmiş bir kısmında temsil edilmekte ve bunu üzerinde araştırma yürütmektedir. Bu not “pandora” diye adlandırılan bu programdan elde edilen ilk sonuçları özetlemektedir.” diyor.

ABD bu yeni teknolojiyi tanımaya ve geliştirmeye çalışırken, 1974 yılında, V.P. Kaznacheyev adındaki bir bilim adamı, ölümün uzak bir mesafeden ultraviyole ışınlarının nakledilmesiyle gerçekleştirilebileceğini kanıtladı. Aynı yılda bir Çek mühendis, Robert Pavlita ise böcekleri uzak bir mesafeden “psikotronik” cihazlar kullanarak öldürebildiğini gösterdi. CIA’nın Pavlita’nın çalışmalarıyla ilgili raporlarına göre, bu bilim adamı insanda güçlü psikolojik rahatsızlıklara ve ölüme neden olacak kapasiteye sahip olan, biri 320 km., diğeri daha uzun mesafeden etkili olan iki “psikotronik ” silah geliştirdi.

Nöro-elektro manyetik silahların etkileri
Nöro-elektromanyetik silahların insan üzerinde kullanılmasıyla ortaya çıkan etkiler, silahların geliştirlmesinde habersizce denek olarak kullanılanları n psikolojik yardıma ihtiyaç duymalarıyla ortaya çıktı.
Bu etkilerin bazıları şöyle:
*Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları
*Duyulan sesin yönü, şiddeti ve içeriğinin değişmesi.
*Göz kapaklarını denetleyerek konuşmanın bozulması.
*Şiddetli kalp çarpıntısı.
*Zahmetli işler sırasında omuzları ve kolları zorlanarak kazalara neden olma.
*Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma.
*Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme.
*Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.
*Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar.
*El hareketlerinin kontrol edilmesi
*Düşüncelerin okunması ve ya dışarıdan düşünce iletilmesi.
*Rüyaların denetlenmesi.
*Hareket eden hayali görüntüler görülmesi.
*Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması.
*Sürekli kulak çınlaması.
*Çene ve dişlerin neden yokken titremesi.

800 Yıl Önce Diyarbakır’daki Robotlar

Makine, mekanik ve elektronik beynin dünyada doğduğu yer, Türkiye’de Diyarbakır olup, 800 yıl evvel Kara Aslan ahfadından Artukoğulları’nın saraylarında hayat tamamen otomasyon bir hayata dönüşmüştü. Sarayın salonlarını kaloriferler ısıtır, robot insanlar hizmet görürdü. Ve diğer akıllara durgunluk veren teknoloji ihtişamıyla, gelecek 2000 yılını yaşıyorlardı… Yirminci yüzyılın teknolojik buluşlarının büyük bir kısmını 800 yıl evvel egale eden büyük Türk dâhi bilgini Ömer Ebül İz’di. (Cizreli Ebul-iz (Ebû’l İz İbni İsmail İbni Rezzaz El Cezerî ) ya da Avrupa’nın bildiği ismiyle El-Cezeri / al-Jazari ( Ibn Ismail ibn al-Razzaz al-Jazari (1136-1206)

1. Cizre’lidir. Diyarbakır’da yaşamıştır, Cizre’de vefat etmiştir. Mezarı Cizrede’dir.
2. İlginç buluslariyla asırlar sonra hayat bulan birçok teknik aracın temelini oluşturan bilim adamidir..
3. Bugün El cezeri’yi su saatleri, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtarlar ve robotlar gibi pratik ve estetik bir çok düzeni tasarlayan ve bunların nasıl gerçekleştirileceğini anlatan “kitab-el hiyal” adlı kitabın yazarı olarak tanıyoruz. Eb ül-iz’in Sultan Kuth el-din sökmen (1185-1200) ve kardeşi III. Nasireddin Mahmut (1200-1222) zamanında 25 yıl (1181-1206) Artuklulara hizmet ettiğini ve eserini 1206 yılında tamamladığını kitabının önsözünden öğrenmekteyiz. Bugün istanbul Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüphanesi’nde bulunan a3472 kayıtlı yazma, özgün eserin bir ikinci el kopyasıdır. Altı kısımdan oluşan eserde 50 farklı düzen anlatılmaktadır.
4. 1900′lerde sibernetik’in keşfine temel oluşturmuştur..
5.Leonardo Da Vinci den 150 yıl önce yıl önce yaşamış ve mekaniği ondan daha iyi kullanan bir bilim insanı.


KARA ASLAN’IN torunu Nasıreddin Mahmud, zevk âleminde bir düğmeye basınca, servi boylu dilber bir robot, elindeki altın bardağa şarap boşaltır ve hükümdarın dudağına sunardı. O devrin giysilerini giymiş robot insanlar davul, zurna, zil ve saz çalarak davetli­leri eğlendirirlerdi.

Sarayın geniş salonları, bakırdan eşsiz güzellikte yapılmış radyatörlerin içinden sıcak su geçirilerek soğuk kış günlerinde ısıtılırdı. Her salonun ortasında hiç durmadan fışkıran ve bir devridaimle suyu hiç tükenmeyen bin bir çeşit fıskiye gönül açardı. İbriklerih içinde aynı zamanda soğuk ve sıcak su günlerce dururdu.

Sarayın bir salonunda kurulmuş altın yal­dızlı bir tavuskuşu, kafasına dokunulunca mevsimine göre ağzından sıcak veya buz gibi soğuk su döker ve hükümdar abdest alırdı.

Sarayın bahçesinde gezinen robot fillerin üzerinde robot sipahiler borozanla saatin kaç olduğunu söylerdi. Bahçedeki suni ağaçların dallarına yerleştirilmiş çeşit çeşit kuşlar rüzgâr estikçe etrafı güzel nağmelere boğarlardı.

Saray hazinelerinin üstündeki kilitler yirmi dört şifre ile yapılmıştı. Onları kilitleyenden başka kimse açamazdı.
İnanılmaz buluşlar

Ömer Ebüliz, yirminci asrın bilginlerinin çoğu­nun buluşlarını egale ettiği gibi, bir kısmına da taş çıkartacak ve akıllara durgunluk verecek olan sayısız buluşlarından hepsini bu satırlar içine sığdırmaya imkân yoktur. 

Dâhi bilginin kitabının 4. sayfasında saat­leri, dakikaları, ayları ve günleri, Güneş ve Ay’ ın günlük durumlarını gösteren harika bir saat yaptığını öğreniyoruz.

Burada Ay ve Güneş yuvarlakları, Ay’ın ve Güneş’in günlük seyirlerine göre birer doğ­rultu ve yörünge üzerinde gösterilmiştir. Bu büyük cihazın üzerinde karşılıklı 24 kapı var­dır. Bunlar altlı, üstlü iki gruba aynlmıştır. Renkleri de başka başkadır.

Kapıların arkalarında her birisi ayrı seslerle öten kuşlar saklıdır. Saat başı gelince üst kapı­lardan bir adam çıkıyor, yürüyor, ikinci bir kapı önünde duruyor. Eliyle kapıya doku­nunca derhal bir kuş kanatlarını çırparak ortaya fırlıyor, saati sesleniyor ve aynı zamanda da ağzındaki madeni küreleri saatine göre cihazın altındaki aynalı tabağa atıyor. Bu tabaktan çok uzaklara kadar giden bir ses çıkıyor.


Gündüz saate bakan bir adam, Güneş’in ufukta o saatteki vaziyetini gördüğü gibi, gece de renkli camlar önünde Ay’ın gökteki durumunu görebiliyor. Saatler bu şekilde yeknesak ve sıkıcı bir halde ilan edilmiyor. Saat altıya gelince saatin sahnesine davul, boru, zurna ve zil çalan adamlar çıkıyorlar, çalıyorlar, söylüyorlar.
Kitabın 65. sayfasında robot fil ve filcinin nasıl yapıldığını krokilerle gösteriyor. 171. yap­rağında şifreli kilitlerden bahsedilmektedir. Yirmi sekiz şifre ile yapılan kilitler çok mühim­dir. 176. sayfada içinde robot bir kayıkçı bulu­nan bir kayıktan bahsediyor. Bahçedeki havuzda bulunan bu kayıkçının ağzında bir boru vardır. Sol elini kayığın küreğine daya­mıştır. Çalışması istendiği zaman, kayığın altındaki tapa açılıyor. Su yavaş yavaş bu delik­ten kayığın teknesine doluyor ve bir dereceye kadar yükselince adam bir taraftan borusunu öttürüyor; diğer taraftan da suyu dışarı atmaya başlıyor. Bu iş her saat başında tekrarlanıyor. Ve böylece kayık etrafındakileri eğlendirdiği gibi saat vazifesi de görüyor.

Kitabın 160. yaprağında Ebülfeth Mehmed bin Kara Aslan’ın sarayına yapılan bir oyma kapı modeli vardır. Bu, tersim ve güzel sanat bakımından bir dünya şaheseridir.

Dâhi bilgin, kitabının 70. sayfasında, “Bir gün hükümdar Ebülfeth Mahmud beni imtihan etti… Bana öyle bir hizmetkâr yap ki, onu uyar­madan istediklerimi saati, saatine kendi düşüne­bilsin ve bana hizmet etsin ve aynı zamanda da şekil itibariyle göz ve gönül alıcı olsun dedi. Ben de yaptım ve çok beğenildi” diyor ve bu entere­san robotu anlatıyor.

Ömer Ebüliz, kitabının 332. sayfasında, Hükümdar Mahmud’un cariyelerine aptes suyu döktürtmeyip, daha medeni ve sıhhi olduğu için aptes suyunu, robot cariyelerin ve tavusların döktüğünü, işret meclislerinde de robot dilberlerin sunduğu kadehleri, Türkmen yosmalarının verdikleri kadehlere tercih etti­ğini söylüyor.


Kitap kimin için yazıldı?
Ömer Ebüliz kitabının ikinci sayfasında;
“Ben bu kitabı Artıkoğulları’ndan Diyarbakır Hükümdarı Ebülfeth Mahmud— Kara Aslan adına yaz­dım. Ben bu değerli hükümdarın babasına ve kardeşine tam 25 yıl hizmet etmiştim.

Bir gün kendisine yaptığım yapıtlardan birini göstermiştim. O bu yapıtımı dikkatle tetkik etti ve, ‘Dünyada eşi bulunmayan şeyler yaptın, eme­ğin boşa gitmeyecektir. Bana bütün bu yaptıkla­rını gösteren bir kitap yap dedi. Ben de bütün enerjimi toplayarak gücümün yettiği kadar çalış­tım ve kitabı yazarak kendisine sundum. ‘Kita­bımı bir mukaddime 50 şekil ve altı bölüm üzerine hazırladım” diyor.

Ömer Ebüliz. altı bölümün birincisinde Pin-gan denilen otomatik saatlerden, ikincisinde şarap meclislerinde kullanılan otomatik kaplar­dan, insan ve hayvan şeklindeki robotlardan, üçüncüsünde ibriktarlık (hizmetkârlık) yapan robot hayvan ve insanlardan, dördüncüsünde (Mütekatiulceryan) bin bir çeşit devridaimli fıs­kiyelerden, kendi kendine zurna, saz çalan robotlardan; beşincisinde, kendi kendine kuyu ve ırmaklardan su çıkaran tulumbalardan, altıncısında da beş şekil halinde muhtelif saray hizmeti gören robotlardan, şifreli kilitlerden bahsetmektedir.


Kaç yıl evvel yazıldı?
Kitap, H. 602 yılında yazıldığına göre, tam 800 yıllık bir ömrü vardır. Türk sarayları daima din ve milliyet ayırt etmeksizin bütün bilginlere ve sanatkârlara açıktı. Eski Türk hükümdarlan her zaman ilmin ve sanatın koruyucusu idiler.

Ömer Ebüliz, dâhi bir Türk bilginidir. Esa­sen de, bir Türk şehri olan Cizre’de doğmuştu. Tarihülkâmil gibi kıymetli bir tarih yazan İbni-leşir de Ömer Ebüliz’in hemşerisidir.

Ömer Ebüliz’in bu kitapta tarif ettiği yapıt ve cihazlardan birkaç tanesi 60 yıl evvel, Alman bilginlerinden Widemann tarafından yapılmış ve o devirde büyük bir çığır açmıştı. O yıllarda Erlangen Üniversitesi’nde bulunan M. Ritter adında bir bilgin, Alman sanayiinin kalkın­ması için, kitabın bazı parçalanın Almancaya çevirmiştir.


Nasıl öğrenildi?
Bu yazı, Topkapı Sarayı’nın Ahmedi Salis kitaplan arasında kayıtlı H. 602 yılında yazıl­mış Ceziret Ömer Ebüliz ile İbni İsmail’in El Camiu beynel ilmi velamel en nafıu – fıs – sanaati bil – hiyel. (Türkçesi: ‘mekanik hareketlerle uğraşan mühendislerin yararlanacağı kitap’tan alındı.) Dünyada eşi az bulunan bu değerli kita­bın üzerinde tekrar duralım.

Bu kitaptan iki tane vardır. En güveniliri Topkapı Sarayı’ndadır. Bu, 358 sayfa olup içinde 153 resim, bin kadar da kıymetli minyatürler vardır. Kitabın sonundaki birkaç satır­dan bu nüshanın H. 602 yılında müellifin el yazısı bu nüshadan, aynı tarihte Hasan Kefyalı (Mehmet ibni Yusuf ibni Osman) tarafından kopya edildiği ve resimlerle planlann da bizzat müellifi tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.

Ayasofya Kütüphanesi’nde bulunan bu nüsha Tülekoğlu Nasıreddin Mehmed’in kütüphanesi için yazılmış ve Mısır’ın fethinden sonra da Yavuz Sultan Selim tarafından İstanbul’a getirilmiştir.

Bu nüshadan 66 sayfalık yazı, resim ve kıy­met!’ minyatürler, Abdülhamit zamanında, İsviçre Hükümeti’nin İstanbul Başkonsoloslu­ğumda elçi vekili olarak bulunan Marten adlı bir soysuz tarafından çalınmıştır. Çalınan bu parçalar bugün Paris Müzesi’ndedir.


Yabancı basında Ömer Ebüliz
İngiltere’de yayınlanan asırlık Nature adlı tek­noloji dergisi 22 Mart 1874 tarihli sayısını Ömer Ebüliz’e ayırmıştır.

Altmış yıl evvel Avrupa’ya kaçınlan sayfa­lardan derleme yapıldığından, dâhi bilginin hangi ulusa ait olduğunu belirleyemiyorlar. Nitekim Nature dergisi, Ömer Ebüliz’den bah­sederken, 12. yüzyılda Müslüman mühendisli­ğinin şahikasına erişmiş (Cizreli ibn-el Razzaz Ebüliz) şeklinde tanımlamada bulunuyorlar.

Derginin kapağını, siyah-beyaz basılmış Ebüliz’e ait bir yapıtın resmi süslediği gibi, 286. sayfasında Ebüliz’in hidromekanik güçle işle­yen tavuskuşlan yapıünın resmini koyarak, bir havuzdan elde edilen su basıncıyla kuşlann saat başlannda çeşitli gösteriler yapıp, birbirle­rine karşılıklı bağınp çağırarak kendilerini sey­redenleri eğlendirdiğini yazıyor.Yazının sonunda Ebüliz’e ait bu vesikaların Mekanik Hareketler Mühendisliği Bilgisi Kitabı (Al-Jazari’s Book of Knowledge of Ingenious Mechanical Devices) adı ile Dortecht and Boston’da 1973 yılında İngilizce olarak basıl­dığı ve 96 dolar fiyat ile satışa çıkarıldığı yazılmaktadır.

Ömer Ebüliz’in gizemi
Yabancı araştırmacılar Ebüliz’in dünyanın en eski bir sibernetik bilgini olduğuna değinmek­tedirler. Çok iyi bilindiği gibi, sibernetik, haberleşme, kontrol, denge kurma ve ayar­lama bilimidir. Bu bilimin gelmesi sayesindedir ki, bugün otomasyon veyahut elektronik beyin adını verdiğimiz sistem ortaya çıkmıştır. Sibernetik’in yaratıcılarından olan, ingiliz nöroloji profesörü Dr. Ross Ashby, bundan 35 yıl evvel üstün denge durumunu ortaya attığı zaman otomatik sistemlerin üstünde bunları kontrol eden sistemlerden bahsederek çığır açmışü.

Bilmiyordu ki, kendinden 800 yıl evvel Türk bilgin Ömer Ebüliz denge durumu sis­temlerini kurmayı başarmış ve bu sistemleri çalıştırmıştır. Dolayısıyla çığır açan buluşu 800 yıl evvel egale edilmişti.

Yabancı araştırmacılar, bildiklerine daya­narak Ebüliz’i, su gücü ve basınç etkisinden yararlanan bir hidro mekanikçi olarak tanım­larlar. Kitapları dikkatlice araştırıldığında hiç de öyle olmadığı anlaşılmaktadır.
Ebüliz, sabit yapıdan için su gücünü kullan­mayı ekonomik bulmuş, fakat hareket eden, ortalıkta gezinen robotları için, ayrı bir güç sistemi kullanmıştır. Bu sistem, dünya bilim adamları arasında tartışılır, açıklığa kavuşturu­lursa, 20. asrın bazı enerji efsaneleri yıkılabilir.

Türk basınında Ömer Ebüliz
Ebüliz’e ait kitaplar, tozlu raflarından ilk defa yarım asır evvel, büyük tarihçi ibrahim Hakkı Bey tarafından ortaya çıkarılmıştır. O günlere ait gazetelerde açıklanmış, mekaniği henüz tanımayan halkın ve aydınların ilgisini çekmemişti.

Aynı yandan bazı pasaj ve resimler Diyarbakır’da 1969 yılında basılan Kara Aslan dergisinin 5 no.’lu nüshasında yayınlanmış bu neşriyat ingiliz ve Amerikalılar tarafından büyük bir önemle dikkate alınarak, Avrupa’da bulunan kopyalan tercüme edilerek kendi sanayicilerine sunulmuş, sanayiciler plan ve krokilerden istifade ederek, yeni yapıtlar ortaya çıkarmışlardır.





Stigmata Gerçeği

Stigma, çoğulu Stigmata, yunanca kökenli bir sözcüktür ve süs, kavim veya mülkiyet işareti olarak hayvanlara, esirlere ya da kölelere uygulanan dünyeni bir yakılmış ya da dövme ile yapılmış bir işareti ifade eder.

İsa nın katlandığı çile bağlamında stigmata hiçbir fiziki sebebi olmaksızın bedende belirgin olarak ( asıl stigma ) ya da görülmeyen acı duyusu ( görülmez stigma ) şeklinde İsa nın yara izlerinin insanlarda (ayaklarda, ellerde ve böğründe) ortaya çıkmasıdır. Bu yaralar tedaviye dayanıklıdır, yani iyileşmezler, bir virüsten kaynaklanmazlar yani aseptiktirler, periyodik olarak (çoğu kez Kutsal Hafta İsa nın çarmıha gerildiği hafta ile bağlantılı zaman süreçlerinde) kanarlar.

Tarihi
Ortaçağa kadar stigmatizasyon fenomeni kaydedilmemiştir. Stigmatizasyon olarak ilk belli ve kaydedilmiş olay aziz Assisili Fransua nın (14 Eylül 1224 tarihinde) Toskana daki Laverna dağında yaşadığı durumdur. Serafları (Eski Ahit te geçen melekler) görmesinin ardından Fransua da devamlı olarak çivi izleri ve böğründe yara çıkar. Fransua bunu devamlı gizli tutmasına rağmen, arkadaşı Cremonalı Elias bir mektupla bunu Fransiskenler tarikatına bildirir. Etkisi büyük olur ve sayıma göre günümüze kadar 350 ya da daha fazla olan ve içlerinde Sienalı Katharina (1375), Veronica Giuliani (1697), A. K. Emmerick (1813), Th. Neumann (1926) bulunduğu stigmatizasyon olaylarında kendisini gösterir.

Teolojik yargılama
Kilise stigmatizasyon olaylarına ihtiyatlı ve dikkatli bir şekilde yaklaşır. Mucizeler konusunda prensip olarak fenomenin bireysel biyografi ve eğilimler bağlamında incelenmesidir (tıbbi, psikolojik ve teolojik açılardan ruhların ayıredilmesi anlamında). Sahtekarca stigmatizasyonlar bir kenara bırakıldığında ototelkin ve karizma, doğal ve doğaüstü oluşum arasında bir spektrum kalmaktadır. Stigmatizasyon ile azizlik, kutsallık arasında bir bağ zorunlu değildir, ancak gerçek stigmatizasyon haçın ve İsa Mesih in katlandığı çilenin anlamı konusunda sıradışı bir belirti, işaret olabilir. Burada geçerli olan, katolik hristiyanlar için genel olarak mucize konusunda genel olarak geçerli olan şeydir: Kilise tarihini inceleyen bir hristiyan, kabul edilmesinde en sıkı kriterler uygulansa da, geçmişte ve günümüzde mucizelerin olduğunu ve olabileceğini kabul eder.

Genel Yorum
Hz.isa’nın çivi yaralarına verilen genel isim. aslında yunanca olan stigma kelimesinden çoğalıp, bir süre sonra stigmata halini almış. bazı insanlar kendilerinde bu izlerin olduğunu iddia eder. ancak bu ne kadar doğrudur bilinmez. ufak bir iki kimyasal karışımı ile kolayca bir stigmata izi yapılabilir. çok az tuz ruhunu ince bir şekilde derinize sürerek, yıkamadan orayı birkaç saat beklettiğiniz zaman; bir yara izi oluştuğunu görebilirsiniz. bir haç işareti çizin ve tuz ruhu derinizde kurusun. birkaç saat içinde haç işareti şeklinde bir iz olacaktır alın size stigmata. hatta bir jilet yardımı ile avuç içlerine ufak bir kesik atarsanız da olabilir.

işin diğer enterasan yönü, bir doktor herhangi bir insanın çarmıha gerildiği zaman, avuçlarının vücut ağırlığını kaldıramayacak olduğunu 1960′lar da mı ne ispatlıyor. 40 kiloluk bir insan çarmıha gerildiği zaman avuçlarına yaklaşık 95 kilogramlık bir ağırlık biniyor. bu da ellere aşırı baskı ve ağırlık gelmesinden, bir süre sonra insanın ellerinin kopmasına neden oluyormuş. hatta avuçlara binen ağırlık kolay bir şekilde hesaplanabiliyor. çarmıha gerilen insanın kollarının açısı, iki kosünüsle çarpılıp, vücut ağırlığına bölündüğü zaman; ortaya avuçlarına binen baskı hesaplanabiliyor.

bu olaydan sonra çarmıha gerilme işleminde, çivinin vucüt ağırlığını kaldırması için bileklere çakıldığı görüşü ortaya atıldı. hatta o zamana kadar avuçlarında yara izi olduğunu iddia eden sitgmatik vakalar azaldı. bunun yerine bileklerinde yara izi çıkanların sayısı arttı. vatikan şuana kadar çıkan stigmata davalarından sadece ikisini kabul etmiş durumda, ancak diğerleri için bir şey söylenmiyor. diğer ilginç bir konu ise, insan zihninin vücutta oynadığı oyun. eğer çok dindar biri bende hz.isa’nın izleri meydana gelecek diye kafaya takarsa, zihin bunu vücuda gönderip, vücut mekanizmasını harekete geçirerek, gerçekten izlerin ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Kısaca psikolojik olarak, zihnin vücudu etkileme imkanı varmış. aynen hasta olan bir insana, su enjekte edip hastalığının geçtiğine inandırmak gibi. hasta olduğunu sanan insan, aslında su olan aşının kendine iyi geldiğini farz ederek, iyileştiğini düşünüyor. otomatik olarak zihin hemen savunma mekanizmasını çalıştırıp, vucüdun iyileşmesini sağlıyor. birde stigmata’ya sahip olduğunu iddia eden insanlar ikiye ayrılmış. bazıları gerçekten bunu insanların dinine daha çok bağlanması için kullanırken ve herhangi bir para kazanma gütmeden, birşeyler yapıyor. ancak bazıları ise bunu sahtekarlık ve para için yapıyor.

Bosna Piramidi

Bosna-Hersek’te Saraybosna’nın kuzeybatısındaki Visoko şehrinde bulunan Visocica Tepesi, Ekim 2005′te Boşnak-Amerikalı işadamı/kaşif Semir Osmanagic’in, tepenin aslında geçmişi belki de bundan 12 000 yıl öncesine, son buz çağına da­yanan, insan yapımı dev bir piramit olduğu yönündeki olay yaratan iddiasını ortaya atmasıyla dünya çapında gündeme geldi. Osmanagic, bir zamanlar duvarla çevri­li bir ortaçağ şehrinin bulunduğu yer olan tepenin dört ana yöne bakan, son derece simetrik dört yokuşu, düz bir zirvesi ve bir girişi olduğunu öne sürdü.


Bölgedeki kazılar sırasında Osmanagic ekibiyle bir­likte, piramidin dış yüzeyinden geldiğini düşündüğü bü­yük taş kesitleri, kazı ekibinin yapının havalandırma bacası olduğunu tahmin ettiği tüneller ve muhtemelen bir zamanlar piramidin eğimli yüklerinin bir parçası olan kesilmiş ve parlatılmış taş parçaları buldu.

Osmanagic, Mısır’daki Büyük Giza Piramidinden üçte bir oranda daha büyük olan bu tepenin insan yapımı olduğundan şüphe duymamaktadır ve Meksika’daki Kolomb keşfi öncesi şehirlerden Teotihuacan’da bulunan Güneş Piramidine olan benzerliği nedeniyle tepeyi Güneş Piramidi olarak adlandırmıştır: Bölgenin uydu fotoğrafla­rı ve termografı yöntemiyle elde edilen görüntülerinde Visoko Vadisi’nde piramide benzer iki tepe daha görülmüştür. Hatta Osmanagic bu bölgede, Bosna Ay Pirami­di, Bosna Ejderha Piramidi, Bosna Aşk Piramidi ve Yeryüzü Tapınağı’nın da içinde bulunduğu eskiçağ yapılarından oluşan bir merkez olduğunu belirtmektedir. Visocica Tepesi’nin bulunduğu bölgedeki şaşırtıcı bulgular sonucunda turizm patlaması yaşanmıştır. Öyle ki, olduğu öne sürülen piramidin hediyelik bibloları bile satılmaktadır. Turistik tesisler ve bir arkeolojik park gibi diğer pazarlama ürünleri de hizmete açılmayı beklemektedir.

1973 Yılında çekilmiş bir fotoğraf

Ne var ki dünyanın farklı bölgelerinden arkeologlar arasında bu keşfin gerçekliği hakkında gittikçe büyü­yen bir tedirginlik söz konusudur. Birçok arkeologa gö­re Osmanagic’in buldukları aslında tepedeki Roma ve Ortaçağ yapılarının kalıntılarıdır. Bölgeyi ziyaret eden Avrupa Arkeologlar Birliği başkam Profesör Anthony Harding, tepenin doğal bir yer şekli olduğunu düşünü­yor. Harding, son buz çağının bitmesine yakın dönem­lerde bölgede gezinen Üst Paleolitik avcı-toplayıcılarının bu büyüklükte bir yapıyı inşa edecek zamanı, kay­nakları ya da istekleri olabileceğine inanmadığını be­lirtmiştir.

Osmanagic’in iddialarından bazıları, tarih öncesi dö­nemin Avrupa’sı hakkında bilgi eksikliği olduğunu açık­ça gösteriyor. Örneğin, Visocica Tepesi’nin “aslında Bos­na’nın kalbinde Avrupa’nın ilk piramidi” olduğu yönün­deki iddiası yanlıştır.

Yunanintan’da Atina’nın güneyba­tısındaki Argolid kentinde bulunan ve en eskileri Hellinikon Piramidi olan en az 16 piramit örneği vardır. Bu piramit MÖ 2720 yılına tarihlensede bazı arkeologlar bu sonuçları tartışmaktadır vo MÖ 4. yüzyıl sonlarının daha akla yatkın bir ihtimal olduğunu düşünmektedir.

Hellinikon Kalıntılarından bir görüntü

Yunan piramitleri görünüş olarak Mısır Giza’dakileri andırır, ancak onlardan daha küçüktür. Osmanagic’in Visocica Tepesi’nin bulunduğu bölgedeki kazıları sürer­ken bütün dünya ondan Bosna’da buz çağına ait piramitler olduğu yönündeki iddiasını destekleyecek inan­dırıcı kanıtlar (tarihi kesin belirlenmiş yapılar ve belge­ler) bulmasını bekliyor. Kazılarda iddiaları doğrulaya­cak yapılar bulunduğunda bunların çok şüphe götür­mez nitelikte olmaları bekleniyor.

Google Mesajları Şifreleyecek

Google, Gmail servisinde e-posta gönderme ve alma işlemini şifrelemeye hazırlanıyor.

Google, e-posta servisi Gmail’e gelen verilerin şifreleneceğini açıkladı. Google sunucuları, Gmail ve kullanıcı arasındaki veri gönderimini şifreleyerek ikinci bir kişinin içeriği görme ihtimalini engelleyecek.
Google, resmi blog hesabında da yaptığı açıklamada, kendi sistemi içindeki tüm mesajların şifreleneceğini belirtti. Google, NSA skandalının ardından bu sistemin hayata geçirilmesini en büyük öncelikleri yaptıklarını da sözlerine ekledi.

Bu gelişme NSA ya da diğer istihbarat kurumlarının tamamen kişisel bilgilere ulaşmasını engellediği anlamına gelmiyor. Bu kuruluşlar, şirketlere özel istekte bulunarak kullanıcılara ait verilere ulaşmak için başvuruda bulunabiliyor. Bilgileri paylaşıp paylaşmamak ise şirketlerin inisiyatifine bağlı.Google’ın bu atılımı kullanıcıların güvenliği korumak için önemli bir adım olarak görülüyor.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Rainbow Projesi ( Philadelphia Experiment )

“YOK OLDU” ve 640 Km UZAKTA ORTAYA ÇIKTI
MOLEKÜL TRANSFERİ GERÇEKLEŞTİ Mİ?
PROJECT RAINBOW
28 Mart 1943 ; ABD’li bilim adamı Dr. Morris Jessup’ın, Einstein’ın birleşik alanlar kuramına dayanarak bir “ışınlama” deneyi yaptığı iddia edildi. ‘Philadelphia deneyi” adıyla bilinen ve askeri gizlilik içersinde gerçekleştirilen olayda, 104 mürettebatlı “USS Eldridge” adlı askeri gemi, tanıkların iddialarına göre Philadelphia deniz üssünde, yeşil bir sise bürünerek yavaş yavaş “kayboldu” ve kısa bir süre sonra 640 km. ötedeki Norfolk deniz üssünde ortaya çıktı.

Deney ile ilgili medyatik ciddi araştırmalar, 1980′de PHİLADELPHİA DENEYİ’ni perdeye getiren filme izin verildikten sonra başladı. Daha öncelerde, kamuoyuna göre olay sadece saçma bir söylentiydi. Charles Berlitz ve William Moore’un ortak yazdıkları kitap bir fantazi olarak kabul görmüştü.Ama deney ile ilgili kuşkular hala sürmektedir, nedeni anlamsız bir söylenti dahi olsa aşağıda okuyacağınız olaylar dizisi, şaşırtıcı, düşündürücü ve gerçekçidir.

Philadelphia Deneyi günümüz şartları gözönüne alındığında daha etkin ve düşündürücü bir iddiadır,olayda adı geçen bir avuç insandan geriye hemen hemen kimse kalmadığından kesin doğrulanma için ABD gizli arşivlerinin açıklanması gerekmektedir. Fakat, film için devlet tarafından zor izin verilmesi kuşku uyandırmakta ve dikkatleri yoğunlaştırmaktadır.Yaşamını Philadelphia Deneyi’ni araştırmaya adayan ve bir de “A-Z’ye Philadelphia Deneyi” adlı kitabı yazan Alfred Bielek bize tüm olanları anlatırken, “neredeyse delirme noktasına geldiğini söylüyordu;Philadelphia Deneyi tasarlanırken amaç çok güçlü bir elektromanyetik alanın sağlanarak gemilerin görünmez olmaları ve bu sayede top mermilerinden ve denizaltıların atacakları torpitolardan korunmasıydı.Hatta daha sonra,görünmezlik alanını bir benzerinin denizde değil, havada oluşturarak önemli üslerin görünmesinin engellenmesi de düşünülmüştü.


“Evrensel zaman saati”
Deneyin resmi ve bilimsel adı “PROJECT RAİNBOW” (Gökkuşağı Projesi)idi. Gökkuşağı Projesi, iddialara göre II.Dünya Savaşı sırasında küçük destroyer tipi bir savaş gemisinin başından geçti.Olayın yeri Philadelphia Deniz Üssü’ydü amaç ise gemiyi düşmanın fark etmemesi için görünmez yapmaktı.Projeye göre, fikir orjinaldi ve düşman radarları hiç fark etmeden gemi istenilen yerde birden ortaya çıkacaktı.Bilimsel tanımın adı;OPTİKAL GÖRÜNMEZLİKTİ; özel bir sistemle veya jeneratörle oluşturulan çok güçlü manyetik bir alan gemiyi saracak, ışınları veya radar dalgalarını büker yada kırarken gemi görünmez olacaktı. Düşüncesi dahi bir mucizeye benziyordu ve iddialara göre de Gökkuşağı Projesi başarılı olmuştu. Yani gemi fiziksel olarak kaybolmuş ve tekrar geri dönmüştü. Tanıklara göre geminin üzerini bir pelerin gibi saran manyatik alan görevini yapmıştı. Fakat ana hedef geminin kaybolduğu yerde değil, bir başka yerde ortaya çıkmasını sağlayabilmekti yani daha yaygın bir deyimle “ışınlama” yapılmalıydı.

U.S.S. Eldridge at sea in 1944

Philadelphia Deneyi’nin temelinde düşünce olarak Albert Einstein’ın ”Çekim ve Elektriklenmede Birleşik Alan Kuramı” vardır. Bu teori bu konuyla ilgili kişilerce “Elektronik kamuflaj” olarak tasarlandı.Einstein, bu teorisi 1925-27 arasında Almanya’da bir bilim dergisinde yayınlandı.Fakat Einstein,bu teoriyi daha denememiş ve daha tam anlamıyla geliştirmemişti.O zamanlardaki amaç, çok güçlü elektromanyetik alanın yapılarak gemilerin görünmez olmaları ve düşman kuvvetlerine karşı korunmasıydı.Hatta bu olayı havada oluşturarak üslerin görünmesinin engellenmesi de düşünülmüştü.Bu deneyin çalışmaları 1930 yıllarda “Project Rainbow”ismiyle başlatıldı.Başlatıldığı yer ise Chicago Üniversitesidir. 1 yıl sonrada bu çalışma PrincetonÜniversitesinde devam ettirildi.bazı bilim adamları bu projede zaman zaman yer aldılar.Bunlar Einstein, Dr. Johnvon Neumann ve Dr. Nikola Tesla’dır.Dr. Alfred Bielek her 10 yılda bir Ağustosun 12′sinde manyetik enerji alanının tekrar oluştuğunu öne sürüyordu.1943′ten sonra 1963 ve 1983′te aynı olay olmuştu. sebebi ise “Senkronizasyondu” Enerji alanları tekrar toplanıyor, dalgalanarak ortaya çıkıyordu, fakat bu alanlar karmaşıktı. Neumann, 1986′da ölen Bielek’in anılarından yazdığına göre bu olayları doğrulamıştı.İfadesi teyp bantlarında vardı. Oluşturulan büyük enerji, doğru açıda sekronize edilirken birden kontrol dışına çıkmış ve “Yönsüz dalgalar’a” dönüşmüştü. Bunun sonucunda ortaya alışılmadık etkiler çıkmaya başlamıştı.Senkronize dalgalar zamanı büküyor ve etkiliyordu.Bir diğer ilginç yaklaşım, Wisconsin Üniversitesi Matematik Profesörü olan Henry Levenson’dan gelmişti.Bu fikre göre zamanın merkezi bir alanın çevresinde yoğunlaştığını ve bir “Zaman Saati” oluşturarak, tüm varoluşun gerçekleştiği ve gerçekleşeceği şifrelerle çalıştığını söylüyordu; Dediğine göre “Şifrelerin içinde yaşayan herşey vardır, dünyadaki bütün maddesel varoluş dünya saat ve zamanına göredir;dünya, Güneş saatine göre, Güneşde galaktik saate göre ayarlıdır.Eğer zaman kilidi yüksek ve güçlü bir enerji alanı ile bozulursa, ortaya çeşitli zaman ve mekan dengesizlikleri çıkar.Taki zaman yeniden kendini tamir edip yeniden dengesini bulan dek”

Bilim adamı Dr. Morris K. Jessup’un esrarengiz ölümü
Olaylar 1943 yılı haziran ayında başladı.Geminin adı USS Eldridge’di, DE 173 bir koruma destroyeri olarak sınıflandırılmıştı. Bir görgü şahidine göre,75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi ( Herbiri iki megavat CW gücündeydi ve onlarda güverteye monte edilmişti.),3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp,iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel senkronizasyon ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman,oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.USS Eldridge adlı destroyer, Philadelphia Deniz üssü’nün önünde biraz açıkta duruyordu, gözlem gemisi olarak da SS Andrew Furuseth isimli bir şilep seçilmişti.İşte iddialara göre Philadelphia Deneyinin ortaya çıkmasını sağlayan insan bu geminin personelinden bir gemicidir. Bu kişi Carl M. Allen imzasıyla, 1950 yılında Dr. Morris K. Jessup’a garip mektuplar gönderdi ama zarfın üzerindeki isim Carlos Miguel Allende’ydi,Mektupta yazılanlara göre Allende veya Allen, olayları baştan sona seyretmiş gibiydi,Jessup adres olarak verilen posta kutusuna mektup yazarak ayrıntı istedi ve bir mektup daha geldi; bu Allen, anlattıklarını kanıtlamak için hipnoz, sodyum pentatol ( bilinci uyuşturarak iradeyi kran doğruyu söyleten bir ilaç )ve teyp kaydı istiyor,olayın etkin bir biçimde açıklanması halinde insanların böyle bir nakil sistemiyle yıldızlara dahi gidebileceğini yazıyordu.

Jessup ise bu kişinin tanıklık iddialarından en azından bir tanesinin doğru olabileceğini söylüyordu.Aslında Jessup, matematikçi ve gök bilimciydi.Astro-fizik alanındaki

çalışmaları nedeniyle Felsefe Doktoru ünvanını almıştı.İnkalar ve Mayalar’la ilgili çalışmalar yaptı. Bermuda üçkeni ve UFO konularında tezler yayınladı.İkinci mektuptan sonra Jessup, Deniz Kuvvetleri’nden bir davet aldı.Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu’na gittiğinde eline bir kitap verildi ve kitap kendi yazdığı kitaptı, bir yıl önce Büro’ya postayla yollamıştı.”THE CASE FOR THE UFO” adlı kitap taslağını Deniz Kuvvetleri’nden Amiral N. Furt’a yollamıştı ama Amiral haberinin olmadığını söylüyordu.

Kitabın sayfaları üç değişik yazıyla yazılmış ve notlar alınmıştı,Dr. Jessup yazılardan birisinin Alle’nin yazısının aynı olduğunu fark etti.Notlar sanki dünya dışı birisinin gözlemi olarak yazılmış gibiydi, binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu, sonunda ise Güç alanlarından, bir maddenin nasıl kaybolup, nasıl ortaya çıkarılabileceği ve 1943′te philadelphia’da yapılan deneyden söz ediliyordu. Normalde, saçma olarak tanımlanması gereken bu kitap, nedense ABD Hükümeti tarafından Pentagon’da üst düzey belli yetkililere özel olarak dağıtıldı.Carlos Miguel Allende veya Carl Meredith Allen yani Dr. Jessup’a mektup yazıp,deneyi anlatan kişi kimdi? Neden mektubu yazdıktan sonra kayboldu ve öyküsünü neden basına yollamadı? ABD Hükümeti, Jessup’un üzerinde notlar bulunan kitabıyla neden bu kadar ilgilendi?1959 Nisan’ında Jessup, arkadaşı doktor Mason Valentine’i arayarak Deney ile ilgili kesin sonuçlara ulaştığını anlatarak ertesi gün buluşmalarını istedi, 20 Nisan akşamı yemekte buluşacaklardı ama bu yemek gerçekleşemedi.

Buluşacakları gece, Miami’de Hammock Parkı’nda Dr.Morris K. Jessup, arabasında ölü bulundu, polis raporlarına göre arabasında ekzoz gazıyla intihar etmişti ve söz konusu notlar ortada yoktu.Arkadaşları Jessup’un asla intihar edecek biri olmadığını söylediler,Valentine ise Jessup’un hastaneye götürüldüğünde hala sağ olduğunu öğrendiğini iddia etti fakat bunlardan bir sonuç çıkmadı ve olay kapandı. Acaba öyle miydi?Jessup’un Philadelphia Deneyi ile ilgili çalışmalarına ne olmuştu? Bu çalışmalar kimleri,neden rahatsız etmişti? Bu gizem hala çözülmüş değil.Yoksa böyle bir oyunla Jessup kendisine mektup yazan kişi Allen tarafından veya başka güçlerle intihar süsü verilerek notlarıyla birlikte bir yeremi götürülmüştü?

Deney başlıyor
Tanığa göre, deney 22 Haziran 1943′te sabah saat 09.00′ da jeneratörlere güç verilerek başlatıldı.Manyetik alan oluşuyordu; sonra yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başladı ve USS Eldridge kayboluyordu; Olayın tanığı şöyle devam ediyor;”Bir an sadece geminin çıpasını görebildim, sonra oda kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı.Gemi ve mürettebatı hem radarda hemde gözlerimizin önünde yok olmuştu.Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiç bir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu?

Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk.Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük,diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı,sanki hiç birinin bilinci yerinde değildi.Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerine hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi.Gemi istenilen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943′te deney yine aynı gemide tekrarlandı.Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı.Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgide yok oldu. Şimdi gemi tamamen yokolmuştu. Bir kaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk’ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia’da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı.

Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmediler.Bu olayın en korkunç bölümü ise beş tane denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı.Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi.Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu.Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. “Donma” adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donmustu ve altı ay sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi? diyor olayın tanığı.Philadelphia deneyi hakkında ”gemi” nasıl Norfolk’a gitti? Neden yine Philadelphia’da bir yere gitmedi? Levenson’un “Zaman Kilitleri”mi neden olmuştu?


Biz bir zaman dizisi içerisinde yaşıyoruz her hareketimizde bir an geçiyor ve zamanı olmadan süregelen uzayla çevriliyiz. Uzay-Zaman içinde bir yerde, bir an için var olduğumuzda, oluşan zaman karesi yani o anın resmi, lokal uzay / mekan koşulları gereğince yakalanır ve dünyadan çıkarak güneş sistemine yayılır ama uzaya gitmez ve Güneş sisteminin çevresinde yörüngeye girer. Bu “Işınlanma” gibidir.Yani her hareketimizin bir resmi çekilip, uzaydaki albümde yerini almıştır.Bu sonsuz zaman resimleri veya dilimleri Yaradılıştan beri vardır.Yani dünya zamanı içinde değilde,uzay zamanı içinde geri dönüp tüm resimleri görebiliriz.Bu oluşumun diğer koşulu bugünün emilme özelliğidir,içinde bulunduğumuz an bir balon gibi şişerek holografik bir görüntü oluşturur; bu tekbir anlık resimlerin biriktiği bir alandır ve özel bir uzay alanındadır. Yani o alanda bu an geçmişdeki tüm anlar vardır; işte USS Eldridge’nin Norfolk’ta ortaya çıkmasının nedeni geçmişinde orada bulunmasıdır; çarpılan uzay-zaman alanında geminin geçmişte orada bulunduğu anı resmi ortaya çıkmış ve gemi görünmüştür.Yani o anda hem Philadelphia’da hemde Norfolk’tadır.Eğer zaman alanını yeterince bozabilirsek,bir yerde görünebilir,dünya-zamanda değil, uzay-zamanda yer değiştirmiştir. Sebebi daha önce oradaydı.Eğer olay sırasında ve transfer tamamlanmadan önce birisi enerjiyi durdursaydı, madde parçacıkları ışınlanarak emilecek kaynağına doğru yani geriye vakumlanarak bu andaki orjinal yerine dönecekti. İki tane balon düşünün;birisinin içinde Philadelphia’da USS Eldridge bulunsun; Diğer balon ise Norfolk’ta ama içi boş;Bu boş balonda madde olmayan holodrafik görüntü beliriyor ve bu görüntü geçmişte bir yerde olan uzaysal bir imaj.Geçmişteki her zaman resmi bir holografik bir imaj balonu olarak vardır,Bunu bir çizgi filmin kareleri olarakta düşünebilirsiniz. Bu resim dizisi her varolan her şey için oluşmaktadır. Eğer biz Philadelphiya’da bulunan USS Eldridge’nin kendisinin bulunduğu dolu balonu sıkıştırırsak,Norfolk’daki boş balona giden maddi bir bağlantı koridoru yada madde tüpü oluştururuz.Yani imaj gemiye doğru…

Bu noktada, kaynağın dörtte biri boş, hedefin dörtte üçü doludur, işte tam bu anda birisi balonu sıkıştırmayı durdurursa ne olur? Işınlanmış madde dalgalar halinde geri dönerek orjinal uzaysal alanına geri döner yine vakum yaparak balonunu doldurur. Basınç yani sıkıştırma enerjisi “Yüksek şiddette titreşen manyetik alanlar” transferden önce serbest kalmıştır. Sonuç dalgaları dev bozucu veya distortional etkiler yaratarak kütleyi alanında hacimsiz bırakırlar. Canlı organizmaların kayıt alanındaki etkileri kağıt gibi incedir, dalga yerini alırken tüm dalgaların kaydı sırasında kurbanlar hayalet kayıtlara dönüşürler. Bu bio-plazmik alanın bozulması ciddi fiziksel sorunlara yol açabilir; Bu olasılık öldürücü ve şaşırtıcıdır ama yapacak bir şey olamaz,Eğer amaç görünmezlikse, çeşitli tanım ve yorumlar getirebilir. Ama niçin gemi suya batmamış ve ya karada bir kentin ortasında belirmemiştir sorusunun cevabı yukardadır, zira geçmişin resimlerinde bunlar yoktur. Ve negatif sonuçlara göründüğü kadar bakılırsa, deneyde yanlış giden birşeyler vardır.Ama bunlar nelerdir?

Philadelphia Deneyi bu bilimsel anlatımlardan sonra bugün 1943′te olduğundan daha güncel.Yeni kaynaklardan yeni ayrıntılar öğrenilmekte ,başka bir iddiaya göre projede görev alanların beyni yıkanarak, gördüklerini unutmaları sağlanmıştı. Fakat yıllar sonra anılar geri gelmeye başladığı için yaşayan tanıklar konuşmaya başladılar. Bielek bu yeni iddialardan kitabında söz ediyor.

Philadelphia deneyi ile ilğili bazı sorular:
Philadelphia Deneyi, 1943 yılında gerçekten USS Eldridge adlı bir destroyerde veya başka gemide mi yapıldı? Bu gemiye ne oldu?
Gerçekten göz açıp kapanıncaya kadar koca bir destroyer 640 km uzağa gidip geldimi?
Her iki deneyde yer alan mürettebata ne oldu? Şimdi neredeler ve 54 yıl sonra hala yaşayanlar varmı?
İçlerinden hiçbirisi ortaya çıkıp, olayı neden anlatmadı?
Nasıl olduda ABD Deniz Kuvvetleri, böylesine önemli bilimsel adımı 50 yıl saklayabildi?
Böylesine korkunç bir sonuca ulaşan bu teknoloji nasıl bir şeydi?
Einstein’in “Birleşik Alan Kuramı” gerçekmiydi?
Peki bu kuram geliştirilip, tamamlanmışmıydı?
Bu gün Philadelphia Deneyi ile ilgili dosyalar hangi kapalı kapının ardında saklanıyor?

Dr. Valentine, Charles Berlitz’le yaptığı röpörtajda şöyle diyordu;Bence Philadelphia Deneyi bilinen ve alışılmış yollarla açıklanamaz. Bazı bilim adamları atomun temel yapısının, madde parçacıklarından değil, elektromanyetik alanlarda oluştuğu görüşündeler.Bu çok karmaşık enerji alanlarının birbirlerini etkilemesi olayıdır. Eğer böyle bir evrenin içinde maddenin katlı fazları bulunmasaydı, şaşılırdı.Bu fazların birisinden birisine geçilmesi bir yaşamdan ötekine geçmeye benzer. Boyutlar arası değişmedir yani dünyalar içinde dünyalar olabilir. Manyetik alanların karıştırıcı olarak değişimler yaratabileceğinden kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak, olağan dışı manyetik koşullar yaratılması hem fiziksel, hemde yaşamsal olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durumdada, bağımsız bir varlık olmayan ama içinde bulunduğumuz yaşama benzer belirli bir madde / zaman / enerji boyutunun bir parçası olan zaman faktörünü’de çarpıklaştırır. Kısacası deney olasıdır.
Berlitz’e göre Philadelphia deneyi’nin yapılıp yapılmadığı belli değildir ve şu an için kanıtlanamaz ama kavram olarak geçerlidir.Çünkü Einstein’ın ”Birleşik Alan Kuramı” tarafından desteklenmektedir.Eğer deney yapıldıysa, söylentilerin ardındaki gerçek tanıklar susmaktadırlar ve belkide Türkiye’de de yayınlanan ”Yok Oldu”( Thin Air) kitabında anlatıldığı gibi çıldıran ve inanılmaz değişimler gösteren mürettebatın çoğu ölmüş veya gizli bir yerde ölümü beklemektedir.Ve belkide bir gün üzerinde ”çok gizli” yazılı bir dosyanın açılma zamanı gelecek karanlıklar aydınlanacaktır.

Gökkuşağı Projesi/ Project Rainbow
Amerikan donanmasına ait, USS Eldridge adlı 1240 tonluk bu gemi, 1951′de Yunan donanmasına katılana kadarki hizmet yaşamında ilginç bir deneyim yaşadı.

1943 kışında, USS Eldridge, dünya savaşında başarı kazanmak için çeşitli yöntemler geliştirmeye çalışan donanma tarafından Gökkuşağı Projesi adı verilen teknik bir deneye maruz bıraklıldı.

Philadelphia Deneyi olarak ta bilinen bu deneyde gemi, elektromanyetik alan üreten bir düzenekle çevriliyor ve güçlü jeneratörlerden verilen akımla bu manyetik alan içinde etki altına alınıyor.

Resmi açıklamaya göre amaç, geminin olağan manyetik alanını yok ederek elektromanyetik tetikleme ile çalışan mayınlardan etkilenmesini önlemek.

Resmi olmayan iddialara göre asıl amaç, radarda görünmezlik hatta optik görünmezlik sağlayacak şekilde bir manyetik alan yaratmak ve geminin yansıttığı ışığı eğmek.

51. Bölge Hakkında Konuşan Ilk ABD Başkanı

ABD Başkanı Barack Obama, onlarca yıldır uzaylıların ziyaret ettiği öne sürülen süper gizli yeraltı üssü 51. Bölge’yi ağzına alan ilk ABD Başkanı oldu. Böylece, varlığı ilk kez bu yıl doğrulanan 51. Bölge bir ABD Başkanı tarafından da resmiyet kazanmış oldu.

Ufolog’ların araştırma konuları arasında her zaman üst sıralarda yer alan 51. Bölge, yine gündemde. Bu sefer, Nevada çölünde bulunan süper gizli üssün gündeme gelmesinin sebebi bir UFO gözlemi veya ortaya çıkan gizli bir belge değil, Obama.

ABD Başkanı, Amerikan kültürüne yaptıkları katkılar dolayısıyla ödüllerindirilen sanatçılarlar bir araya geldiği 2013 Kennedy Center Honors gecesinde, resmi adıyla Nevada Test Eğitim Alanı olarak bilinen üsse değindi.
Obama, aktris Shirley MacLaine ile konuşurken, “Başkan seçildiğiniz zaman insanların size sorduğu ilk soru, ‘51. Bölge’de ne olup bitiyor’ oluyor” dedi.

Obama, birkaç yıl önce 1947 yılındaki ünlü ‘Roswell kazasına’ sahne olan Roswell kasabasına düzenlediği ziyarette de, “Barış için geldim” diyerek espri yapmıştı.

ABD Başkanı Obama, geceye First Lady Michelle Obama ile katıldı.

Ufo değil casus uçak!
51. Bölge hakkındaki gizli CIA raporu, Ulusal Güvenlik Arşivi çalışanı Jeffery Richelson’un Bilgi Özgürlüğü Yasası kapsamında yaptığı başvuru sonucu Ağustos ayında kamuoyuna açıklanmıştı.

ABC News haberine göre Richelson, geçmişteki bazı ABD başkanlarının 51. Bölge ile ilgili ordu dokümanları imzalamış olsa da, üs hakkında kamu alanında konuşan ilk ismin Obama olduğunu belirtti.

CIA raporunda, UFO’lar hakkında geçen tek kısım, üste U-2 ve Oxcart havadan gözlemleme programları hakkındaki kısım. Rapor, U-2’nin 18 bin metreden yükseğe çıkabilmesi sayesinde, UFO zannedilmiş olabileceğini belirtiyor…

Obama’nın 51. Bölge’den bahsettiği Shirley MacLaine, geçmişte yaptığı uzaylılara yönelik açıklamalarıyla biliniyor. UFO gözlemlerini 2007 yılında yazdığı ‘Sage-ing While Age-ing’ kitabında anlatan MacLaine, bir keresinde bir ‘ana gemi’ gördüğünü de öne sürmüştü.

Kuantum Sıçraması

Albert Einstein’ın görecelilik teorisi, ışığın hızını evrensel hızı sınırı olarak belirledi ve mesafe ve zamanın mutlak olmadığını, kişinin hareketi ile etkilendiğini gösterdi.

Hareket halindeki bir saat her zaman hareketsiz bir saatten daha yavaş çalışır görünür, çünkü zaman bir cismin hareket ettiği hız ile ilişkilidir. Teoride bu gerçek zaman yolculuğunu mümkün kılıyor – en azından eğer çok hızlı bir uzay gemisine sahipseniz.Şunu düşünün: Eğer bir astronot ışık hızının hemen altındaki bir hızda altı ay boyunca uzayda seyahat ederse ve Dünya’ya geri dönmesi de altı ay sürerse, gelecekteki dünyaya ayak basacaktır. Astronotun ışık hızına ne kadar yakın yolculuk yaptığına bağlı olarak astronotun saatinde bir yıl geçerken, Dünyada on binlerce yıl geçmiş olabilir.

Columbia Üniversitesi fizik profesörü ve ‘Kozmosun Dokusu: Uzay, Zaman ve Realitenin Niteliği’ kitabının yazarı Brian Grene, “Sonuç şu ki, fizik yasaları zaman yolculuğuna izin veriyor” dedi. Ama Einstein’ın tasarladığı şekliyle uzay ve zaman yasaları kuantum teorisinin garip kuralları ile revize edilebilir. Kuantum teorisi evreni dolduran mikroskobik rastgele olmayı tanımlar. Evrenin süreksiz olduğu atomaltı ölçekte, fizikçiler yerçekiminin nasıl davrandığını bilmiyorlar.

Princeton Üniversitesi’nden astrofizikçi Richard Gott “Kuralları değiştirebilecek bazı yeni fizik yasaları keşfedebiliriz” diyor

Kurt Yenikleri Zaman Yolculuğu İçin Tüneller midir?
Bilim kurgu fanatiklerinin bildiği gibi, kurt yenikleri (solucan deliği) [uzay ve zamanda teorik kestirme yollar] zaman yolculuğu portalları için mükemmeldir. İnsanları geçmişe aktaran en son film 1952 Ray Bradbury romanından uyarlanan bu yazın filmi ‘A Sound Of Thunder’ dir. Bu filmde, bir grup avcı dinozor çağına geri gitmek için bir zaman makinesi yapar, zaman makinesi bir çeşit kurt yeniğine benzer. Orada, olaylar ters gider. Bir avcı bir kelebeği öldürdüğü zaman, bu tarihin gidişatını tamamen değiştirir.

Film eleştirmenler tarafından olumsuz eleştiriler aldı ve hemen sinema salonlarından çekildi. Ama sorular ortaya çıktı – zaman ve zamanda yolculuk olasılıklarının gizemi fizikte en zorlu konular arasındadır, gittikçe artan sayıda bilim adamı bu konu ile ilgilenmektedir. Bilim adamları gerçekten zamanda yolculuk yapmanın yolunu aramıyor. Ama bazıları bunun nasıl yapılabileceğini teorize etmenin – belki uzayda bir kurt yeniği kullanarak – bunu anlamalarına ve hatta fizik yasalarını revize etmelerine yardımcı olacağına inanıyor. Portekiz Lizbon Üniversitesi’nden astrofizikçi Franscisco Lobo, “Bir ucundan diğer ucuna geçilebilir kurt yenikleri genel göreceliliğin sınırlamalarını araştırmakta gedanken deneyler için çok yararlıdır” (gedanken terimi, teorik olarak mantıklı ama gerçekleştirilmesi pratik olmayan deneyleri tanımlar) dedi.

Sıçrama
Görecelilik teorisi geçmişe yolculuğa izin vermez. Ama kurt yenikleri olarak bilinen Einstein – Rosen köprüleri kullanılarak bu tür yolculuklara erişmek mümkün olabilir. Uzay ve zamandaki teorik kestirme yollar uzaydaki iki uzak mesafeyi birbirine bağlar, bir elmanın içindeki kurt yeniği tünelindeki gibi. Pasadena’daki Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde yerçekimi teoristi olan Kip Thorne 1988’de bu tünellerin Casimir enerjisi olarak bilinen ekzotik bir madde formu ile açık tutulabileceğini gösterdi.

Laboratuarda ölçülen bu enerji bir çeşit kuantum vakumudur. Sıfırdan daha az ağırlığa sahip olan Casimir enerjisi kurt yeniği duvarlarını ayrı tutarak anti –yerçekimi etkisine sahip olurdu. Lobo “Genel göreceliliğin negatif enerji yoğunluklarının varlığını yasakladığı varsayımında bulunulmuştur, ancak kuantum mekanikleri vakumun her zaman fısır enerji yoğunluğuna sahip olmayabileceğini gösterir” dedi.

Princeton’daki bilim adamı Gott kurt yeniği etkilerini aynalı bahçe topu şeklinde tasarlar. Ancak, kurt yeniğinden bakınca, kişi aynı bahçenin yansımasını görmez, bunun yerine diyelim ki güneş sistemimize en yakın yıldız olan Alpha Centauri’deki bir bahçeyi görür.

“Kurt yeniğinin içinden sıçrayabilir ve Alpha Centauri’de ortaya çıkabilirsiniz ve bu iki çok uzak yerleri birleştiren çok dar bir tünelden geçmiş olursunuz” dedi Gott. “Kurt yeniğinin kestirme yolu Alpha Centauri’ye bir ışık demeti fırlatmanıza izin verir”

Eğer kurt yeniğinin bir ucu ışık hızına yakın bir hızda yolculuk yapan bir uzay gemisinin yerçekimi etkisi kullanılarak hareket ettirilirse, o uçtaki bir saat kurt yeniğinin diğer ucundaki saate göre daha yavaş çalışır. Bu, kurt yeniğini iki farklı zaman – geçmiş ve gelecek – arasında bir portala dönüştürebilir.

Gott “Bu kurt yeniklerinin mutfağınıza koyabileceğiniz bir şey olmadığını belirtmeliyim. Kurt yeniğinin her bir giriş yeri 100 milyon güneş kütlesindedir.” dedi. “Bu galaktik – öçekli mühendislik projesidir.”



Fantom Enerjisi
“Ancak kurt yeniklerini inşa etmek ve desteklemek için gereken materyal, evrenin hızlanmış bir genişlemede olduğu keşfinden bir destek aldı” diyor Lobo.

Bu kozmik genişlemenin muhtemel itici gücü “fantom enerjisidir”, evrenin yüzde 70’ini oluşturabilen kuramsal madde.

Lobo “Fantom enerjisi uzayı itiyor olabilir ve o kadar anti- yerçekimseldir ki en sonunda her şeyi parçalara böler, her şeyi sona erdirir. Ancak, o zamandan önce, kurt yenikleri açmayı desteklemek için kullanılabilir” diye teorize ediyor.

“Daha spekülatif bir senaryoda, içinden geçilebilir bir kurt yeniği inşa etmek ve bunu devam ettirmek için gereken fantom enerjisi için kozmik akışkanı kazıp çıkaran feci derecede ileri bir uygarlık hayal edilebilir” dedi.

Zaman Yolculuğu Nasıl İşler
Thorne zaman yolculuğu portalı için kullanılabilecek evrende var olan başka türde tünele benzer bir yapı olabileceğine inanıyor. Einstein – Rosen Köprüleri de denen kurt yeniklerinin zaman yolculuğu için en çok potansiyele sahip oldukları düşünülüyor. Sadece zamanda yolculuk yapmamıza izin vermezler, ayrıca zamanın çok küçük bir kesrinde Dünyadan bir çok ışık – yılı uzağa yolculuk yapmamızı sağlayabilirler.


Kurt yenikleri
Kurt yeniklerinin, herhangi bir kütlenin uzay zamanı büktüğünü ifade eden Einstein’ın görecelilik teorisine dayandığı düşünülür. Bu bükülmeyi anlamak için, iki kişinin bir çarşafı tuttuğunu ve bu çarşafı gerdiğini düşünün. Eğer birisi çarşafın üzerine bir basket topu koyarsa, basket topunun ağırlığı çarşafın ortasını dürecektir (yuvarlayacaktır) ve çarşafın o noktada bükülmesine neden olacaktır. Şimdi, eğer aynı çarşafın kenarına bir bilye konulursa, bükülme nedeniyle basket topuna doğru yolculuk yapacaktır.

Bu örnekte, uzay gerçekte uzayzamanı oluşturan dört boyut yerine iki-boyutlu bir plan olarak tanımlandı. Bu çarşafın üstü ve alt arasında bir boşluk bırakarak üst üste katlandığını imgeleyin. Basket topunu üst tarafa yerleştirmek bir bükülmenin oluşmasına neden olur. Eğer üsteki basket topunun bulunduğu yere karşılık gelen bir noktada çarşafın alt kısmına eşit bir kütle yerleştirilirse, ikinci kütle en sonunda basket topu ile buluşacaktır. Bu, kurt yeniklerinin oluşmasına benzerdir.

Uzayda, evrenin farklı kısımlarına baskı uygulayan kütleler en sonunda bir tünel oluşturmak için bir araya gelebilir – bu bir kurt yeniğidir. O zaman Dünya’dan başka bir galaksiye hızla yolculuk yapabiliriz ve geriye dönebiliriz (bir ömür içinde). Örneğin, Orion’un hemen altındaki Canis Major takımyıldızında görünen bir yıldız olan Sirius’a yolculuk etmek istediğimiz bir senaryo düşünelim. Sirius Dünya’dan yaklaşık 9 ışık – yılı uzaklıktadır, bu yaklaşık 54 trilyon mildir (90 trilyon km). Açıkça, bu mesafe uzay yolcularının orada neler gördüklerini bize anlatmaları için zamanda gidip dönmeleri için çok fazladır. Şimdiye dek insanların uzayda yolculuk yaptıkları en uzak mesafe aydır, Dünya’dan sadece 400,000 km. Eğer bizi Sirius’un etrafındaki uzaya bağlayan bir kurt yeniği bulabilseydik, o zaman geleneksel uzay yolculuğu ile geçmek zorunda kalacağımız trilyonlarca milden kaçınarak zamanı önemli ölçüde kısaltabilirdik.

Tüm bunların zaman yolculuğu ile ne ilgisi var? Daha önce tartıştığımız gibi, görecelilik teorisi bir nesnenin hızı ışık hızına yaklaştıkça zamanın yavaşladığını belirtir. Bilim insanları uzay mekiği hızında bile astronotların birkaç nanosaniye geleceğe yolculuk yapabildiklerini keşfettiler. Bunu anlamak için iki kişiyi hayal edin, onlara A ve B diyelim. A Dünya’da kalırken, B uzay mekiği ile uçar. Kalkış anında ikisinin de saatleri mükemmel senkronizasyondadır (aynı zamanı gösterir). B2nin uzay mekiği ışık hızına yaklaştıkça, B için zaman daha yavaş akar (A’ya göre). Eğer B ışık hızının yüzde 50’sinde sadece birkaç saat yolculuk yapıp Dünya’ya geri dönerse, A’nın B’den daha hızlı yaşlandığı ikisine de görünecektir. Yaşlanmadaki farklılığın nedeni, zamanın A için B’den daha hızlı geçmesidir. A için birçok yıllar geçmiş olabilirken, B için sadece bir kaç saat geçmiştir.


Eğer kurt yenikleri keşfedilebilseydi, geleceğe olduğu gibi geçmişe de yolculuk etmemizi sağlardı. İşte bunun nasıl işleyeceği: Diyelim ki, kurt yeniğinin girişi taşınabilirdir. O zaman yukardaki örnekte ışık hızının yüzde 50’si hızda uzayda birkaç saat geçiren B kurt yeniğinin bir ucunu uzaya taşıyabilirdi, kurt yeniğinin diğer ucu A kişisi ile Dünya’da kalırdı. B uzayda yolculuk yaparken, iki insan (A ve B) birbirlerini görmeye devam ederlerdi. B birkaç saat sonra Dünya’ya geri döndüğünde, A için birkaç yıl geçmiş olabilir. Şimdi, A uzaya giden kurt yeniğinden baktığında, kendisini daha genç yaşta görür, B uzaya uçtuğunda bulunduğu yaşta. Bununla ilgili harika olan şey şu; daha genç olan B geleceğe adım atabilirken, daha yaşlı olan A kurt yeniğine girerek geçmişe adım atabilir.

Kozmik İplikler
Zamanda geriye ve ileriye nasıl yolculuk yapabileceğimizin bir başka teorisi, 1991’de Princeton fizikçisi J. Richard Gott tarafından önerilen kozmik iplikler fikrini kullanır. Bunlar – isimlerin öne sürdüğü gibi – bazı bilim adamlarının erken evrende oluştuklarına inandıkları ipliğe benzer nesnelerdir. Bu iplikler evrenin tüm uzunluğu boyunca dizilebilir ve yoğun basınç altındadırlar – milyonlarca ton.

Atomdan daha ince olan bu kozmik iplikler yakınından geçtikleri herhangi bir nesneye muazzam miktarda yerçekimi çekiş etkisi üretebilirler. Kozmik bir ipliğe bağlanmış nesneler inanılmaz hızlarda yolculuk yapabilir ve yerçekimi kuvvetleri uzayzamanı büktüğü (çarpıttığı) için, zaman yolculuğu için kullanılabilirler. İki kozmik ipliği bir araya çekerek veya bir ipliği bir kara deliğin yakınına çekerek kapalı zaman – benzeri eğriler yaratmak için uzayzamanı yeteri kadar eğriltmek mümkün olabilir.

Bir uzay gemisi kendisini geçmişe sevketmesi için iki kozmik iplik veya iplik ve kara delik tarafından üretilen çekimi kullanarak bir zaman makinesine dönüştürülebilir. Bunu yapmak için, kozmik ipliklerin etrafında döngü yapacaktır. Ancak, bu ipliklerin var olup olmadıkları ve eğer var iseler hangi formda oldukları ile ilgili hala çok fazla spekülasyon vardır. Gott’ın kendisi, zamanda bir yıl bile geri gitmek için, tüm galaksinin kütle – enerjisinin yarısını içeren bir iplik döngüsü gerekeceğini söyledi. Ve herhangi bir zaman makinesi ile olduğu gibi, zaman makinesinin yaratıldığı zamandaki noktadan daha uzağa geri gidemezsiniz.

Zaman Yolculuğundaki Problemler
Eğer zaman yolculuğu için elverişli bir teori geliştirebilseydik, paradoks denen çok karmaşık problemler yaratma yeteneği geliştirirdik. Paradoks kendisi ile çelişen bir şey olarak tanımlanır. İşte iki genel örnek: Diyelim ki, doğduğunuzdan önceki bir zamana geri gidebiliyorsunuz. Doğduğunuzdan önceki bir zamanda var olmanız gerçeği bir paradoks yaratır. Eğer 1960’ta doğduysanız, 1955’te nasıl var olabilirsiniz?

Muhtemelen en ünlü paradoks büyükbaba paradoksudur. Bir zaman yolcusu geri gidip, yolcu doğmadan önce atalarından birini öldürürse ne olacaktır? Eğer o kişi kendi büyükbabasını öldürürse, o zaman o kişi geri gidip kendi büyükbabasını öldürmek için nasıl canlı olabilecektir? Eğer geçmişi değiştirirsek, sonsuz sayıda paradoks yaratacaktır.

Zaman yolculuğu ile ilgili bir diğer teori paralel evrenler veya alternatif tarihler (hikâyeler) fikrini ortaya koymaktadır. Diyelim ki, büyükbabanız ile o genç bir oğlan iken karşılaşmak için geriye yolculuk yapıyorsunuz. Paralel evrenler teorisinde, bizimkine çok benzeyen ama olayların farklı şekilde ilerlediği başka bir evrene yolculuk yapıyor olabilirsiniz. Örneğin, zamanda geri yolculuk yapıp atalarınızdan birini öldürüyorsanız, sadece tek bir evrendeki o kişiyi öldürmüş olursunuz ki o evren artık sizin var olmadığınız evrendir. Ve eğer sonra kendi zamanınıza geri gelmeye çalışırsanız, bir başka paralel evrende ortaya çıkabilirsiniz ve asla başladığınız evrene geri gelemeyebilirsiniz.

Buradaki fikir, her eylemin yeni bir evrenin yaratımına neden olduğudur ve mevcut olan sonsuz sayıda evren olduğudur. Atanızı öldürdüğünüz zaman yeni bir evren yarattınız, olayların orijinal sırasını değiştirdiğiniz zamana kadar kendinizinkine özdeş olmuş bir evren.

1 Nisan 2014 Salı

Dünyanın Ilk Biyonik Adamı

Bilim insanları, dünyanın konuşan, nefes alan ve atan bir kalbi olan ilk tam biyonik adamını tanıttı. En gelişmiş protezlerin bir araya getirilmesinden oluşturulan biyonik adam, yapay organlara ve kan pompalayan kan dolaşım sistemine sahip.

Dünyanın ilk biyonik adamı ‘The Incredible Bionic Man’, 20 Ekim günü Smithsonian Channel belgesel kanalında yayımlanan programla tanıtıldı.

İngiltere’nin Shadow Robot şirketinde robotik bilimi uzmanı Rich Walker ve Matthew Godden tarafından parçaları bir araya getirilen biyonik adam, dünyanın dört bir yanındaki laboratuvarlardan getirilen yapay organlara sahip.

İki bilim insanı, LiveScience sitesine yaptıkları açıklamada, “Altı hafta boyunca topladığımız göz, kas, organ gibi yapay parçaları toplayarak biyonik adama çevirdik… Bir kişiye eksik olan parçalarını eklemek gibiydi… İnsan değil ancak protez parçalara sahip bir insan” dedi.

Yaklaşık 1 milyon dolara mal olan robotun modeli, İsviçre’nin Zürih Üniversitesi’nde sosyal psikolog olan Bertolt Meyer tarafından hazırlandı. Meyer, dünyanın en yetenekli biyonik uzmanlarından biri olarak kabul ediliyor.

Dış iskelet ve yapay organlar
Touch Bionics şirketinin geliştirdiği i-LIMB protez elini kullanan biyonik adam, oldukça iyi tutma ve kavrama yeteneğine sahip olsa da, bazen içcecekleri dökebiliyor.
Robotun ayak bilekleri ve ayakları Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Media Lab’de görevli biyo-mühendis Hugh Herr tarafından geliştirildi.

Protez bacakları desteklemesi için, biyonik adam için ‘Rex’ adı verilen bir dış iskeler inşa edildi. Yeni Zelanda’daki REX bionics şirketi tarafından geliştirilen dış iskelet, biyonik adamın düzgün yürümesini sağlıyor.
ankreasından akciğerlerine kadar yapay organları bulunan biyonik adam, insanlardaki gibi işleyen bir kan dolaşımına sahip.

ABD’nin Arizona eyaletinde bulunan SynCardia Systems tarafından üretilen yapay kalp, kalp nakli bekleyen insanların 6 ay ile 12 ay ömrünü uzatmak için bugüne kadar 100’den fazla hastaya nakledildi.
Dolaşım sistemi ise University College London medikal araştırmacısı Alex Seifalian tarafından geliştirildi. Seifalian, atar damarları ve damarları, her türlü şekilde sentetik organ üretilmesini sağlayan polimerlerden üretti.

İnsan gibi görüyor
Walker, biyonik adamı çalıştıran programın, biyonik adam hakkındaki tek sorun olduğunu belirtti. Walker, esprili bir şekilde, “13 yaşındaki şımarık bir Ukraynalı çocuğu temsil ediyor” dedi.

İnsan beynini taklit eden bir beyne sahip olan biyonik adam, ABD’nin Second Sight şirketi tarafından geliştirilen retina protezi sayesinde görüyor.

Biyonik adamın suratı ise mucitlerinden Meyer’ın taklidi. Meyer, ilk gördüğü zaman biyonik taklidinin ‘tuhaf geldiğini’ belirtti.


Hayatı genişleten teknolojiler
Bilim insanları, biyonik adam sayesinde insan vücudunun ne ölçüde genişleyebileceğini ve yaşam uzatan eklentilerin neler olabileceğini görmek istiyor.

Walker, “Hayatın korunması ve kalitesi hem teknik hem de eknoomik bir sorun olmaya başladı” ifadesini kullandı.

Biyonik adam, New York Comic konferası’nda ziyarete sunulacak ve 10-13 Ekim tarihleri arasında Washington D.C’deki Smithsonian Ulusal Hava ve Uzay Müzesi’nde gösterilecek.

Titan’ın Bilinen En Detaylı Haritası

NASA’nın Satürn yörüngesinde görev yapan Cassini uzay aracının gönderdiği verileri kullanan gök bilimciler, buzul uydu Titan’ın bilinen en detaylı haritasını oluşturmayı başardı. Harita, Titan’ın nehirlerini, göllerini ve buzul denizlerini gözler önüne serdi.

Dünya’nın ardından insanlığın yeni evi olabilecek yerler listesinde üst sıralarda yer alan Titan, sahip olduğu jeolojik yapıyı ilk kez net bir şekilde gözler önüne serdi.

Amerikan Jeofizik Birliği toplantısında açıklama yapan Cassini ekibinin lideri Stephen Wall, ‘Titan’ın Dünya benzeri bir görünüm sergilediğini’ belirtti.

Titan’ın göl ve denizlerini dolduran materyaller, Dünya’nın aksine su değil ancak metan ve etan gibi hidrokarbonlardan oluşuyor. Buzul uydunun ortalama sıcaklığının -180 derece olması, bu gazların sıvı halde kalmasını sağlıyor.

Satürn’ün yörüngesinde 2004’ten bu yana görev yapan Cassini’nin elde ettiği verileri bir araya getiren araştırmacılar, uydunun kuzey kutup bölgesini neredeyse tamamen ortaya çıkarırken bugüne kadar cevapsız kalan sorulara da yanıt buldu.


Jeolojik süreç devam ediyor
Titan’ın kuzey kutup bölgesine ait haritaya bakıldığı zaman, denizlerin sağ alt köşede kümelendiği görülüyor.
ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu’ndan Randolph Kirk, bu bölgede denizlerin bir dikdörtgen içine girecek şekilde kümelendiğini, buradan jeolojik süreçlerin halen devam etmekte olduğunu anladıklarını belirtti.
Araştırmalar, tektonik hareketlerin Titan’ın yer kabuğunda çatlaklara neden olduğunu ve neredeyse düz çizgiler halinde dağlar şeridi ortaya çıkardığını savunuyor. Düz alanlar sıvıyla dolarken, kuzey kutbundaki en büyük deniz olan Kraken Mae ve daha küçük komşusu Ligeia Mare’i oluşturdu.

Wired’ın haberine göre, küçük göllerin diğer tektonik hareketler ve volkanik faaliyetlerden oluşmuş olabileceğini belirten araştırmacılar, bu düşünceyi güçlendirmek için daha fazla bilgi gerektiğini belirtti.
Kirk, yeni bulguların Titan’ın mağaralarında sakladığı gizemlere ışık tuttuğunu ve yeraltında yaşam olabileceğini söyledi.

Cassini, Ligeia Mare’nin 170 metre derinliğe sahip olduğunu tespit etmişti.

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı