hermes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hermes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2014 Salı

P3 Hermes’ten Hz.İdris’e İşaretler!

İbni Erfa’Ra’s Hermes’i, Ebu’l-Felâsife, “Filozofların Babası” diye isimlendirmiştir.
Ekseriyetle el-Musselles bi’l-hikme, “hikmetle üç kere nimetlenen
“el-Muselles bi’n-ni’me; “kendini nimetlerle üç kere doldurmuş olan”,
Veya kısaca sadece el-muselles isimleri ile anılmıştır.
Bu vasfın eski bir hikâyesi mevcuttur. THOT, hiyeroglif metinlerinde 3’3’ şeklinde geçmektedir ve ikinci bir lisanda ise demotik (yani hiyeroglif’in el yazısı şeklinde geçmektedir.) “DHWJT P3 ‘P3’ P3, HERMES O MEGASKAİ MEAS” tarzında tercüme edilmiştir. Başka bir anlatımla İSSİS, OSİRİS, HOROS’un Mukaddes sayısı “3” diye geçmektedir.

Devamla bu kelimenin daha sonraki imparatorluk zamanında Dendera’daki (Arapça Dandarah) tapınak yazıtlarında TR’S MEGAS’TR’S MEG’STOS şeklinde geçtiği görülmüştür. Hermes Yaratıcıyı; Barhebraeus-Tri-megistos ismiyle:
“P3”
* Varlık,
* Hikmet,
* Hayat
olmak üzere 3 vücudi vasıfla tanımlamış olduğu için, Arap harfleriyle “Sülâsî et-talim ” Üçlü öğreten” kelimesi ile transkripte ederek açıklamıştır.

Süleyman A.S. daha sonra Davut A.S. da görülen üçgen “P3”; “Görüyor-Biliyor-Duyuyor” Vücudi vasıfla aynileşmiş hatta Musa Peygamberin bile bu hikmetten faydalandığını zikredilmiştir.
Tevrat’ın HURF EDİLMİŞ bir yorumu niteliğinde olan Majisyenik dilde “Süleymanın Mührü”; yani iki üçgen’in iç içe geçmiş hali “Kabala Büyü kitabında sıkça görülmektedir.

Ateş ve su uygarlığı
Tufandan sonra bu sığınaklar (piramitler) keşfedilip içindekiler imha edildi. İmha edilen dünya tarihiyle ilgili en eski yazıların arasında Sezar’ın birlikleri tarafından yakılan İskenderiye Kütüphanesi eserler de vardı.

Bir yazıcı, bazı belgeleri kurtarmış bunları gizli bir yere saklamıştı. Yazıcı el yazmalarını kopya etmekte görevli kişi bu durumu eski bir eserde şöyle anlatıyordu: ( Bu yazıları görmek anım oldu. İçindekiler rulo halinde değildi. Çinlilerinki gibi açılıyordu. Onları kopye eden yazıcı çok düzgün yazmıştı, sanki eli hiç hata yapmıyordu. Aynı kitaptan iki örnek gördüm. Yazı karakterleri bir birinin tıpatıp aynısıydı. Neler yazılı olduğunu anlamadığımdan, bilge kişiler o kitaplarda anlatılanları bana açıkladılar, önce dünyanın bir harikasını gösterdiler. Denizin ötesinde bilmediğim iki ülke vardı ve bana uçan arabaların ve “taşlaştıran ışının”, “yüzen kentlerin” ve havadan gelip yok eden ateşin resimlerini gösterdiler ve Tufandan önceki insanların ve ilk piramidi inşa eden Said-İbn-i Sarid’in hikâyesini anlattılar. Bana su ile ateşin (Atlantis ve Mu uygarlıkları) kopye edildiğini ve şimdi denizin dibinde yatan büyük bir kentin planı gösterdiler. Ben bu şekli soy ağacı olarak birçok kitapta görmüştüm. (Eflatun) Platon(un Kruton ve Timaos adlı eserlerinde rastlanan bir Kent’in planını tarif etmektedir.

Toprak bir duvarla çevrilmişti. Bunun ardında su dolu bir hendek vardı. Bir su kanalı kenti enine kesiyordu. (Atom santraliyle enerjilerini temin ediyorlardı.) dikine kesen ikinci bir kanal ise iki havuzu kat ederek limana ulaşıyordu. İşte bu kent planının adı ATLANTİS’ti.

Atinalı devlet adamı ve şair Solon’un MISIR’a gidişi anlatılır. Nil deltasında bulunan Sais (Said) kentinin rahipleriyle konuşur. Solon, biri ona şöyle der.
—Ey Solon, Solon siz Helenler hep çocuk kalırsınız, yaşlanmış bir tek Helen yoktur.
—Ne demek istiyorsun?
—Ruhunuz genç hepinizin, çünkü eski bir geleneğe dayanan ne bir görüşünüz var, ne de zamanla kocalmış bir bilginiz.

Bu sözün doğruluğu en iyi Mythos’ta görülür, insan gerçeklerini yansıtmak, canlandırmak ve Atina devletine ait (9) dokuz bin yıl öncesi ne kadar uzanan bir tarih yazmaya girişme hevesine kapılmış olsa gerek.
Atlantis Batıda Herakles sütunları (Cebelitarık) yoluyla Akdeniz’den Ukeanos’a çıkıldığı yerde karşılaşılan büyük bir ada ve çevresindeki takımadalara verilen admış. Korkunç depremler sonucunda suların altına gömülen bu ada bir zamanlar Libya ile Asya’nın bir arada kapladıkları alandan daha yaygınmış. Dünyanın kuruluşunda tanrılar (bilge kişiler) yeryüzünde aralarında paylaşırken, Atina tanrılardan (bilge kişi, yönetici)den Athena ve Hephaistos’ a; Atlantis de Peseidona düşmüş. Poseidon, kelime anlamı: Olymposlu (Kara egemenliğinin hâkim oldukları bilge kişiler, tanrılar arasında denizi simgeleyen ve denizi mutlak hâkimi sayılan Poseidon Homeros destanlarında Posiedaon diye anılır.

ATLANTİS BİRLİĞİPoseidon’ dan türeme bu ad başka Hint-Avrupa dillerindeki biçimiyle karşılaştırılacak olursa, “Deniz Efendisi” anlamına gelir.
Poseidon’a Deniz egemenliği verilir. (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı,
Atina: (Kara Kuvvetleri Komutanlığı,
Hermes-Usiris-Idris Peygambere Mısır, (Hava Kuvvetleri Komutanlığı) verilerek.
Böylece, ATLANTİS BİRLİĞİ kurulmuş olur.

Poseidon’a verilen sıfat “Enosigaios” yani yeri sarsan titreten denir. Yani bugünkü modern savaş gemilerinde yer alan nükleer başlıklı donatılmış kıtalar arası (Poseidon füzesi gibi) Blastik füzelerden bahsedilmektedir.
Atlantis yerlilerinden Euenor’un bir kızı varmış. Posiedon, bu kızı sevmiş, onu merkez adaya bir kaleye yerleştirmiş ve onunla birlikte beş kuşak erkek çocuk yetiştirmiş. (Atlantis soyundan bahsetmektedir.)
Atlanis bitkileri, hayvanları ve özellikle madenleriyl çok zengin bir ülkeymiş altın, bakır, demir ve “Oreikhalkos” yani dağ bakırı, diye ateş gibi parlak bir madeni varmış. (Bu madenden bir çeşit enerji elde edip; surlar, köprüler, kanallar ve tünellerle bezenmiş kentler, limanlar kurarak ülkeyi son derece uygar bir hale sokmuşlar.

Ülkenin sosyal yapısı, askerlik durumu üstünde durur. Başkentte yılda bir yapılan bir törene ve bu tören sırasında kesilen boğa kurbanlarına (İspanyada yapılan Boğa güreşlerinin kökeni Atlantislilere dayanmaktadır. Değindikten sonra, Kritia diyaloğu birden bire kesilir. (Nedeni, Nuh tufanı olduğu için) Ancak Timalos diyaloğunda Mısırlı rahibin ağzından öğrenilen Atina’nın dokuz, 10 bin yıl önce bu ülkeyle savaş giriştiğidir. Yani günümüzden aşağı yukarı 15 bin yıl önce.

Atlantis fazla güç kazanmış ve Akdeniz’in büyük uluslarını köle durumuna sokacak bir saldırıya geçmiş. (Bugün Siyonimin Gladyatörü A.B.D.’nin yeni Dünya Planında da aynı özlem yatmaktadır.) Atina’da hem kendi devletini, hemde bütün komşularını tek başına kurtarmış. (Mitologyada geçen savaş sahneleri, Devler ve Tanrılar Savaşı /Titanomakia-Dev makineler- hep bu savaşları dile getirmişlerdi.

Ne var ki bir gece deprem Atlantis’i haritadan silince, Atina’nın oraya gönderdiği ordu Atlantlarla birlikte yok olur. Atina’nın bu eski tarihi üstünde hiçbir bilgisi olmayışı, bu ünlü olayı bir Mısır’lı rahibin ağzından öğrenmesi bütün öyküyü Platon’un yazdığı kanısını uyandırmakla, beraber, insanda tuhaf bir izlenim bırakmaktadır.

DZYAN kitabı
Bir de Dzyan Kitabı vardır. İçi simgesel işaretler de dolu olan bu kitabın yaşını kimse bilmemektedir. Kitap geçmişte öylesine bir mıknatıs gücüne sahipti ki, onu eline alan “seçilmişle anlatılan olayların gözlerinin önünden geçtiğini görüyor.

(Mısır’daki Thout’un kitabı gibi) aynı zamanda dillerindeki kelimeler yeterliyse, ritmik biçimde yayılan itici güçler aracılığıyla kitapta anlatılanları kavraya biliyorlardı.

Dzyan kitabında M.Ö. 9564 yılında bugünkü Küba ve Florida dolaylarında batan çok geniş toprak parçalarından söz ettiği söylenir. Bugüne kadar efsanevi Atlantis’in nerede olduğu bulunamamıştır. Atlantis’le ilgili Dzyan Kitabında anlatılan batmış ülkeler aynı mıdır? Yani Yunan Mitolojisinde geçen olaylarla bir beraberliği var mıdır? Bilinmiyor. Bunlar gerçekten olmuş şeyleri hikâyeleri midir? Bu konuyu zaman gösterecektir.

İbn-i Batuta’ya göre ise UÇAN ARABALAR, “Yüzen Kentler” ve Havadan gelen yok edici Ateşler, üretebilecek düzeyde bir uygarlık mevcuttu.

Bu kıtanın insanları yaklaşan felaketi sezerek, bir ibret olarak unutulmaması için gelecek kuşakları aktarmak üzere eski bilimin delillerini dünyada yaygın olarak yaptıkları “SIĞINAK” larda yerleştirdiler. Yani PİRAMİDLERİ inşa ettiler.

Atlantisten Mısır ve Maya uygarlığına
Birçok bilgine göre Atlantis, kendi adını taşıyan Okyanus’un üzerinde doğal bir köprü teşkil ediyor ve AZOR Adaları’ndan Bahamalar’a kadar (1972’de burada kökeni bilinmeyen, suya gömülü de duvarlar bulundu.) uzanıyordu. Atlantislilerin bu büyük bereketli topraklara sahip ve ılıman iklimli adada kurdukları uygarlığı, zamanla eski ve yenidünyalara yayıldığı iddia edilmektedir. Nitekim eski MISIR ve Meksika uygarlıkları (Maya) arasında gözle görülür benzerlikler vardır ve bu da aynı kökenden geldikleri varsayımını güçlendirmektedir.

Atlantis’in bir efsane değil de bir gerçek olduğuna inananlar, bu kıtanın İsa’dan 10 bin yıl önce meydana gelen doğal bir afet, dünyamıza çarpan büyük bir göktaşı veya tufanla yerle bir olduğuna inanırlar. İşin en gerçekçi yanı yeryüzündeki tüm ulusların ortak bir “Tufan Efsanesi”ne sahip olmalarının nedenini de açıklayabiliriz. (Not: İlerde Tufan konusunu inceleyeceğiz.)
Gene çağların görkemli yapıları piramitlere dönüyoruz.

Dünyanın sonu
Mısırlıların, yaptıkları duvar rölyeflerinde dünyanın sonunun 2045 senesinden daha sonra olacağını hesaplamışlardır.

Mısırlıların inancına göre, Firavunun cesedi öldükten sonra Kutup Yıldızı’na yükselmektedir. Bu yıldızlar ise Kuzeyde bulunmakta, Keops Piramidi’nin bir kapısı ise Güney’e bakmaktadır. Bu giriş Orion Yıldızı’nın kuşağındaki yıldızlara doğru yöneliktir.

Yunan Mitolojisinde Orion şöyle anlatılır. Orion’un kör olması, sonrada karanlıktan ansızın güneşe bakmasıyla gözlerinin yeniden açılmasıyla sonuçlanır. Şafak tanrıçaya gönül verir. Tanrıça sevgilisini Delok’a götürür bırakır. Artemis kıskanır, Orion’u da gökte bir yıldız haline getirir. Orion yıldızının Akrep burcundan her zaman uzaklaşması bundandır.”

Mitolojide görülen anlatılan Orion bulutumsu Nebuladır. Mitolojideki Orion takımyıldızına bugünkü Astronomi ilmiyle bir göz atalım. Gayri muntazam nebülözlerin civarında sıcaklığı yüksek yıldızların bulunduğunu söylemiştik. Böyle bir yıldızın olmaması halinde, ışının olmayacağından, nabzı gayri muntazam nebülözlerin karanlık olmaları gerekmektedir. Saman yolunun bazı bol yıldızlı gölgelerinin yanında hemen hemen hiç yıldızsız gibi görünen bölgeler vardır. Bunlar karanlık nebülözlerdir. Bu nebölüzlör Samanyolu ile aramızda bulunduklarından yıldızlardan bize gelen ışığa engel olurlar ve kapladıkları bölge yıldızsız imiş gibi görülür. Verilen Numara 43 Karanlık Nübülözüdür. Şekil benzerliğinden özrü, bu nebülöze Atbaşı karanlık nebülözü de denir.

16 Mart 2014 Pazar

Tufan, Mu-Atlantis Kolonileri Ve Hermes

Günümüz uygarlıklarının ve modern bilimin, ortaya çıkışını net olarak açıklayamadığı Mısır uygarlığı, Mu ve Atlantis, Kayıp Uygarlıkları araştırmak isteyen her araştırmacıyı ilgilendirir. Ezoterik tradisyonlara dayanan binlerce yılın kadim bilgilerine göre; Mısır Uygarlığı bir kayıp kıtalar için ipucu niteliği taşır.

Hem Mu, hem de Atlantis imparatorluklarının Mısır toprakları üzerinde kurdukları iki ayrı koloninin tufandan sonra, zaman içerisinde birleşmeleri ile meydana geldi. Her iki kolonide de başlangıçta tek Tanrılı din ve Ezoterik öğreti geçerliyken, Mu kolonisi bir süre sonra yozlaştı ve çok tanrılı inanca geçti. Atlantis kolonisi ise, Hermes (Toth) tarafından kurulmuştu ve Osiris Dini’ni uyguluyordu. Osiris’in müritlerinden olan ve ondan 6 bin yıl sonra yaşayan Hermes, ya da diğer bir adıyla İdris, günümüzden 16 bin yıl önce, beraberindeki bir güç ile Atlantis’ten Nil deltasına çıktı. Burada bir Atlantis kolonisi kurdu ve Osiris dinini Mısır’da yaymaya başladı.

Sais’de bir tapınak inşa eden Hermes için, Mısır’ın ünlü “Ölüler Kitabı”nda, “ilahi kelamın efendisi ve ilahi sırların sahibi” denilmektedir. Kuzey Mısır, Hermes döneminden, Firavun Menes dönemine kadar (MÖ.5.000) Hermetik rahipler tarafından yönetildi. Daha sonraları İdris Peygamber olarak tek tanrılı dinlerin efsanelerine giren Hermes’e Yunanlılar, aynı zamanda hem kral, hem büyük rahip, hem de din kurucu olması nedeniyle, üç defa büyük anlamına gelen “trismegistus” sıfatını layık gördüler.


Tufan; Mu ve Atlantisin batşı
Binlerce yıldır efsanelere konu olan Mu ve Atlantis kıtalarının batışı ezoterik kaynaklarda tufanla açıklanır.Tufan, bazı bilim adamlarının iddia ettikleri gibi sadece Mezopotamya ve Ortadoğu ile sınırlı değildir. Aksine, tüm dünya insanlığının hafızasında silinemeyecek izler bırakmış olan bu felaketten en az etkilenmiş bölgelerin başında Ortadoğu gelmektedir. Diğer bölgeler tufandan çok daha fazla etkilenmişlerdir.

Aynı anda iki dev kıtanın sulara gömülmesine neden olan felaketten söz etmeyen, dini efsanelerinde, mitoslarında kıyamet tasvirleri ile tufana yer vermeyen millet ya da kavim yok gibidir. İskandinavyalılar, Hintliler, Yunanlılar, Yahudiler, Türkler, Şamanlar Kızılderililer, Polinezyalılar, kısacası dünyanın dört bir köşesinden tüm kavimler tufan olayından oldukça ayrıntılı biçimde söz ederler. Bunun yanı sıra kutup buzullarının da en son 12 bin yıl önce çözüldükleri bilinmektedir. Tüm dünyanın değilse bile, okyanuslara uzak bölgeler ve yüksek yerler dışında her yerin dev dalgalar ve çözülen buzul sulan altında kalmasına yol açan bu felakete ne sebep olmuştur?


Çeşitli ezoterik ve okült kaynaklarda, insanlığın neredeyse sonunu getirecek nitelikte olan bu felaketin nedeni hakkında üç ayrı teori öne sürülmektedir. İnceleyince göreceğiz ki, bu teoriler pek değişmeden günümüzde yine üretilmektedir. Ama bu tip teorilerin Jung’un da ifade ettiği gibi arşetipik kayıtlarımızda olup, her değişimde hafıza kayıtlarımızda yeniden kullanılmadığını nasıl ispat ederiz ki?

Edemeyiz! Her karışık dönemde pek çok teori ürer ama sağduyuyu yitirmeyebiliriz. Hiçbir şey bildiğimizi sandığımız gibi de olmayabilir. Gereksiz yere tufan, çarpacak meteor teorileri de üretiliyor olabilir. En iyisi kadim uygarlıkları da güncel bilgilerle birlikte incelemek ve aklın, mantığın kılavuzluğundan da vazgeçmemek…

Teoriler sırasıyla şöyle;
1-Bunlardan ilki, uzaydan gelen çok büyük bir meteorun, dünyanın güneş yörüngesindeki ekseninde dahi sapmaya yol açacak kadar büyük bir şiddetle Mu kıtasına çarptığını iddia etmekte. Bu teoriye göre Pasifik çukurunun oluşması ve Mu kıtasından bu denli az belirti kalmasının nedeni bu meteordur. Ancak bu teori, eksendeki sapma nedeniyle Atlantis’in de battığını öne sürerken, diğer kıtaların bu sapmadan niçin çok fazla etkilenmediklerine açıklık getiremiyor.
2-İkinci teori ise, James Churchward’ın öne sürdüğü, jeolojik nedenlerle kıtaların batması teorisi. Churchward, Atlantis ve Mu kıtalarının denizden yükselmelerine, bu kıtaların altındaki büyük gaz kütlelerinin sebep olduğunu ve zamanla bazı noktalardan yeryüzüne çıkan gazların, içinde bulundukları ceplerin boşalmasına neden olduklarının öne sürüyor. Churchward’a göre içleri boşalan bu ceplerin üzerindeki topraklar çökmüş ve kıtalar da bu nedenle batmıştır. Ancak İngiliz araştırmacı, bu olayın iki kıtada birden aynı anda ya da çok kısa aralıklarla nasıl meydana geldiğini izah edemiyor.
3-Üçüncü teori ise, uygarlık ve teknolojide çok büyük aşamalar kaydeden Mu ve Atlantis’in birbirleriyle savaşmaları ve kendi sonlarını kendileri hazırlamaları teorisi. Büyük tufandan sadece 12 bin sene, kendi uygarlığımızın başlangıcı olarak kabul ettiğimiz tarihten itibaren de sadece 6 bin sene sonra atomik güçleri kullanabilecek aşamaya geldiğimiz düşünülürse, en az 70 bin yıl yaşamış olan uygarlıkların bilim ve teknoloji alanlarında da hangi boyutlarda olabileceklerini tahmin etmek pek zor da değil. İnsanoğlunun hırsının geçmiş dönemlerde bugünkünden daha az olduğunu düşünmek için ise hiçbir neden bulunmamaktadır. Dünya egemenliğini sağlamak için, evren yasalarını kendi egoları doğrultusunda kullanmak isteyen aynı düzeydeki iki kuvvetin, iki süper gücün çekişmesine sadece günümüzde rastlanabileceğini iddia etmek ise komik olur.

Bazı eski Tibet, Maya, Hindu belgeleri ile, Tevrat gibi Ortadoğu dini kitaplarında, bu iki uygarlık arasındaki savaşta kullanılan silahlar hakkında; efsane, din ve mitoslarla karışmış nitelikte çeşitli bilgiler günümüze kadar ulaşmıştır. İşte bu atomik ve bugünkü teknolojimizin henüz bulamadığı, bilinmeyen daha güçlü bazı silahların top yekun kullanımı, iki kıtanın karşılıklı olarak aynı anda batmasına ve kutup buzullarını dahi eritecek bir sıcaklık şoku ile dev dalgaların oluşmasına neden olmuş olabilir.
Tabii şimdilik bu da bir teori çünkü dünyanın gerçek tarihinin kayıtlı olduğu iddia edilen, taş yazıtları ve saklı belgeleri henüz bulamadık. İddiaların hepsi bir teoriden öteye geçemiyor maalesef. Dev dalgalar tüm dünyayı kaplarken, sadece çok yüksek bölgeler ve her iki felaket noktasına da hemen hemen aynı uzaklıkta bulunan Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz gibi nispeten kapalı bir denizin iç kesimlerinde olan yerler sel sularından daha az etkilenmiş gibi gözüküyor. Nitekim, Nuh efsanesi ve benzeri efsanelerde görüldüğü gibi, kimi insanlar basit tahtadan teknelere binerek dahi, bu büyük felaketi atlatabilmişler dinler ve tüm ezoterik tradisyonlar binlerce yıldır bize bunları bu şekilde anlatmaya devam ediyor. Ancak, tufan sonrasında uygarlıkta gerileme kaçınılmaz olmuş.

Tibet, Maya, Mısır ve Mezopotamya’da tufanın nispeten daha az etkili olması, buralardaki uygarlıkların belli bir düzeyde varlıklarını sürdürmelerini sağlarken, dünyanın büyük bir bölümünde de korkunç bir gerileme yaşanmıştır. Buralarda, boğulmaktan her nasılsa kurtulmuş olanlar taş devrine geri dönmüşlerdir. İşte günümüz biliminin 5-6 bin yıl önce yaşandığını iddia ettiği taş devrinin altında yatan gerçeğin bu gerileme olduğunu iddia eden bu teoride ilginçtir.

Öte yandan, tradisyonlar güneşten uzaklaşan gezegenlerin soğuması gibi, ana ışık kaynağından yoksun kalan, ayakta kalabilen tüm kardeşlik örgütleri ve ruhsal öğreti okullarının da benzeri bir gerilemenin içine girmiş ve giderek yozlaşmış olduklarını söyler. Bu yozlaşmayı nispeten yavaşlatabilen Tibet, Maya,Mısır ve Babil gibi merkezler ise bugünkü uygarlığın beşiği olmuşlardır.

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı