24 Mart 2014 Pazartesi

Sırlarla Dolu Esrarengiz Ica Taşları

Dünyadaki çözülmeyi bekleyen en büyük bilmecelerden biri, ica taşları olarak bilinen, Colomb öncesine ait yaklaşık 15.000 adet üzerinde gravürler bulunan bir taş kütüphanesidir.

Bu taşlar bir çöl ehri olan Peru’ daki İca şehri yakınlarındaki bir mağarada bulunmuşlardır. İca başkent Lima’ dan 300 km. Uzaklıkta bulunmaktadır. 60’ lı yıllarda bir çiftçi Nasca çizgilerinden çok uzakta olmayan bir yerde bir mağarada taşlardan oluşan bir tepe bulduğunu açıklamıştı.Bazıları ise gömülü haldeydi.Çiftçi ilk önce cebinde bir kaç taşla gelmişti. Ancak bir yığın taşla tekrar geri gelmesi pekde uzun sürmedi. Bir zaman taşları turistlere satarak iyi para kazandı. Artık çiftçiyi tanımayan yoktu. Kısa zamanda bir arkeolog ordusu bu mağaraya geldi.

Bu arada taşlarla Peru hükümetide ilgilenmeye başladı.Ve Peru’nun yağmacılarla dolu ikinci bir Mısır olmasını istemediler. Çiftçiyle ne tür bir anlaşma yapıldığını kimse bilmiyor ancak, tutuklanmasından ve hapis cezası almasından sonra birden bire sattığı o taşların sahte olduğunu ve onları kendisinin yaptığını belirtti.Bu işi turistlerden para yürütmek için yaptığını ve işlerin buraya kadar varacağını tahmin edemediğini söyledi.


1966 yılında Dr. Javier Cabrera, doğum gününde üzerinde çizimler bulunan küçük bir taş hediye aldı. Çizimler ona eski geldi, çünkü taşın üzerinde ilkel bir balık çizimi vardı. Dr. Cabrera çiftçinin en iyi müşterisi olmuştu bu arada. Daha sonra Dr. Cabrera çiftçiyle konuşmaya gitti ve çizimleri nasıl yaptığına ait bir çok soru sordu.Ve bir çok çelişkili cevap aldı. Adam çizimleri kendisinin yaptığını ısrarla söylüyor, ancak bunun ömür boyu hapiste tıkılı kalmaktan korktuğu için söylediği belliydi.

Doktor çiftçiden birkaç bin adet taş satın almıştı.Ve bu taşlardan daha kaç tane olduğunu öğrenmek istiyordu. Sanki çiftçi her hafta daha çok taş yapıyordu. Cabrera çiftçi tarafından uyutulduğuna inanmaya başlamıştı.Yani çiftçi taşları kendisi yapıyordu. Çiftçi taşları nasıl imal ettiğini anlatmayı reddediyordu. Doktor bir hesap yaptı. Buna göre çiftçi hergün en az 1 taş hazırlarsa bütün taşları hazırlaması 40 yıl sürecekti.Bu imkansızdı.Dr. Cabrera taşların üzerindeki resimler hakkında cevaplara ulaşmak için hemen işe koyuldu.
Taşlar bir çok değişik boyutlardaydı. Bazıları avuç içine sığacak kadar küçük, bazıları ise bir köpek kadar büyüktü. Taşlardaki çizimler kesintiye uğramadan çizilmişlerdi.Yani sanatçı elini kaldırmadan çizmişti. Gravürler taşın orjinal renginden daha açık renkteydiler. Fakat oyuklardaki renkler daha koyuydu. Buda gösteriyor ki taşlar uzun zaman önce kazınmışlardı. Taşlar andesit içermekle birlikte griden siyaha değişen renlerde volkanik özelliklerde gösteriyordu. Bunun yanında çok sert olan bu taş türünü ilkel aletlerle kazımak çok zordur. Almanya’daki bir labaratuar taşlardaki oyukları (kazınan yerleri) inceleyerek, kazıma işleminin eski bir zamanda yapılmış olduğu sonucuna vardı. Ayrıca taşların bulunduğu bölgede milyonlarca yıl öncesine ait fosil ve kemik kalıntılarına rastlandı.


Kil çamurundan yapılma eserleri içinde barındırdıkları organik artıklardan dolayı tarihlendirmek kolaydır ama bu eski taşlar organik madde içermedikleri için tarihlendirilmesi çok zordur. Klasik karbon metodu cisimdeki organik maddeler( bir zamanlar yaşamış olan canlılar) esasına dayanarak bir tarihlendirme yapabilmektedir. Taşın üzerindeki koruyucu siyah tabaka bakterilerden meydana gelmiştir. İyi bir koruyucu tabakanın bu şekline gelmesi için binlerce yıl geçmesi gerekiyor. Kazıma işlemi sırasında bu tabakada kazınmış ve gerçek taşın görünmesine yol açmıştı. Fakat kazınan yerlerde tekrar siyah bir tabaka meydana gelmeye başlamış. Buda gösteriyorki kazıma işlemi çok uzun zaman önce yapılmış.

Dr. Cabberas’ın taşlardan oluşan kütüphanesi insan melez ırklarına ait kalıntılar,eski hayvan türleri,kayıp uygarlıklarla ve dünya felaketleriyle ilgili ilgilidir..

Bunlar arasında inkalardan kalmış kasklı insan figürleri, kalp ve beyin naklini gösteren gravürlerde vardır. Bazı taşlar hayatı uzatmak ile ilgili genetik kodlarda içermektedir.Kan damarlarının ince hortumlarla betimlenip, doğal enerjiyi üretme ve hücre bölünmesinin tasviride bulunmaktadır. Ayrıca 4 seriden oluşan taşlar üzerinde eski mitleri anlatır gibi ve bilinmeyen anakaralar ( kıtalar ) barındırmaktadır. (altta)


Eğer eski batık kıtalar teorisini desteklemek istersek ,araştırmacı ve yazar James Churchward’ın kutsal bir Tibet tabletinde yazılı olan bilinmeyen 2 kıtayıda örnek gösterebiliriz. Kitabının ismi “ KAYIP KITA MU” ve konusu bir zamanlar hint okyonusunda bulunan bir kıtadır. Bu bölge ayrıca kayıp kıta atlantisin eski kitabelerde bahsedildiği yerdir.

Kaşif William Niven Yucatan’da bulduğu bir kabartmada Atlantik ve Hint Okyonusunda bulunan dev kara parçalarına raslamıştı. Bunlar Atlantis ve Lemurya olabilirlermi?

Bu gravürde bir sezeryanla doğum anlatılıyor.
Uyuşturmak içinde akupunktur kullanılmış

ilimadamları Amerika, Asya ve Afrikanın önceleri bugünkü şekillerinden çok daha farklı olduğu görüşünde hemfikirdirler. Çünkü kıtalar yerdeğiştirmektedirler. Jeologların yardımıyla Dr. Cabrera, Taşlar üzerinde çizilmiş olan kara parçalarının dünyamızın milyonlarca yıl önceki halini gösterdiğini teyit etti.

Dr. Cabrera şu sonuca vardı; Gerek zaman, gerek ustalık, gerekse bilgi bakımından taşlardaki bu çizimleri o çiftçinin yapmasına imkan yoktu. 11.000 taş satın aldıktan sonra Dr. Cabrera , çiftçinin güvendiği bir arkadaşı olmuştu. Ayrıca çiftçinin, turistleri aldattığını kabul eden bir kağıdı imzalaması karşılığı hapisten çıktığınıda öğrendi. Aksi halde devlet arazisindeki şeyleri satmaktan ömür boyu hapis cezasına çarptırılabilirdi.

Dr. Cabrera jeologlarla birlikte taşların üzerindeki garip haritaları incelemeye koyuldu. Bazı köşeler ve kara parçaları tanıdık gibi geliyordu ancak aralarındaki okyanus kısımları garip derecede bugünkünden farklıydı. Bilgisayar analizleri sonucunda jeologlar, bu haritaların, gezegenimizin günümüzden 13 milyon yıl öncesini gösterdikleri sonucuna vardılar.

Peru her zaman garip bir ruhsal güce ve her şeyi bilmek isteyen kültürlere sahip olmuştur. Hatta gezegenimizi ziyaret ettikleri iddia edilen “eski astronotlara” ev sahipliği yapmıştır. Peru’nun büyük bir bölümü yüksek bir elektromanyetik alan üzerinde bulunmaktadır.

Ufo gözlemleri Peru halkı için gayet sık rastlanan ve normal bir olaydır. Hatta bazıları ise Dünya dışı canlılarla irtibat halinde olduklarını iddia etmektedirler.

Bazılarına göre Machu Picchu Ufolar için bir iniş yeridir.

Ica taşları aynen Nazca çizimleri bir sır olarak kalmaya devam etmektedir.Bu bölge yüksek elektromanyetik enerjiye sahiptir. Bu yüzden bir uzay üssü olarak kullanıldığı iddia edilmektedir. Bölge yüksek miktarda demir içerdiği için böyle bir enerjiye sahiptir.

İca taşlarını kim yaptı? Göstergeler birazda dünyadışını gösteriyor. Fakat bu konu çözülemeyen sırlar kervanında yol almaya devam edecek gibi.

Machu Picchu

İca taşlarının gösterdiğine göre, dinozorlar yakın geçmişe kadar yaşamışlardı. Bunun yanı sıra ileri bir uygarlık mevcuttu.

Günümüzde bazı bilimsel araştırmalar gösteriyorki, bazı dinozor türlerinin 60 milyon yıl önce soylarının tükenmesine rağmen, bazı türlerin Afrika’nın henüz keşfedilmemiş yağmur ormanlarında yaşamış olma ihtimali var. Buna tek delil, orada yaşamış olan yerli halkın gördüğünü söyledikleri harika yaratıklardır. Eğer Kongo’daki yağmur ormanlarında daha ayrıntılı bir araştırma yapılırsa, belki daha fazla delil bulunabilir.
Ancak, birde düşünün; ya bazı dinozor türlerinin yeteri kadar uzun zaman soylarını sürdürüp insan ırkıyla beraber aynı zaman dilimini paylaştığına dair deliller mevcutsa?

Deliller anlatılan hikayelerden dahada ötede. Eğer, eski devirlerde yaşamış insanların taşlara kazıdıkları dinozor resimlerine rastlanırsa ne olur? İyi bir delil olmazmıydı? Ne dersiniz?

Bahsi geçen taşlargerçekten var. Bilinen adıyla İca taşları. (Peru- İca şehrinde bulunmuşlardır.) Bu taşların büyüklüğü tenis topundan bir köpek büyüklüğüne kadar değişmektedir. Bu taşlar el ile kazınmış olup, ilkel (tarih öncesi) balıklar, dinozorlar ve görünüşe göre gelişmiş bir teknoloji kullanan yerliler görülmektedir. Sorun ise, bilim adamları bu taşların yaşını belirleyememektedirler.

Nereden geldiler?
İca taşları ilk olarak bilim dünyasının ilgisini 1966 yılında çekti. Doktor Javier Cabrera doğum gününde üzerinde kazınmış resim bulunan bir taş hediye alır. Kazınmış taş çok eskiye benziyordu. Fakat doktorun daha çok ilgisini çeken şey, taşın üzerine kazınmış olan tarih öncesi bir balık resmiydi. Taşın nereden geldiğini araştırmasıyla, yakında 15 bin taşlık bir koleksiyona sahip olması uzun sürmedi. Beki hediye aldığı ilk taştaki balığın soyunun tükenmiş olduğunu ispatlamak zor.Ancak diğer taşlardaki resimleri tanımlamak çok kolay. Kolaylıkla tanımlanabilen resimler arasında Triceraptos, Stegosaurus, Apatosaurus gibi dinozor türleri ve uçan bir Pterodactylus’un sırtında oturan insan figürleri bulunmaktadır. Ayrıca, insanların dinozor avladıkları sahnelerde bulunmaktadır. Bunun dışında, teleskoplarla gökyüzüne bakan insanlar, açık kalp ameliyatı ve sezeryanla yaptırılan dogum sahneleride göze çarpmaktadır.

Bu nasıl olabilir? Bilim, modern insanın 2 milyon yıldan beri varolduğunu ve dinozorların 60 milyon yıl önce yok olduklarını düşünüyor.

Şu 3 ihtimalden biri doğru olabilir:
1. Dinozorlar çağında yaşamış insan toplulukları vardı.
2. Dinozorlar, bilimin düşündüğünden daha uzun yaşadılar yeryüzünde.
3. Bu taşlar çok ikna edici bir şakadan ibaret.

Taşlar, ilkel aletlerle kazınması çok zor bir mineral olan Andesit içermektedir. Bakteriler tarafından, binlerce yıl süren bir aşamadan sonra meydana getirilmiş doğal bir koruyucu tabaka içermektedirler. Gravürler, bu koyu renkli tabakanın kazınmasıyla yapılmış olup, alttaki daha açık renkteki taş görünr haldedir. Bazı incelemelerin gösterdiğine göre, kazınmış kısımlarda yine bu bakteri işi göze çarpmaktadır. Buda gravürlerin çok eski olduklarına dair bir delildir.

Bazı halk bu taşları turistlere satmıştır. Hattab bir çiftçi tutuklanmıştı bu yüzden. O da taşları kendisinin yaptığını söylemişti. Bir çok kişi çiftçinin hapis cezasından kurtulmak için böyle söylediğine inanmaktadır. Çünkü devlete ait bir malı satmanın cezası çok ağır hapis cezası gerektiriyordu. Bu gün görmekteyizki, yöre halkı aynı yöntemle taşları kazımakta ve satmaktadırlar. Fakat önemli bir farkla; kazıdıkları yerdeki koruyucu tabaka kaybolmuştu.Yukarıda belirttiğimiz gibi yerine yenisi gelmemiştir.

Taşların tarihlendirilmesi
Maalesef İca taşlarının tarihlenmesi şu an için mümkün değil. Karbon 14 metoduyla tarihleme sadece cismin içerdiği organik maddelerle mümkündür. Taşların tarihlendirilmesi ise, bulunmuş oldukları yöredeki toprak analizleri sonucunda yapılabilir. Taşlar erezyona uğramış bir dere yatağından geliyor olabilir. (Yada bilinmeyen bir mağaradan.Hangisine inanmak size kalmış.)
Bu sebeple geldiği yer bilinmediği için toprak analizi yapılıp tarihlendirmek imkansızdır.
Taşların anlamı inanılmaz gibi. Hatta ciddi bir inanılmazlık. Eğer gerçekseler, dünya taihini yeniden yazmak gerekecek.

Gerçekmi şakamı?
Gelin o 3 ihtimale bir kez daha bakalım.
1. Dinozorlar çağında gelişmiş bir insan ırkı vardı. Bu Dr.Cabrera’nın favori teorisidir. O, taşları, gelişmiş bir insan kültürünün bıraktığına inanıyor. Ona göre, bu taşlardan oluşan kütüphane, o insanların bilgisini yansıtmaktadır. Bunlar ilaçlar, astronomi, tarih öncesi yaratıklar, uzay yolculuğu teknolojisi, taşların anlattığına göre başka gezegenlere kaçışı ( bir dünya felaketine engel olmak için ). Bunu anlamak mümkünmü ? Neden ( teleskop yapabilen , ameliyat bilgisine sahip, başka gezegenlere giebilecek imkana sahip) gelişmiş bir ırk bilgilerini bu tip ilkel bir yöntemle geriye bıraksın? Neden o zaman bazı resimlerde ilkel silahlarla dinozor avlayan insanlar göze çarpmaktadır? Böyle bir topluluğun yaşamış olduğuna dair başka bir kanıt yoktur.
2. Dinozorlar bizim düşündüğümüzden daha uzun süre dünya üzerinde yaşadılar. Bu teori mümkün görünüyor. Ancak şu ana kadar Triceratpos, Stegosaurus yada başka bir çeşit dinozor türünün insanlarla beraber yaşadığını kanıtlayan bir fosil bulunamadı. Bazı yerlerde dinozor ve insan ayak izleri aynı yerlerde bulunmuş olmasına rağmen, bu tartışma henüz bir sonuca ulaşamamıştır.
3. Taşlar ciddi inandırıcılığa sahip bir şakadır. Bu mantıklı bir düşünceye benziyor.Ancak bunada bir delil yok şimdiye kadar. Üstelik koruyucu tabaka meseleside var ortada.
Bu konuda ancak bilim, çok derin ve kapsamlı bir araştırma sonucunda bir karara varabilir.

Bazı taşlar inanılmaz.Mesela yukarıdaki gibi.Burada bir beyin ameliyatı
 anlatılıyor. Kafatasındaki kesik açıkça görülüyor.

Taşların neredeyse üçte biri dinozorlarla ilgili.(Triceratops) Hatta bazıları
 görünüşe göre evcilleştirilmiş.

Ancak 1992 yılında keşfedilen Diplodocus türü dinozor binlerce yıl önce 
nasıl resimlenebiliyor ?

Biri teleskopla gökyüzüne bakıyor.Bir kuyruklu yıldız göze çarpıyor

Burada bir makas resmedilmiş.

Yukarıda iki farklı taş görülüyor. Kıtaların antik çağlardaki
 durumu resmedilmiş.

Dinozor ve insan. Soru işaretleri devam ediyor…


Dr. Cabrera’nın müzesinden kareler

23 Mart 2014 Pazar

Hindistan Kıyılarında Bir Batık Şehir – M.Ö. 7500?

Sualtı arkeolojik sit alanı 9000 yıldan eski olabilir ve Hindistan’da Surat’tın 30 mil batısında Kuzeybatı Khambhat (Cambay) Körfezinde bulunmuştur.

15 Şubat, 2002, Surat, Hindistan – Bir ay önce Ocak ayı ortalarında, Hindistan’da bir denizbilimcisi Hindistan’ın kuzeybatısında Khambhat (Cambay) Körfezi açıklarında yaklaşık olarak 40 metre derinliklerde sonar okumalar 90 derecelik kare ve dikdörtgen şekiller tespit ettiğini açıklamıştı. Bunun üzerine Hint Bilim ve Teknoloji Bakanlığı bölgede deniz dibi tarama emretmiş. Bulunanlar, dünyanın her tarafındaki arkeologları şaşırtmıştır ve iki hafta önce Surat kıyısından 30 mil ötesindeki sualtı sit alanı araştırmasının başındaki Hint Bakanın bulunduğu özel bir toplantının konusu olmuştur.

Bu özel toplantıya katılanlar arasında Hint Bhakti Vedanta Enstitüsü için arkeoloji tarihini araştıran ve “Yasaklı Arkeoloji” (Forbidden Archaeology) kitabını yazan Amerikan yazar Michael Cremo vardı. Bugün onunla kazı ve karbon testle 9000 yıl önceye giden buluntuların anlamı konusunda konuştum.

Mülakat
Michael Crema, Kadim Arkeoloji Araştırmacısı ve Yazar (Yasaklı Arkeoloji):
Son birkaç ay içinde mühendisler oralarda bazı dip taramaları yapmışlardır ve gerçekten insanların mekan ettiği bir yer olduğunu kanıtlayan fosil kemikleri, fosil ahşap, taş aletler, seramik parçaları ve birçok şey çıkardılar. Bu arada daha da fazla sonar okumaları yapıp daha birçok yapıları da tespit etmişlerdir. Görünüşe göre buluntular bir zamanlar Hint alt-kıtasından bölgeye inen bir nehrin kıyısında bulunmaktaydılar.
Haber yayınına göre, sualtı sitten bir tahta parçasının radyo-karbon testi 9500 yıl vermiştir. Bu durumda buluntuların tarihi son buzul çağın sonuna denk gelir.

Evet gelen göstergeler aynen böyledir. Aslında iki radyo-karbon tespit tarihi vardır: biri 7500 yıllık ve diğeri de 9500 yıllık. 9500 yıllık olanın daha güçlü dayanağı vardır ve şimdilik kabul edilen odur. Hyderabad, Hindistan’da katıldığım bu toplantı sırasında bunu Bakan Joshi (Murli Manohar Joshi Hint Deniz Teknoloji Bakanıdır) açıklamıştır. Bu konuda daha çok çalışmaların yürütüleceğini söyledi. Bölgede gözlem yapmak oldukça zordur. Çok hızlı bir akıntı vardır. Dolayısıyla, oldukça kapsamlı bir çaba olacaktır, ancak Hint hükümeti bu keşfi doğrulamak için gerekli bütün kaynakları seferber etmeye kararlıdır.

Bu konuda ayrıca Hyderabad’da bu buluşa karşı derin ilgisi olan ve Hint hükümeti ile bağlantısı olmayan bağımsız bir arkeolog ile konuştum. Ona göre aşağı dalgıçlar gönderilmesi şarttır. Şimdiye dek dalgıçlar gönderilmedi ve tüm bilgiler sonar okumalara ve dip taramalara dayanıyordu. Ergeç daha yakın bir tespit için aşağı insan göndermenin bir yöntemini bulmaları gerekecektir. Bu çabaların süreceği kanısındayım.

Şimdi, diğer bir arkeolog, Harvard Üniversitesinden Richard Meadows, burada uluslararası çalışma olmasını önerdi. İlk bakışta bu iyi bir fikir gibi gözükür, ancak bu Amerikan arkeologlar ve diğerlerinin projeyi kontrol etme çabası olabilir ve 9500 yıllık kadim bir uygarlığının söz konusu olmasını istediklerini sanmıyorum. Dolayısıyla, Hint arkeologlar ve Hint hükümetinin bu çok önemli keşif konusunda değişik amaçları olan, neyin açıklanacağını ve neyin saklı tutulacağını tayin etmek isteyen hariçten gelenleri kabul etmekte biraz temkinli davranmalarını öneririm. Zira bu keşif devrim niteliğini taşıyabilir.


Denizaltı Sit Alanındaki İnsanların Kültürel Geçmişi
İnsanların kültürel geçmişini bilmezsek bile, 9500 yıllık bir şehir söz konusuysa, bu Sümer uygarlığından birkaç bin yıl daha eskidir. Mısır ve Çin uygarlığından da daha eskidir. Dolayısıyla, gezegenimizde farz ettiğimiz kentsel uygarlığın gelişme şemasını radikal bir şekilde etkiler.

Şimdi, eğer daha fazla araştırmayla bu sualtı şehirde yaşayan halkın kültür kimliği ortaya çıkarsa ve eğer onlar Vedik bir halksa, (bölgeye bakılırsa bunun olası olacağını düşünüyorum) o zaman esas olarak Batı arkeologlar tarafından yazılmış olan Hint tarihsel görüşümüzü radikal bir şekilde değiştirir.

Hindistan’ın Vedik Kültürü – Gerçekten 3500 Yıldan Daha Eski Mi?



19. asırdan beri Hindistan’ın esas tarihi konusunda tartışma olmuştur. Avrupalılar Hindistan’a ilk geldiğinde Hint halkının esas dilleri olarak Sanskritçe diline sahip olduklarını öğrendiler. Avrupalı dillerinin benzeri olduklarını fark ettiler. Bu da Avrupalılar ve doğu Hintlilerin akraba oldukları anlamına gelir. 19. asır bilim adamları Sanskrit kültürüne kadim Hint edebiyatı Veda’lardan dolayı bazen Vedik kültürü veya Vedik uygarlığı derler. Veda Sanskritçe’de “bilgi” demektir. Ayrıca edebiyatına da Vedik edebiyatı derler. Bu bilim adamları Vedaların ve Veda kültürünün Avrupa kültüründen daha eski gözüktüğünü fark ettiler. Avrupa dilleri sanskritçe’ye akraba olduğuna göre Avrupalıların bir şekilde Hindistan’dan gelmiş olmaları ve Avrupa’ya giderek zamanla Rusça, İngilizce, İspanyolca, Almanca vs. dilerine dönüşmüş olmalıdır. Avrupalı araştırmacılar bu fikri benimsemediler, çünkü kendi kültürlerine kıyasla Vedik kültürü daha üstün bir konuma gelmiş olacaktı. Dolayısıyla Harappa ve Mohenjo-Daro gibi İndus vadisindeki şehirler Richard Meadows gibi arkeologlar tarafından Vedik olmayan şehirler olarak tanımlanmışlardır. Vedik kültürünün Hindistan’a 3500 yıl önce geldiğini zannediyorlar.

Bu evrenin yaşamla dolu olduğunu söylemesi ve kozmosun başka sakinleri konusunda bilgisi olduğunu ima eden ve en azından 9500 yıl öncesine giden bir devirden söz eden Krişna’nın Vedalarına karşı çelişkili değil midir?

Ah, Tamamıyla Linda. Bu kadim Sanskritçe yazılarda kültürün başka bir yerden geldiğine dair herhangi bir belirti yoktur.

Onlar ana kaynaklarsa ve Vedik edebiyatında anlatılanları ciddiye alacaksak, bu oralarda binlerce yıl önce şehirlerin bulunduğunu ima eder.

Evet ve bu konuda başka araştırmalar da yapılmıştır. Örneğin, Vedik edebiyatının en eski eserlerinden biri olan Rg Veda, o bölgede, kuzeybatı Hindistan’da Saraswati adında Himalaya dağlarından Arap denizine akan büyük bir nehirden söz eder ve böyle bir nehir günümüzde yoktur. Bundan dolayı insanlar Rg Veda‘nın Hindistan’dan söz etmediğini sandılar. Onlara göre söz konusu böyle bir nehrin bulunduğu Hindistan’ın dışında bir yer olmalıydı.

Ancak birkaç yıl önce arkeologlar LANDSAT gibi Amerikan uyduların çektiği fotoğrafları incelemeye başladılar ve Himalaya’da başlayan bir nehir izini gördüler. Bu neredeyse batık şehrin bulunduğu Khambhat (Cambay) körfezine yakın inen devasal bir nehirdi ve ayrıca fark ettiler ki bu nehrin kıyısında neredeyse 800-100 arkeolojik şehir sitleri vardı.

Dolayısıyla, öyle gözüküyor ki, Rg Veda was 5000 yıl önce kıyısında şehirlerle bezenmiş büyük bir nehirden söz etmektedir. Bunun doğru olması gerekir. Bu nehirde son su bulunduğu zaman yaklaşık olarak 5000 yıl önceydi.

50 bin yıl önce Vedaları açıklık getiren Hint kıtasında insanlarla bir arada bir uzaylı kolonisinin bulunma olasılığı var mıdır?

Olabilir, Keşmir’de, Keşmir vadisinde çok eskiden bir göl olduğu anlaşılmaktadır. Şimdi bu bölgede bir gölden söz eden bir kadim bir Sanskritçe elyazması bulunmaktadır. Dolayısıyla bu gölün varlığı kadim yazılarda teyit edilmektedir. Şimdi, modern jeolojik bulgulara göre 40 bin yıl önce Kuzey Hindistan’da Keşmir’deki Keşmir vadisi gerçekten bir gölmüş. Bu çok büyük bir gölmüş ve güney kısmı sıra dağlarla çevriliydi. Bu sıralarda bir şeyler oldu, dağlar yarıldı ve göl tamamen boşaldı. Bu olay 40-50 bin yıl önce oldu. Bu açıdan bu gölden söz eden bu tarihsel kayıtın bulunması çok ilginçtir. Eğer bunu ciddiye alacaksak birisinin bu gölü 50 bin yıl önce görüp yazdığını kabul etmemiz gerekir.

Harappa Uygarlığı (M.Ö. 3000 – 1500)
Yakınlardaki Khambaht Körfezi keşfine dek, arkeologlar tarafından Hindistan’da araştırılan en eski kentleşme merkezleri kalıntıları arasında günümüzde Pakistan’da bulunan İndus nehri kıyısındaki Harappa ve Mohenjo-Daro vardır. Khambaht Körfezi keşfinde herhangi bir şey esrarengiz ve çok kadim Harappa uygarlığındaki buluntulara benzeyecek mi?

Harappa

Kadim Hindistan’ın en esrarengiz kültürlerinden biri, 3000 yıldan daha eski
 Harappa’da bir şehrin kazılmış duvarları. Halk okur yazardı ve günümüzde 
sadece kısmen çözülmüş olan Dravidian Sanskrit dilini kullanırdı. İndus vadisindeki 
Harappa ve Mohenjo-Daro’nın buluntuları olağanüstü güzel ve ayrıntılıdır.

Harappa Halkının yaşadığı yerlerde çok sayıda kiremitten yapılı 
esrarengiz halkalar bulunmaktadır, ancak arkeologlar bunun ne işe 
yaradığını anlamaktadır. Tahminlerden biri tahılların kurutulması 
işine yaradıkları

Harappa and Mohenjo-Daro kazılarından çıkarılan ilk objeler hayvan 
resmeden ve halen alimlerin tam çözemediği yazılarla bezenmiş
 küçük taş mühürlerdi.
Bu mühürlerin tarihi yaklaşık olarak M.Ö. 2500 yılıdır.

Yakından bakıldığında Mohenjo-daro’da bulunan bu
 mühür tek boynuzlu at unicorn’a benzeyen bir hayvandır.
 Her bir yanı 29 mm. uzunluktadır ve ısıtılmış Steatit’ten 
yapılmıştır. Steatit ısıtıldığında sertleşen kolayca
 yontulabilen bir taştır. Üst tarafta anlamı henüz çözülmemiş
 İndus yazıları vardır. Bunlar tarihin ilk yazılarındandır.

by Linda Moulton Howe
Tercüme: Kemal Menemencioğlu

Efsanevi Gök Şehirleri

Zaman zaman ufukta bilinmeyen kentlerin görüntülerinin belirdiği bir çok eski kayıtta anlatılmaktadır. Halen çözülemeyen bu sır insanın hayal ürünü müdür yoksa zaman içinde bir yansıma mıdır? Bilinmez. Belki de başka boyutlara açılan kapıdan sızan bir imajdır. Kimbilir!

İngiliz Bilim Cemiyetinin yayın organı olan Transactions ‘da 1847 tarihinde Dr. D. P. Thomson 27 Eylül 1846 günü öğlen saat 3 sıralarında Liverpool Hayvanat Bahçesinde Edinburg kentinin panoramik bir modelinin gözlemlendiğini bildirmektedir. Edinburg Liverpool ‘un yaklaşık 325 km. kuzeyindedir. Dergiye göre “Birkenhead’daki Büyük Parkta oturan iki kişi Liverpool üzerinde bulutlar arasında yükselen Edinburg ‘un görüntüsünü yaklaşık kırk dakika izlemişlerdir”.

Londra Times gazetesine göre 28 Temmuz 1846 tarihinde saat sabah 3:30 sularında Stralsund yakınlarında bir başka mucize görüntü oluşmuştu. Baltık kıyılarından kısa bir yürüyüş mesafesi kadar uzaklıkta bulunan Rugen Adası üzerinde Stalsund kentinin mavi soluk hayali 15 dakika kadar gözlemlenmiştir. Görüntü o kadar netti ki, Gotik St. Mary kilisesinin ön yüzü kolayca seçilmekteydi.

Amerikalı maden arayıcısı Willoughby, Alaska-Yukon sınırında bululan Fairweather Dağı yakınlarında her yaz bir kentin gökyüzünde belirdiğini yerlilerden duyduğunu bildirmiştir. Willoughby 1887 senesinde bu mucizeye tanıklık yaptığını söylemiş ve olayın doğruluğunu kanıtlamak için bir resim sunmuştur. 1889 yılında New York Times Willoughby’ın fotoğrafındaki kentin İngiltere’deki Bristol olduğunu açıklamıştır. Hikaye ve fotoğraf Madenci Bruce’un Alaska adlı kitabının sonraki basımlarında yayınlanacaktır.

Alexander Badlam’ın Wonders of Alaska – Alaska’nın Harikaları adlı kitabında başka iki şehrin Muir Glacier üzerinde görüldüğünden bahsedilir. Badlam Willoughby’ın Bristol’a ait olduğu kabul edilen ve açık bir şekilde kilise ve evlerin ön cephelerinin görüldüğü resmini yeniden bastırdı. Bunun yanında Afrika veya Asya’ya ait buzullar üzerinde ikinci bir şehir resmi eklenmişti. Badlam, fotoğrafı çeken kişinin cıva tavasına yerleştirdiği bir kamera ile mucizeyi görüntüleyebildiğini ve kentin körfez sularına battığına inanıldığını belirtir. Üçüncü şehir bir fotoğrafa bakılarak çizilmiş bir taslaktı ki, silik olarak görülen kule ve kilise bacalarının sivriliğinden Fata Morgana veya Messina körfezine ait olduğu kanısı uyandırmaktaydı.

Badlam”ın yenilip yutulması zor uçuk öyküleri içinde bulunan gökyüzünde görülen kente dair olanları başka tanıklar tarafından da tekrarlanacaktır.Bunlardan biri St. Elias Dağı Dük d’Abruzzi Keşif Gezisi üyesi olan C.W.Thornton, madenci Bruce ‘a 1887 yazında böyle bir kenti kendinin de gördüğü anlattı. L.B. French 1889 senesinde New York Times gazetesinde çıkan Fairweather Dağı yakınlarında içindeki evler, sokaklar, geniş binalar ve hatta cami ve kiliselerin görüldüğü kente dair haberlerinden alıntılar yapar. Londra ‘nın haftalık Times ve Echo gazeteleri 1897 senesinde “Yukon Goldfields” da gökte bir kent görüldüğü haberini şöyle yazar; “…Kuzey Kutbunun öte tarafında bilinmeyen bir ülkeye ait bir kent olsun veya olmasın yıl içinde zaman zaman açığa çıkan bu mucizeyi gören tek bizler olamazdık”.

Benzer bir fenomen İrlanda’da gerçekleşti. Peri kaleler veya “Duna Feadhreagh” görüldüğü uzun süredir rapor edilmektedir. Antrim, Donegal ve Waterford kıyılarında büyüleyici adalar denizden göğe doğru uzanarak görülürler.

Connaught’un Tarihçesinde 1684 senesi kayıtlarında şunlar yazılmaktadır; “Arran’ın batısında büyük bir kayalıkada vardır. Bazen uzaklarda; içinde atları, kaleleri,kuleleri ve bacaları ile bir kent silueti görülür. Bazen bu bacalardan dumanlar tüter ve kentte sağa sola giden insanlar seçilebilir. Bazen de yelken ve gövdeleriyle birkaç gemiden başka bir şey görülmez.”

1817 yılında Rathlin’de her sekiz yılda bir denizden yükselerek dışarı çıkan yeşil bir adanın görüldüğüne inanılırdı. Dikkatlice bakıldığında ada içerisinde mücadele eden insanlar görülmekteydi.
Youghal’da 1797 yılı ekim ayında hareket eden bir kent görüldü. Haziran 1801 debilinmeyen bir kent evleri ve arkasında ormanı ile belirdi.


Dr. Thomas Introduction to Meteorology-Meteolojiye Giriş adlı eseirnde 1833 Haziranında okyanus açıklarında Portbalintrea’da gittikçe yükselen hayalet bir kent gördüğünü yazmaktadır. Seçkin jeolojist Sir Charles Lyell, Kuzey Amerika’yı ikinci ziyareti sırasında Ontario Gölü üzerinde gökte Toronto kentinin görüntüsünü seyrettiğini yazmaktadır.

Gökyüzünde sadece hayalet kentler değil; ordular, gemiler görüldüğüne dair detaylı bilgiler bulunmaktadır. Bu fenomen hava şartlarının insanı yanıltan görüntüler üretmesinden çok daha detaylı ve bilinmeyen bir gücün etkisiyle açığa çıktığı düşünülmelidir.

İngiliz bilim dergisi Nature ‘de 1882 Mayısında Alaska ve İrlanda efsanelerinde geçenlere bezer mucizelerden bahsedilmektedir;
İsveç’in güneyinde sıklıkla görülen bir olay dikkate değerdir. Bize zaman zaman yüksek binalar, şehirler ve kaleleri ile hareket eden nesnelerin görüntülerinin gökte saatlerce gözlemlendiği anlatıldı. Ve gene öğrendiğimize göre benzer görsel doğa olayları geçen hafta Orsa gölü üzerinde seyredilmişti. Çok sayıda gemi silueti sanki uçarcasına göl üzerinde hareket etmekteymiş. Hatta bacalarından duman tütmekteymiş. Manzara değişmeye başlayınca araçlar gölde üzerinde az sayıda bitki bululan bir ada görüntüsüne dönüşmüş. Daha sonra manzara ince bir sis gibi dağılmış. Bu olay saat 4 den 7 ye kadar sürmüştür. Seyredilmeye değer bir manzara oluşmuştur.

22 Mart 2014 Cumartesi

Esrarengiz Palenque Taşı

1952 yılında Meksikalı arkeolog Alberto Ruz Meksika’da Chiapas bölgesinde bulunan “Palenque Yazıtları Tapınağı” içinde bir yeraltı mezarı keşfetti. Tapınağın girişindeki 620 yazıtı deşifre eden bilimadamlarına göre burası Kral Pakal’ın mezarı olmalıydı. Sembollere göre Palenque’de doğmuş, 12 yaşında Maya İmparatorluğu’nun başına geçmiş ve 80 yaşında ölene dek 65 sene boyunca görevinin başında olmuştu.

Mezarının en ilginç tarafı üzerindeki kapak taşıydı. Lahit, 5 ton ağırlığında, 3.80 m. uzunluğunda, 2,20 m. genişliğinde ve 25 cm. kalınlığındaki bir taşla örtülmüştü ve bu taşın üzerinde de son derece enteresan bir oyma vardı.

Şeklin ortasında, gövdesinin üst bölümü motosiklet yarışçısı gibi eğilmiş bir insan görülmekteydi ve tıpkı rokete benzeyen bir araç kullanıyorlardı. Araç ön bölümünde ince bir uzantı meydana getiriyor, biraz aşağıya inince kenarları çentikleniyor ve en altına doğru daha da genişleyerek, alevler püskürten bir roket biçimini alıyordu. Büzülmüş adam, elleriyle ne olduğu anlaşılmayan birtakım kotrol kollarını yönetiyor, sol ayağıyla da pedalımsı bir şeye basıyordu. Giyimi çok düzgündü ve kafasındaki başlıkla tıpkı bir antik çağ astronotuna benziyordu.


Bu rölyef kabartma M.S. 690 yılı civarına tarihlendirilmişti. Bu dönemde henüz hiçbir hava taşıtı yoktu; Rölyef üstündeki yazıtı inceleyen ilk arkeologlara göre, mezar Kral Pakal’a aitti ve üzerine resmedilmiş insan da Kral Pakal’ın ta kendisiydi. Ancak yapılan daha dikkatli incelemeler, öne sürülen tezlere çok farklı bir boyut kazandırdı.

Kalıntılar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyordu ki:
İskelet Kral Pakal’a ait olamazdı. Pakal 80 yaşında ölmüştü, oysa buradaki kalıntı 40-50 yaşlarındaki bir adama aitti.

Bu iskelet aynı zamanda kısa boylu, ufak tefek yapılı Mayaların soyundan gelen hiç kimseye de ait olamazdı, çünkü lahidin içinden çıkan iskelet 1,70 m. boyundaydı.

Şehirde lahit kapağındaki rölyef kabatmaya son derece benzer başka taş oymaları ve yazıtlar bulunmuştu ve buradaki figürler aynı Palenque Taşı’ndaki adama benziyordu ve aygıtlarla dolu bir çeşit roketi ya da kapsülü kumanda ediyorlardı.

Palenque Taşı’nı mekanik ve mühendislik açıdan analiz edenlerden biri olan Charles William Johnson şöyle diyor:
“Burada bizim yaptığımız; içinde bir figürün otururken görüldüğü aracın hareket ve basit mekanik kuralları açısından bir analizini yapmaktı. Araç parçalarının, oymanın kendisinde de belirtilen yönler doğrultusunda döndürülebileceğini gösterdik. Bu şekilde, araç kendine ait bir mantık kazanıyor; ki burada onu resmedenin bir uzay aracına oldukça benzeyen bir cisim çizdiğini görüyoruz. Yaptığımız çalışmalar neticesinde, aracın kalkış ve uçuş pozisyonlarını gösterdik. Ortaya çıkan çizimler, en azından bugün atmosferimiz dışına bir yolculuk olarak bildiğimiz bir durumu son derece açık bir biçimde ortaya koyuyor. Oysa, bildiğimiz kadarıyla Mayalar böyle bir yeteneğe ya da teknolojiye sahip değillerdi. Aslına bakılırsa, elimizde hiçbir antik uygarlığın böylesi bir yeteneğe sahip olduğuna dair bir ipucu yok. O halde, Palenque Taşı evrenin farklı bir köşesinden gelmiş başka varlıklar tarafından yapılan olağandışı bir ziyaretin kaydını temsil ediyor olabilir. Taş üzerine geçirilen bu kayıt, bir hürmet ifadesi olabilir. Ancak önemli olan bir şey varsa, o da kadim kültürler boyunca olayların diğer çağlara kalmasını sağlamak için taşlara kayıt edildiğidir.”

Mayaların taşı oyma biçimleri, yaptıkları sanat eserlerinde ifade edilen astronomiye, matematiğe, geometriye, mineralbilime bağlı engin ve kesin bilgileri yönünden son derece karakteristiktir. Bilimsel bilgilerini sanat eserlerine aktarmalarındaki kesinlik, böylesi başarım standartlarını nasıl elde ettikleri hakkında hala merak uyandırıyor.

Olayların kayıtları taşlara herkes görsün diye oyulmuştu; sadece kendi nesillerinden olanların değil, gelecek nesillerin de görmesi için. Aslında, yaptığımız incelemelerden gördüğümüz üzere, bilginin bu şekilde kayıt edilmesinde onun öğrenilmesine izin vermek ve anlaşılmazlığını göstermek maksadı vardır. Aslına bakılırsa bilgi saklı değildi; o heykellere ve mimariye bu şekilde kilitlenir ve kodlanırdı. Bu öyle bir doğrulukla yapılır ki, onu inceleyen herhangi biri mantığını anlayacaktır. Bilgi herkes içindir; herkesin görmesi için oradadır. Bu, onun bakanlar için, onu görmek isteyenler için orada olduğu anlamına gelir.. Atalarımızın, herkesin üzerinde düşünmesi ve ondan bir şeyler öğrenmesi amacıyla yaptıkları ve bugüne dek ayakta kalabilmiş eserlerini tasarlama yöntemleri budur.

Nazi’lerin Gizli Takyon Gemi Projeleri Ve “Zaman Kaymaları”

İddialara göre Nazi Almanyası II. Dünya Savaşı sırasında, elektromanyetik özel cihazların ürettiği, anti-gravitasyonun etkisi ile işleyen uzay gemileri projelerini gerçekleştirmişti. Bu üç projeden ilki Dr. Schumann başkanlığındaki bir grup tarafından gerçekleştirilmişti. 1945 başına kadar 17 adet disk şeklinde ve 11,5 m. çapında uçandaireler yapılmıştı. Bu uçandaireler 84 test uçuşundan sonra Vril-1 adıyla uçmaya başlamışlardı. İkinci Proje SS-Entwicklungsstelle (S.S’lerin Geliştirme Bölümü) kontolu altında gerçekleştirilmişti. Bu proje ile 1945 başlarına kadar muhtelif büyüklüklerde ve çan şeklinde dairesel uzay gemileri yapılmıştı.

S.S E-IV Bölümünün Ürettiği Uçandaire Tipleri:
Birinci tipe Haunebu I deniyordu ve 25 m. çapında idi. Bunlardan sadece 2 adet üretilmiş ve 52 deneme uçuşu yapılmıştı. İkinci tip, Haunebu II idi ve 26,30 m. çapındaydı. Bunlardan 7 adet üretilmiş ve 106 deneme uçuşu yapılmıştı. Üçüncü ve en büyük tip, Haunebu III idi ve 71 m. çapında idi. Bundan daha yalnız bir adet üretilmiş ve 19 deneme uçuşu yapılmıştı.
Haunebu I Uçandairesinin Bazı Özellikleri:
Çapı: 25 metre
İtiş şekli: “Thule” – Takyonator 7b
Kumanda tertibatı: Mag-Feld-Impulser 4
Sürat: 4800 km/saat
Mürettebat: 8 kişi
Silahlar: 2×8 cm KSK (Lazer Işın Topu) dönen kule ve 4xMk 108 (Makinalı Top)



Haunebu II Uçandairesinin Bazı Özellikleri:
Çapı: 26 metre
İtiş şekli: “Thule” – Takyonator 7c (Zırhlı)
Kumanda tertibatı: Mag-Feld-Impulser 4a
Sürat: 6000 km/saat
Mürettebat: 9 Kişi
Silahlar: 6×8 cm KSK (Lazer Işın Topu) alttaki üç döner kuleye monte edilmiş vaziyette. Ayrıca 11 cm KSK üstteki dönen kuleye monte edilmiş durumda.



Haunebu III Uçandairesinin Bazı Özellikleri:
Çapı: 71 metre
İtiş şekli: Thule-Takyonator 70+Schumann- Levitatörleri (Zırhlı)
Kumanda tertibatı: Mag-Feld-Impulser 4a
Sürat: 7000 km/saat
Mürettebat: 32 Kişi
Silahlar: 4 x 11 cm KSK (Lazer Işın Topu), 3 tane aşağıda ve bir tane yukarıdaki döner kulelere monte edilmiş durumda. Ayrıca 10 x 8 cm KSK ve ilaveten 6x Mk 108 (Makinalı top), 8×3 cm KSK (Uzaktan komutalı)


Haunebu I’lerden ilki 1941 yılında uçmaya başlamıştı. Gözlem uçuşu yapan bu araç ne yazık ki İrlanda denize düşerek kaybolmuştu. SS E-IV Bölümünün ana uğraşı, uçandairelerden çok gerekli enerji kaynaklarını temini yönünde yoğunlaşmıştı. Çünkü Almanya “hammadde” yönünden büyük sıkıntı çekiyordu ve denebilir ki savaşı da bu yüzden kaybetmişti. Daha sonraları son imkanlar da gözden geçirildikten sonra uçandairelerin yapımı “Kara Güneş” (SS E-IV ve SS E-V) tarafından üstlenildi.

Haunebu III Mars Uzay Gemisi Olarak Kullanıldı mı?
Almanya’nın ve az sayıdaki müttefiklerinin geleceği tehlikeye düşünce, SS E-IV Haunebu III modelini üretti. Bu şimdiye kadar yapılan en büyük uçandaire idi. (Çapı: 71 m) Haunebu III’ün Mars yolculuğuna 20 Nisan 1945 günü (A. Hitler’in 20 Nisan 1889’da doğduğunu hatırlatmak isterim) başladığına dair iki somut delil vardır. Bu uçandaire, “Vril-Projesi” dahilinde Almanların 68 ışık yılı uzaktaki müttefikleri olan Aldebaranlı’lar için Mars’da bir üs kurmakla görevlendirilmişti. Andromeda Geraet denilen 139 m. uzunluğunda ve silindir şeklindeki “Ana-Uzay Gemisi” Aralık 1944’e kadar plan ve eskizler halinde idi. A. Geraet, bir Haunebu II, iki Vril-1 ve iki Vril-2 uçandairesi taşıyacak şekilde planlanmıştı. Bu silindir veya puro şeklindeki uzay gemileri projesi SS E-V’in sorumluluğu altında geliştiriliyordu. Almanya’nın 1945’den itibaren işgal edilmesiyle birlikte İngilizler ve Amerikalılar, SS’lerin gizli arşivlerinde, iki adet Haunebu II prototipi ve bir adet Vril-1 prototipine ait fotoğrafların yanında Vril ve Haunebu uçandaireleri serilerine ait versiyonların detaylı planlarını ele geçirdiler. Bunlardan başka Andromeda Geraet (Ana Uzay Gemisi)in eskizleri de müttefiklerin eline geçti. Bütün bu planlar savaşın sona erdiği 1945 Mayısından sonra gerçekleştirilememişti.
Ancak, 90’lı yıllardan itibaren, İngiliz ve Amerikalıların daha önceleri yasaklattıkları fotoğraflar ve eskizler, Orta Avrupa ülkelerinde yeniden ortaya çıkmaya başladı. Haunebu I, II ve III uzay gemileri ve Vril-1 uçandaireleri Mayıs 1945’den sonra hiçbir iz bırakmadan kayboldular. Bir yıl sonra, 1946’da İskandinavya göklerinde kimliği meçhul ışıklı cisimler ortaya çıktı ve bunlar doğudaki ve batıdaki müttefiklerin suni olarak krükledikleri bir dizi heyecan dalgası yarattı. Tekrar bir yıl sonra, bu defa kimliği belirsiz ışıklı cisimler ABD’de ortaya çıktı. 1950’li yılların başlarına kadar artan sayıda ışıklı cisimler Amerikanın her yerinde gözlemlenmeye başladı. Şüphesiz zeki yaratıklar tarafından yönetilen bu parlak objeler, yuvarlak, disk, çan biçiminde ve bazen de puro şeklinde görülüyorlardı. Bu cisimler “Tanımlanamayan Uçan Cisimler”, yani “UFO”lar olarak adlandırılıyorlardı.


lginçtir ki bu “UFO”lar Reich Almanyası’nın çan şeklindeki “Haunebu” ve disk şeklindeki “Vril” gemilerine çok benziyorlardı. Puro şeklindeki gemiler de “Andromeda Geraet”ın yalnız projelerde kalmayıp, gerçekleştirdiklerinin de kanıtı oluyordu. Bu gizemli UFO’ların üzerinde de ne Reich Almanyasının ne de başka bir devletin işareti olmadığı için doğal olarak hangi ülkeye ait olduğu tanımlanamıyordu. Bütün bu gözlemlere rağmen, 70’li yıllarda bir Batı Alman bekçisinin çektiği birkaç poz filmde, havalanan ve inişe geçen insanlı uçan dairenin üzerinde Luftwaffe (Alman Hava Kuvvetleri)’nin kullandığı kollu haç ve gamalı haç belirgin bir şekilde görülebilmektedir.!!!

Yine bu renkli fotoğraflarda görülen uçan disk, şaşılacak kadar II. Dünya Savaşı’nda planlanmış Haunebu serisinden uçan dairelere benzemekte idi. Muhtemelen bu uçandaire Haunebu II’nin planlanmış fakat gerçekleştirilememiş büyük seri versiyonundandı. Bu tip, savaş sona ermeden az önce bir test uçuşu yapmış ve hemen hemen ışık hızına ulaşmıştı. Hemen hemen “Sıfır kendi Zamanında” yani çok kısa bir süre içinde, Haunebu II 70’li yıllardaki dünyaya ve dolayısı ile harb sonrası Batı Almanya’sına, geri dönmüştü.
40’li ve 50’li yıllarda ABD’de görülen UFO’lar için de aynı şeyler söz konusu olabilir. Yani bu yıllarda görülen UFO’ların büyük bir kısmı muhtemelen “Dünya dışı İnsanlar” tarafından yapılmıştı ve 10-12 m. çapındaki uzay diskleri ABD hükümetinin emrine verilmişti. Bu UFO-not’ların birkaçı yıllar boyu ABD gizli servisleri tarafından korunmuştu.(1) Tabii ki bütün bu bilgiler esrarengiz UFO fenomenini açıklamaya yetmemektedir. Mayıs 1945’de Avrupadaki savaş bitimine kadar, bütün Haunebu ve Vril-uçandaireleri, test uçuşları sırasında, bu gemilerin yarattığı Takyon-Eketrogravitasyon alanları sebebiyle, çoğu zaman uzay zaman tekilliğine düşmüşler (Zaman Kayması) ve relatif geçmişlerine dönmüşlerdi. Bu geçmişin ne kadar geriye gidebildiğini kesin olarak bilemiyorsak da, Altın Çağının mistik yüksek kültürleri olan, Thule-Hyberborea, Atlantis, Mu gibi üstün uygarlıklarının mevcut olduğu zamanlara kadar geriye gidilmiş olabileceğini tahmin ediyoruz. Çünkü gamalı haçın varlığı tarih öncesi çağlara kadar uzanmaktadır. Ayrıca “kollu haç” da eski Babil’de tanınmış bir semboldü.

Viking-1 uydusu, 24 Temmuz 1976’da Mars’a inmesi ile dünyaya ilginç resimler göndermeye başladı. Bunlar arasında Cydonia Bölgesinde bulunan ünlü “İnsan Yüzü” (Mısır’daki Sfenks’in başına benzemektedir) ve bunun 15 km. uzağında bulunan piramitler, dvasa şehir yıkıntıları çok dikkati çekmişti.

Mars’ın Cydonia Bölgesindeki insan yüzünü andıran oluşumun Mars Global Surviver tarafından 24.05.2001
 tarihinde çekilmiş fotoğrafı


Ayrıca Mars’ın güney kutbunda esrarengiz dikdörtgen ve kare şeklinde duvara benzer buluntular görülmüştü ki, NASA bunlara “İnka Şehri” adını vermişti. Daha evvel de bahsettiğimiz gibi bir Haunebu-III uzay gemisi 19.Test uçuşundan sonra, Nisan 1945’in sonunda kutuptaki üs’den (NeuSchwabenland) havalanarak Mars’a doğru yola çıkmıştı. Acaba Haunebu-III, 70 kişilik mürettebatı ile –ki bunlar arasında SS örgütüne mensup kadınlar da vardı- daha dünya atmosferinde iken, uzay gemisi tarafından oluşturulan “Zaman Kayması” sonucu 500 milyon yıl geriye gitmiş olamaz mı?

Yalnız Mars’ta değil, Ay’da da hiç şüphesiz yapay olduğu anlaşılan kilometrelerce uzunluğunda yapılar vardır. Ay’da bazı kraterlerde “R” ve “S” harflerine, ayrıca da düzgün kesilmiş (örneğin kare gibi) geometrik şekillere rastlanmaktadır. İlginçtir ki Viking-1’in Mars’dan gönderdiği resimler arasında kayaların üzerine işlenmiş “B”, “G” veya “8” şeklinde yorumlanabilecek yapay şekiller görülmektedir. Bu suni yapılar, Sovyetlerin ve ABD’nin insanlı ve insansız uzay sonda ve kapsülleri tarafından çekilen bütün fotoğraflarda görülmektedir. Acaba Ay’daki bu şekiller Haunebu-III’ün zoraki zaman yolcularının olabilir mi? Çok muhtemelen.

Kozmik-Fiziksel-Uzay-Zaman Tekilliği, Yani Kısaca “Zaman Kayması” Nasıl Oluşmaktadır?
Kendi etrafında dönen bir uçandairenin de etrafında dönen bir alan oluşur. Bu alan elektrikle yüklü, nemli havada bir girdap oluşturur. Uzay gemisi havada salınım durumunda yeteri kadar kalırsa, bu Elektro-girdap alan, bağımsız, kendisi enerji üreten ve relativistik hız alanında dönmekte olan, bir “Takyon-Elektrogravitasyon” alanı haline gelir. Bu dönüş alanı, enerji bağımsızlığı dolayısı ile, devamlı olarak artan bir şekilde ürettiği enerjiyi aniden boşaltamayacağı için, “Işıküstü Tesiri” devreye girer ve bütün hepsi “Uzay-Zaman-Tekilliğinde” dönmeye başlar. Bu şekilde bir “Zaman Kayması”, yani “Zaman Deliği” oluşur ve uzay gemisi geçmiş zamana düşer. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler güçlü ve koruyucu bir “Takyon-Elektromanyetik” alan gücü olmadan, bu dönen “Uzay-Zaman-Tekilliğinden” canlı olarak, yani herhangi bir hayati tehlikeye maruz kalmadan geçebilirler.

Doğal “Zaman Kaymaları” ve “Zaman Kapıları”:
Dünya atmosferinde meydana gelen tayfun, kasırga gibi olaylar, doğal “Zaman Kaymaları” ve “Zaman Kapıları” için gerekli olan elektromanyetik mekanizmayı oluştururlar. Dönen alanlara sahip olan “Zaman Kaymaları” karanlıkta salınan ışıklı dairelere benzer görüntüler verirler. Çoğu zaman bunlar UFO görüntüsü ile karıştırılırlar. Bu ışık, etki alanındaki iyonlaşmadan meydana gelir. Bir kısım UFO görüntüsü veren olaylardan biri de bu ışıklı dönen alanlardır.

Zaman kaymalarına yol açan “Zaman Kapıları” da iyonizasyon dolayısı ile etrafını saran atmosferde parlak bir sis tabakası ile görüntü verir. Bu parlak ışıklı bulutlar “Bermuda Şeytan Üçgeni”nde ve Pasifik’te Japonya yakınlarındaki “Şeytan Denizi”nde çok eski çağlardan beri gözlemlenmektedir. Bu her iki bölgede de gemiler, uçaklar iz bırakmadan kaybolmaktadır. Bermuda Şeytan Üçgeni ve Pasifik dışında bu şekilde “Zaman Kaymaları” ve “Zaman Kapıları” oluşturabilen 10 bölge daha vardır. Bu bölgeler şunlardır:
1) Kuzey kutbunun üstü ve genel olarak kutupar
2) ABD’nin doğu kıyıları ve Küba arasındaki Sargasso denizi, Bermuda adaları (Bermuda Şeytan Üçgeni)
3) Rio de la Plata, Arjantin’in Atlantiğin batısında kalan bölgesinde, Güneydoğu Brezilya kıyılarında, Uruguay ve Kuzeydoğu Arjantin’de.
4) Kuzey Afrika’daki Atlas dağları ve yakın çevresinde
5) Güneydoğu İran, güney Afganistan, batı Pakistan ve Kızıldeniz’de
6) Güney Afrika’nın Hint Okyanusu sınırındaki doğu bölgesinde
7) Batı Pasifik’te Banini adalarında, Japonya’nın güney güneydoğusunda
8 ) Hawaii’nin kuzeydoğusunda
9) Ester adalarının güneybatısında
10) Yeni Zelanda ve Yeni Kaledonya arasında
11) Hint Okyanusu ile Avustralya’nın batısı arasında
12) Güney Kutbunda ve genel olarak kutuplarda

Bu “Zaman Kapıları”nın varlığı günümüzde de yaşamlarını sürdüren bir çok tarih öncesi hayvan türü hakkında bize ipuçları vermektedir. Yeti’ler, Kar adamları, Loch Ness canavarı, Sibirya’da görülen dev Mamutlar ve hatta bizim meşhur “Van Golü Canavarı”mız bile, bu çeşit bir “Zaman Kapısı” yoluyla günümüze gelmiş olabilir.

Bermuda Şeytan Üçgeni’nde kaybolan uçaklar ve pilotlar, geçmişe yolculuk ederek, Hint mitolojilerinde görülen “Gürleyen Gök Kuşları” ile gelen tanırsal kültür taşıyıcılarının arasında karışmış olabilirler. Bütün tanrı krallar veya tanrılar için “ebediyete kadar” baki kalacak şekilde inşa edilen mezarlar, tapınaklar ve anıtların “Zaman makinaları” olma ihtimali vardır. Bunların çoğunun yeraltında günümüze dek keşfedilemeyen tüneller ve boş odalar bulunmaktadır.

Bu tip “Zaman Makina”larından birisi de Türkiye’de Nemrut dağının tepesinde bulunan Antiochus’un mezarıdır. Kommagene Kralı I. Antiochus’un mezarı Nemrut Dağı tepesinde 2150 m. yükseklikte kırma taşların üst üste yığılmasıyla inşa edilmiştir. Mezar yörenin en yüksek noktası olarak tespite dilen yere kurulmuştur. Düzeltilen kaya üzerine gizemli bir mezar inşa edilmiş, mezarın üstü yine gizemli bir şekilde taşlarla kapatılarak mezara girişlerin sırrı korunarak bugünkü şeklinin muhafaza edilmesi sağlanmıştır.
Mısır medeniyeti –ki Thule-Atlantis’in kardeş imparatorluğunun kurduğu bir medeniyettir- de tanrı krallara dayanmakta idi. Efsanelere baktığımız zaman burada, 1 tanrı gününün=1000 insan gününe denk geldiğinin anlatıldığını görürüz. Mısır’daki tanrı krallar, piramid’deki “Zaman makinasında” belirli şartlar altında “Zaman Dondurup” yüzlerce hatta binlerce yıl yaşayabiliyorlardı.

(1) ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatının CIA 1950-1960’lı yıllarda görülen UFO’lar konusunda kamuoyunu yanılttığı ortaya çıkmıştır. CIA tarafından yayınlanan bir raporda, söz konusu meçhul gök cisimlerinin aslında ABD tarafından geliştirilen ancak varlıkları izli tutulan casus uçakları –ki bunlar arasında anti-gravitasyonel diskler de vardır- oldukları bildirildi. New York Times gazetesine göre, o yıllarda Amerika’nın geliştirdiği U-2A ve SR-71 tipi casus uçakları, normal yolcu uçaklarının uçtukları yüksekliğin iki misli yüksekliğe çıkabiliyor ve adeta uzayın sınırından, çok güçlü kameralarla düşman hedeflerinin fotoğraflarını çekiyorlar ve radyo haberleşmesini dinliyorlardı. Söz konusu casus uçakların ABD dışında İngiltere, Almanya ve Taiwandaki üslerde konuşlandırıldığı kaydedildi. O tarihlerde CIA bu konu çok gizli casus uçakların ve -yukarda belirttiğim hükümetin emrindeki UFO’ların- varlığını açıklamaktansa hayali UFO hikayelerine hız vermeyi tercih etti.

Norbert Jürgen – Ratthofer, “Zeitmashinen”
Turgut GÜRSAN, Hitler’in Almanyası Gizli Tarihi s.198-206

21 Mart 2014 Cuma

Kara Bilim ‘Haarp’ Ve Nicola Tesla

HAARP’in gerçek amaçlari söyle özetlenebilir: Atmosferi manipüle etmek ve modifikasyon saglamak, genis kitlelerin düsüncelerini ve ruhsal durumlarini kontrol edebilmek, istenilen ülkelerin iletisim sistemlerini çökertmek. Temel prensipleri, Tesla’nin 100 yil önce gelistirdigi fikirlere dayaniyor

ikinci Dünya Savasi’ndan sonra, bugünlere kadar gelen süre içerisinde, çesitli çevrelerde en çok tartisilan konulardan biri “kara bilim” oldu. “Kara bilim” basta ABD olmak üzere büyük devletlerin, dünyayi kendi hegemonyalari altinda tutabilmek için yaptiklari bilimsel teknik arastirmalara ve üzerinde çalistiklari çesitli projelerin toplamina verilen ad. Bu projeler büyük ölçekli ve büyük bütçelerle yürütülen, gizli veya yan gizli projelerdir. Saldin/savunma silahlari üretimi, gözetim sistemleri ve düsünce kontrolü üzerine yapilan çalismalar, dogayi manipüle etme amaçli arastirmalar, bu projelerin içerigini olusturur.

Söz konusu projeler gizli oldugu için, ortalikta pek çok rivayet dolasmaktadir ve elimizde bu projeler hakkinda çok da fazla bilgi yoktur. Buna karsin, bu projeler içinde çalisan bazi insanlarini çalismalarini desifre etmesi, insanlik disi bir bilimi kabul etmeyen arastirmacilarin ve bilim insanlarinin çabalari, devletler arasindaki çelismeler ve nihayet bu projelerin bazilarinin gizli kalamayip ister istemez su yüzüne çikmasi sonucu, söz konusu projeler hakkinda az da olsa bilgi sahibiyiz.

Bu projelerin ilki, 2. Dünya Savasi sirasinda gerçeklestirilen Manhattan Projesi’ydi. 1941 yilinda çalismalarina baslanan Manhattan Projesi’nin konusu atom bombasinin üretimiydi. Bu projenin gerçekligi Hirosima ve Nagazaki’de aci bir biçimde kanitlandi.

Gerçek oldugu en son kanitlanan girisim ise ECHELON Projesi oldu. 2. Dünya Savasi’ndan sonra ABD önderliginde, ingiltere, Yeni Zelanda, Avustralya ve Kanada arasinda yapilan Ukusa Antlasmasi’nin uygulamalarinin 1980′lere yansimasi olan ECHELON sistemiyle; tüm e-postalar, “chat” tipin-de iletisim biçimleri, faks, teleks, tele-fon haberlesmeleri gözlenebiliyor. ABD ve digerleri yillardir bunun bir komplo teorisi oldugunu, ECHELON Projesi diye bir proje olmadigini iddia ediyorlardi. Geçtigimiz Şubat ayinda yasanan gelismeler ise ECHELON’un gerçekligini ortaya koydu. Basinda ve internette çikan haberlere göre, ABD’nin yukarida adi sayili diger devletler ile birlikte casusluk yapmasi ortaligi karistirdi. Fransa, ABD ve ingiltere’ye karsi hukuki islemlere basvurmaya hazirlaniyor. Alman ve italyan parlamentolari ise konu hakkinda arastirma baslatti. Avrupa Parlamentosu, Bilimsel ve Teknolojik Seçenek Degerlendirme Dairesi (STAO), konu ile ilgili özel bir rapor hazirladi. Avrupa Parlamentosu’nun konuyla ilgili raporu 22 Şubat’ta Özgürlükler Komitesi’nde ele alinacakti. Şimdiye kadar varligi kabul edilmeyen ECHELON’un adi, Amerikan Savunma Bakanligi’nin (Pentagon) Şubat ayinda internete verdigi, gizlilik derecesi olmayan belgelerden bazilarinda da geçiyor.

iste HAARP (High-Fre-quency Active Auroral Re-search Program) Projesi’nin de bu tip bir kara proje olduguna dair ciddi iddialar ve çalismalar var.

Nikola Tesla 9 Temmuz 1856′da, Sirbistan’da dogdu. 1884′de ABD’ye göç etti. Tesla, tarih kitaplarindan adi silinmis önemli bir arastirmaci ve mucittir. Tesla 1800′lerin sonlarinda, bugün tüm dünyada kullanilan “alternatif akim” (AC) sistemini buldu ve patentini aldi. Tesla’nin buluslari arasinda “rotatif manyetik alan”, dinamo, AC endüksiyon motoru, vs. vardir. Tesla ABD’ye gidisinden bir yil sonra, 1885′de alternatif akim dinamo, transformör ve motor sisteminin patent haklarim, adi bugün Tesla’ninkinden çok daha popüler olan George Westinghouse’a satti. Tesla 1891′de ünlü bulusu olan “Tesla Bobini”ni (Tesla Coil) icat etti. Bu bulus, radyo teknolojisinde genis olarak kullanilabilecek bir endüksiyon bobiniydi.
1900′ün baslarinda Tesla, en büyük bulusu olarak gördügü “karasal sabit dalgalar”! (terrestrial stationery waves) kesfetti. Bu bulusu ile yeryüzünün belirli frekanslardaki elektrik titresimlerine duyarli oldugunu ve bir iletken/iletici (conductor) olarak kullanilabilecegini kanitladi. Tesla’nin bir diger önemli projesi ise kablosuz elektrik transferiydi. 200 ampulü arada kablo olmadan, 25 mil uzakliktan yakabildigi rivayet edilir. Tesla’nin en büyük amaçlarindan biri ionosferden bedava elektrik üretmekti. Kablosuz ve bedava elektrik projeleri gibi çalismalari olan Tesla’nin, finansörü J. P. Morgan’a Long Island’da yapimina baslanan ancak tamamlanamayan, deneyler için kullanilacak laboratuar kulenin islevinin, mesaj gibi elektrik iletmek oldugunu itiraf etmesi, onun inisinin de baslangici oldu. Tekeller oylarin ona karsi kullandilar. Tesla, sistemin görmek istediklerinden daha fazlasini yapmisti.

Konvansiyonel olmayan enerji teknolojileri alaninda Tesla çok önemli bir isim olmasina karsin, tarih kitaplarinda ona, sanki önemsiz tarihsel bir figürmüs gibi davranildi. Tesla-Edison karsilastirmasi bu açidan ilginçtir. DC (dogru-sal akim-direct current) sisteminin mu-cidi Edison’u herkes tanir. Ancak onun DC sisteminden çok daha kullanisli olan ve bugün kullanilan AC sisteminin mucidi Tesla küçük bir çevre disinda taninmaz. Edison’un DC sistemi, merkez-den bir mil uzakliktaki ampulü yakamiyordu. Tesla’nin AC sisteminde ise elektrik, yüksek voltajlarda yüzlerce mil yolculuk yapabilir.

20. yüzyila girmeden hemen önce Tesla yeni tip elektrik dalgasini kesfetmis ve kullanmisti. Görünüse göre kesfi o kadar esasliydi ki, Tesla’nin arkasindaki finansal destegin geri çekilmesinden, kasitli olarak izole edilmesinden ve adinin kitaplardan silinmesinden sorumluydu.

Tesla 1. Dünya Savasi’ndan itibaren izole bir yasam sürdü. Ara sira yeni, bedava enerji kaynagi kesfini, bütün düsman ordulari ve yüzlerce mil öteden bütün uçaklari yok edebilecek “ates topu” silahlari teorisini, akil almaz bir savunma hazirlayabilecek bir silah düsüncesini ve kablosuz, kayipsiz enerji transferinin mükemmelligini açiklamak için yüzeye çikti. Tesla 7 Ocak 1943′de yokluk içinde ölürken arkasinda pek çok radikal icat ve fikir birakmisti. Öyle ki,kendisine “Elektrigin Tanrisi” dendi. : Pek çok arastirmaciya göre HAARP 1 Projesi, ilk kez Nikola Tesla tarafindan ileri sürülen konseptleri kendine temel aldi. Pentagon, HAARP Projesi ile “Tesla teknolojisini” yeniden yaratip, bu teknolojiyi tehlikeli amaçlar için kullanmayi hedefliyor.

HAARP: Sadece bir akademik arastirma mi?



High-frequency Active Auroral Re-search Program (HAARP) dünyanin en büyük ve en güçlü radyo transmiterlerinden (iletici) birini imal etme projesidir. Proje, Amerikan Hava ve Deniz Kuvvetleri tarafindan ortaklasa finanse ediliyor. 30 milyon dolarlik programin yürütme görevi ise Alaska Üniversitesi’nin. Proje, Alaska/Gakona’nin 11 mil dogusunda hâlâ insa halindedir. 1993 yilinda uygulamaya konan programin 2002 veya 2003 yilinda tamamlanmasi bekleniyor.

HAARP dev antenlerden sinyaller gönderecek yüksek frekans transmiterlerinden ve bunun disinda 19 enstrümandan ibaret. Geçen yillarda 48 anteni insa edilmis olan ve 5 arc’lik bir alana yayilan HAARP, program tamamlandiginda her biri 2 tane 10 kilowatthk radyo transmiterli 180 antene sahip olacak ve 33 acr’lik bir alana yayilacak. Enerji için dizel jeneratörler kullanilacak ve 3.6 megawatthk radyo sinyalini ionos-fere gönderme kapasitesine sahip olacak. Kisaca HAARP, inanilmaz güç düzeylerinde ELF (extremely low frequ-ency-son derece düsük frekans) ve VHF (very high frequency-çok yüksek fre-kans) transferine yetenekli, dünyanin en büyük radyo frekansi (RF) transmitteri olacak.

HAARP’m siradan bir radyo istasyonundan farki daha güçlü olmasi ve antenlerinin yönlendirilebilir ve belirli bir noktaya odaklanabilir olmasi. Bunun anlami 3.6 megawattlik radyo sinyali sadece gelisigüzel bir sekilde disari yayilmayacak, bunun ötesinde, bu radyo sinyalleri bir isinin içinde yükselebilecek. Bu isinin parlakligi radyo mühendislerinin “effective radiated power” (ERP-etkili isinsallastirilmis enerji) olarak adlandirdiklari sey. HAARP’in tamamlanmis hali 4.7 gigawatt civannda ERP’ye sahip olacak.

Desinatörieri HAARP’in enerji üretmeyecegini, sadece kendine yüklenen enerjiyi istenen belirli noktalara transfer edecegini belirtiyorlar.

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için Daily News gazetesinden Doug O’Har-ra’nin verdigi bir örnegi aktaralim. iki elektrik ampulü düsünün. Bu ampullerin bir tanesi 100 watt digeri 1000 watt. Onlari bir alanin ortasina yerlestirin. 1000 wattlik ampul 100 wattlik ampul-den 10 kez daha parlaktir. 10 kat fazla enerji yayar. Şimdi, 100 wattlik ampulü isigin isinini 10 kez parlaklastiran bir reflektör (yansitici) ile birlikte bir elektrik fenerinin içine yerlestirin. Elektrik feneri 1000 wattlik bir ERP’ye sahip olacaktir. Eger bu size çevrilirse, 100 wattlik elektrik feneri 1000 wattlik ampul gibi parlak görünecektir. Hâlâ sadece 100 watt gönderiyor fakat sinirli biryerden 1000 wattlik ampul kadar parlak görünüyor olacaktir.
Mühendisler HAARP’in antenlerinin radyo enerjisinin üzerinde elektrik feneri reflektörü gibi hareket edecegini söylüyorlar. Tonosferin bir bölümü üzerinde, 4.7 giga-watt ERP’ye sahip bir isin içinde, 3.6 megawatt odaklayacaktir.

Eger HAARP’in bütün antenleri en yüksek frekansina, 10 Mhz civarina, getirilirse ve ionosferin en alçak bölümüne, 50-55 mil civarina, hedeflenirse, radyo isini tarafindan vumlan alan 30 mil kare civarinda olacak. HAARP mühendislerine göre bu, HA” ARP’in çalisabilecegi en dar ve en çok odaklanmis alan. Diger yerlesimlerde ve irtifalarda isin, enerjisini daha genis bir alan üzerinde yayabilecek.
Aslinda HAARP gizli bir proje degil. Amerikan Savun-ma Bakanligi da HAARP’m varligini diger projelerde oldugu gibi inkar etmiyor. Internette HAARP’in kendi web sitesi bile var. Giz ve ihtilaf, amaçlar ve sonuçlar söz konusu oldugunda basliyor.

Bu ihtilafli projenin yöneticisi olan John Heckscher’e göre HAARP’in amaci gayet masumane: HAARP, iyonosferi dev bir anten olarak kullanabilmek amaciyla, bir ionosfer yamasini isitmak için arastirmacilarin kullanabilecegi bir alet. HAARP tamamlanip harekete geçirildigi zaman, dev antenler, ayni zamanda yüksek frekansli radyo dalgalarmi dar bir isinin içinden ilete-cekler. Bu radyo dalgalan ionosfere gönderilecek.
Bu yüksek frekans radyasyon isini ile, arastirmacilar elektrojetin (aurorasal perde boyunca bir milyon amperlik dogal akimlar) küçük bir parçasini degistirebilecekler. Elektrojetin gücünün degistirilmesiyle, ionosferin çok düsük frekansi (extremely low ferquency-ELF) radyo dalgalan üretmek için kullanilmasi mümkün hale gelecek. Geophysical Institute (Jeofizik Enstitüsü) yöneticisi Syun Akasofu’ya göre HA-ARP gibi bir araç olmadan, bu frekans genisliginde yayin yapabilmek için yüzlerce mil uzunlugunda bir antene ihtiyaç vardir. HAARP etkili bir sekilde aurorayi bir çesit antene dönüstürüyor. Çünkü ELF radyo dalgalari okyanuslara nüfuz edebiliyor. Böylece denizaltilar suyun yüzeyine çikmak zorunda kalmadan radyo sinyallerini alabilecek. ELF dalgalari ayrica uzun mesafeli komünikasyonlari kolaylastirabilecek. ELF dalgalari, aynen okyanusa oldugu gibi, yeryüzüne de derinden nüfuz edebilecek. Monitöre bagli bir alici kullanarak, objelerden dünyanin yüzeyine siçrayan dalgalar sayesinde tüneller veya gizli yeralti barinaklarinin varligi ortaya çikacak. Bu jeologlarin yeralti minerallerini ve petrol depolarini bulmak için yillardir kullandiklariyla ayni teknik.

Heckscher’e göre HAARP’m yayacagi sinyaller hükümetin herhangi bir elektrik sinyali için uygun buldugu güvenlik düzeyinden bir milyon kez daha az tehlikeli. HAARP’m transmiteri halihazirda 1/3 megawatt güce sahip. Gelecek yillarda bu rakam 3 megavvatt’a ulasacak. Heckscher HAARP’m ionosfer üzerindeki etkisinin az olacagini basit bir örnekle açiklamaya çalisiyor: Küçük bir elektrik bobmim bir fincan kahveye veya büyük bir nehire daldirmak. Heckscher’e göre HAARP ile yapilacak olan ikincisi.
Akasofu da bu gibi durumlarda hep ifade edildigi gibi, HAARP Projesi’nin dogaya ve insanlara ciddi zararlari olacagi iddiasinin bir bilim kurgu oldugunu söylüyor. Ona göre projenin, transmiter faaliyet halindeyken o yörede uçan uçaklardaki elektronik ekipman için potansiyel bir tehlikesi var. Fakat buna karsi güvenlik tedbirleri mevcut. HAARP operatörleri Federal Aviation Administration’a HAARP’in iletim takvimini verecekler ve mühendisler yörede uçan uçaklarin güvenligini temin etmek için HAARP’a uçak belirleme radarlari yerlestirecekler. Ayni prosedür roketler için de takip edilecek.

HAARP’I desifre etme girisimleri

HAARP’a karsi muhalefet önce internet kanalinda basladi. Pek çok insan Alaska’daki süpheli askeri faaliyetlere dikkat çekmek için interneti kullandi. Protestonun basili kismi, daha sonra Alaska’da yasamaya baslayan bir antinükleer aktivist Dennis Specht, Nexus adli dergiye HAARP konulu bir haber gönderdiginde basladi. Daha sonra, Alaskali bir politik aktivist ve Anchorage’da bilimsel arastirmaci olan Nick Begich, kendilerini teknokesisler olarak tanimlayan, Arizona/Sedona’da yasayan Patrick ve Gael Crystal ile net üzerinden iletisim kurdu ve onlardan bir Avustralya dergisi olan Nexus’u kontrol etmelerini istedi. Begich kendi memleketiyle ilgili bir konuyu Nexus’a görmekten çok sasirdi ve makalede zikredilen dökümanlari bulup çikarmak için acilen çalismaya basladi.

Muhalif arastirmacilara ve bilim insanlarina göre HAARP bir çesit gelismis “ionosferik isitici” (ionosferic he-ater). Bu ionosferik isitici üst atmosferi, odaklanmis ve yönlendirilmis elektro-manyetik isini ile zaplayacak. Ultragüçlü dalgalari, atmosferimizdeki elektrikle yüklü bölgenin titremesine (vibrate) ve dramatik bir sekilde yanmasina neden olabilir.

ionosfer atmosferin tabakalarindan biridir. ionosfer, dünyanin üst atmosferini saran elektrik yüklü bir alandir. Dünyanin yüzeyinin üstünden, asagi yukari 35-50 milden baslayip 500-600 mil yükseklige kadar uzanir (48 km ila 50000 km). tonosfer ion ve elektron olarak adlandirilan pozitif ve negatif yüklü atomik parçaciklar içerir. Uzaydan gelen zararli isinlara karsi dogal bir kalkan islevi görür. Amerikan ordusu HAARP için, “ionosfer üzerine yapilan bilimsel bir arastirma” gibi zararsiz bir gerekçe ileri sürmektedir. îonosfer tabakasi askeriye için önemlidir. Çünkü ordu tarafindan kullanilan iletisim, gözetim ve denizcilik sistemlerinin hepsi ionosferin içinden geçer veya ionosfer tarafindan yansitilir. ionosferin bir bütün olarak anlasilmasi ve kontrol edilmesi Pentagon’a bu sistemler üzerinde daha iyi kontrol imkani verecek.

HAARP üzerine en kapsamli arastirmayi yapip, çalismalarini Angels Don’t Play Thîs HAARP-Advencis in Tesla Technology adli kitapta derleyen Dr. Nick Begich ve Jeane Manning’e göre, HA-ARP bir çesit radyo teleskobunun degistirilmis hali. Antenler sinyalleri almak yerine, gönderiyorlar. Yazarlar HAARP’i ionosfer alanlarini, bir isini odaklayarak, isinin odaklandigi bu bölgeleri isitip yükselten süper güçlü radyo dalgasi, isinlama teknolojisi için bir test olarak degerlendiriyorlar. Elektromanyetik dalgalar daha sonra dünyaya geri siçrayacak ve her seye nüfuz edecek.

Begich ve Manning “HA-ARP tellaUari”nm, projenin komünikasyon sistemini gelistirmek için ionosferi degistirme amaçli, iyi niyetli akademik bir proje oldugu izlenimi verdiklerini; bu programin Arerico, Porto Riko, Tromsk, Norveç ve eski Sovyetler Biriligi’ndeki diger tamamen güvenli ionosferik isitici operasyonlarindan bir farki olmadigini iddia ettiklerini, bununla birlikte askeri dökümanlarin meseleyi açikça ortaya koydugunu ifade ediyorlar.

HAARP’m gerçek amaçlarindan biri, Pentagon’un hedefleri için ionosferin nasil sömürülecegini ögrenmek. RF gücü ionosferi dogal olmayan aktivitelere götürecek. Bu proje ancak bir nükleer silahini yapabilecegi boyutlarda tehlikeler içeriyor. Ayrica bizi, ionize evrenin ve hiç durmadan bizi bombalayan yildizlara ait radyasyonun zararli etkilerinden koruyan gezegenin kalkaninin dogasini degistirmeye çabaliyor.

Uygulayicilari tarafindan ionosferik bir arastirma olarak nitelenen HAARP ile gündeme gelen ilk soru: “Gökte delikler mi açiyorlar?” sorusu. Tesla’nin çalismalarini baz alan bu ihtilafli transmitter veya isiticinin dünyanin üst atmosferinde 30 millik delikler açmayi da içeren pek çok potansiyel tehlike içerdigi bilim insanlari tarafindan ciddi bir sekilde ileri sürülüyor. Çogu bilim insani, HAARP’in eger havanin kontrolü için kullanilmazsa, hava modifikasyonu için kullanilabilecegi konusunda görüs birligi içindeler.

Bunun yaninda, “HAARP’in sahipleri” onu kullanarak üst atmosferde bir reflektör yaratma imkanina sahip olacaklar. Bunu HAARP’tan transfer edilen enerjiyi, gökyüzünün bir bölümüne odaklayarak ve elektrik akimini açarak yapacaklar. Hava tamamen dramatik olarak isinacak ve ordunun, radyo dalgalari ve radar isinlari için kullanabilecegi bir donuk nokta (opaque spot) yaratacak. Bu sekilde onlar, isinlarina dünyanin etrafini “egmek” için imkan verecek sanal yansima istasyonu (virtual reflectmg station) yaratmaya yetenekli olacaklar.

HAARP aynca, verili bölgenin üstündeki ionosfer bölümünü kiskirtarak (uyandirarak), dünyanin herhangi bir yerindeki iletisimi engelleyebilecek. Etki, yerel bir firtina gibi olacak: bölgenin içine veya disina herhangi bir yayini total bir engelle karsilasacak.

Begich ve Manning, Bernard Eastlund isimli Teksasli fizikçinin çalismalari üzerine insa edilen baska patentlere bakinca, ordunun HAARP transmiterini nasil -ne sekilde kullanmaya niyet ettiginin, daha açik hale gelecegini söylüyor-lar. Bu ayrica, hükümetin proje konusundaki yalanlamalarini daha az inanilir hale getiriyor. Yazarlara göre Pentagon bu teknolojiyi hangi niyetlerle ve ne sekilde kullanacagini biliyor ve dokümanlarinda bu konuda “temizlik” yapiyor. Ordu kasti olarak, sofistike kelime oyunlari, hile ve açik dezenformasyon araciligi ile halki aldatiyor. Pentagon, HAARP sisteminin:
- Orduya atmosferik termonükleer cihazlarinin elektromanyetik titresim etkisini tekrar yerine koyacak (yerine baskasini geçirmek) bir alet verebilecegini;
- Çok büyük ELF denizalti iletisim sistemini, ELF dalgalari üreterek yeni ve daha siki bir teknolojiyle yeniden yapilandiracagini;
- Askeriyenin kendi iletisim sistemlerinin çalismasini korurken, son derece genis alanlardaki iletisimleri silip süpürmesine yol hazirlayabilecegini;
- Eger EMASS’in kompüterize yetenekleriyle ve Cray bilgisayarlarla birlesirse dünyanin tomografisini çekme imkani sayesinde, barisin korunmasina katkilari olacagini;
- Büyük bir alan üstünde petrol, gaz ve mineral tortular bulmak amaciyla jeofiziksel yoklama için bir araç sagladigini;
- Yaklasan uçaklar ve kurvazör füzelerini meydana çikarmak için kullanilabilecegini ve diger teknolojileri kullanilmaz hale getirecegini söylüyor.

HAARP’IN arka planı

Kuskusuz, HAARP izole olmus bir proje degil. ABD’nin uzun yillardir üzerinde çalistigi pek çok projeden olu-san demetin bir parçasi. Aslinda HAARP “Yildiz Savaslari” (Star Wars) programinin önemli bir bölümünü olusturuyor.

ABD uzayla, 2. Dünya Savasi sirasinda ve sonrasinda ciddi bir biçimde ilgilenmeye basladi. Bu derin ilginin nedenleri roket teknolojisinin baslangicinin -nükleer teknolojinin de esligiyle- bu dönemde ortaya çikmasidir. ilk çalismalar sonucunda gürültü bombalan ve rehberli füzeler ortaya çikti. Roket ve nükleer silah teknolojisi ayni zamanda, 1945-1963 yillan arasinda gelisti. Bu süre zarfinda yeryüzünün üstünde ve altinda siddetli nükleer testler tecrübe edildi. îonosfer ve stratosfer üzerine yapilan çalismalar sonucu atmosferin bir parçasi olan ve evrenden solar ve galaktik rüzgarlarla gelen protonlar, electronlar ve alfa parçaciklari gibi yüklü parçaciklari tutarak dünyayi koruyan “Van Allen Belts” (Van Allen Kemerleri) bulundu. Bu kemerler Amerika’nin ilk uydu operasyonu -Explorer I-sirasinda 1958′de kesfedildi.

Agustos-Eylül 1958 arasinda ABD, “Argus Projesi” adi altinda 3 nükleer bomba ve 2 de hidrojen bombasi deneyi yapti. Bu projenin amacinin, yüksek irtifadaki nükleer patlamalarin elektromanyetik titresim (EMP) nedeniyle radyo iletimlerine ve radar operasyonlarina etkisine deger biçmek, jeomanyetik alanlar ve onun içindeki yüklü parçaciklari daha iyi anlamak oldugu söyleniyor.

13-20 Agustos 1961′de Amerikan ordusu ionosferde bir “telekomünikasyon kalkani” yaratmayi planladi. Bu kalkan 3000 km yükseklikte kurulacakti. Kalkanin ionosferde kurulma sebebi telekomünikasyonlara manyetik firtinalar ve günes isinlari tarafindan zarar verilebilir olmasidir.

9 Temmuz 1962′de Pentagon “Project Starfish” adi altinda ionosferle ilgili bir dizi yeni deney yapmaya giristi. Bu deneyler alt Van Allen kemerine zarar verdi. 1968′de “Solar Power Satellite Project (SPS) ile günes enerjisiyle çalisan her biri bir ada büyüklügünde olan uydular üzerine çalisildi. 1975′de firlatilan “Saturn V Rocket” atmosferde yandi. Bu yanma ionosferde büyük bir delik açti.


1978′de SPS Projesi üzerine yeniden çalisilmaya baslandi. Bu dönemde antibalistik füzeler için uydu isin silahlari üzerine çalisildi. Yüksek enerjili lazer isinlarinin bir “termal silah” olarak düsman füzelerini yok etmek için en uygun araç oldugu ileri sürüldü. SPS ayni zamanda psikolojik ve anti-personel bir silahi da ifade etmekteydi. Lazer isinlan güç bataryalari bir SPS uydusundan diger uydulara veya platformlara yayilabilecektir. Bir psikolojik silah olarak insanlar üzerinde genel bir panik yaratma etkisi vardir. SPS’in dünyanin herhangi bir yerindeki askeri operasyonda ihtiyaç olunan enerjiyi iletme kapasitesinden bahsedilmektedir. Bunlarin disinda, gözetim ve erken uyan sistemlerinde gelismeler, düsman ordularin yayinini bozma ve ionosferde fiziksel degisiklikler yaratma yetenegine sahiptir.

SPS projesine Baskan Carter’m onay vermesine karsilik, projenin çok pahali olmasi (Enerji Bakanligi’nin tüm bütçesinden daha fazla bir bütçeye ihtiyaç duyuluyordu) nedeniyle program rafa kaldirildi. Ta ki Ronald Reagen baskan olana dek. Proje Reagen, döneminde yeniden su yüzüne çikti. Reagen projeyi, Pentagon’un bütçesinden daha büyük bir bütçe ayirarak “Star Wars” (Yildiz Savaslari) adi altinda harekete geçirdi.

1970′lerin sonlarinda Pentagon, düsmana ait nükleer çevrede iletisimin radyo ve televizyon teknolojisinde kullanilan geleneksel yöntemlerle gerçeklestirilemedigini farketti. 1982′de bir komuta kontrol elektronik alt sistemi gelistirildi. “Ground Wave Emergency Net-work (GWEN)” denilen bu sistemle roketler monitörden izlenip kontrol edilebiliyordu.

1981 yilinda “Orbit Maneuvering System” (OMS) ile uzay mekikleri için SPS uzay platformlari insasi planlandi. NASA’nin ürettigi uzay mekiginin ionosfere enjekte ettigi gazlarin ionosfere etkisi üzerine çalisildi. Deneyler sonu-cunda ABD ionosferik delikler açabildigini gördü. 1985 yilinda yeni mekik deneyleri yapilmaya baslandi. 1980′lerde ABD yilda 500-600 civarinda roket firlatiyordu. Bu sayi 1989′da zirveye (1500 adet) ulasti. Bütün bu deneylerin atmosfere ciddi etkileri oldu.
1986′da, Çernobil faciasindan hemen önce, ABD Mighty Oaks olarak bilinen Nevada’daki test bölgesinde hidrojen bombasi deneyleri yapiyordu. Bu deneyler X isinlari ve parçacik isini silahlarinin gelistirilmesi programinin bir parçasiydi. ABD 1991′de Körfez Savasi sirasin-da elektromanyetik titresim silahlari (EMP) olarak adlandirilan silahlari test etti. 1993 yilinda baslatilan HAARP projesi iste tüm bu deneylerin devami ve Star Wars programinin bir parçasi durumunda.

HAARP’in tarihi
Dünyadaki en büyük petrol sirketlerinden biri olan ARCO’nun subesi ARCO Power Technologies Incorporated (AP-TI), HAARP projesini insa edecek müteahhit sirketti. ARCO bu subeyi, patentleri ve ikinci safha insa kontratiyla Haziran 1994′de E-Systems’e satti. E-Systems istihbarat servislerine is yapan, dünyadaki en büyük müteahhit sirketlerden biridir. CIA, savunma istihbarat örgütleri ve digerleri için is yapar. Yillik satislarinin 1.8 trilyon dolari, kara projeler (o kadar gizli projeler ki ABD Kongresi paranin nasil harcandigini konusmuyor) için olan 800 milyon dolarla birlikte, bu örgûûereûir.

E-Systems’in hisseleri, dünyadaki en genis savunma müteahhitlerinden biri olan Raytheon tarafindan satin alindi. 1994′de Raytheon Fortune, ilk 500′lerlistesinde 42 numaradaydi. Raytheon, bazilari HAARP projesinde degerli olacak binlerce patente sahip. Asagidaki 12 patent, HAARP projesinin omurgasi ve simdi Raytheon ismi altinda tutulan binlerce digerleri arasinda saklaniyor.

Bemard J. Eastlund’un 4686605 nolu patenti, “Method and Apparatus for Al-tering a Region in the Earth’s Atmosphere, lonosphere, andor Magnetosphere (Dünyanin Atmosferinde, îonosferinde ve/veya Magnetosferinde Bir Bölgeyi Degistirmek için Yöntem ve Cihazlar) bir yildir hükümet gizli emri altinda mühürlü. Bu patente göre, Nikola Tesla’nin 1900′lerin basindaki çalismasi arastirmanin temellerini sekillendirdi.

Olayin bir de ticari boyutu olabilir tabii. Bu teknolojinin, patentlerin sahibi ARCO için ne kiymeti olacak? Elektrik gücünü gaz alanlari içinde bir güç merkezinden tüketiciye kablosuz olarak isinlayarak muazzam kazançlar elde edebilirler.
Bir süre için, HAARP arastirmacilari bunun HAARP için amaçlanmis kullanimlardan biri oldugunu kamtîayamadilar. Bununla birlikte, Nisan 1995′de Begich diger patentleri buldu. Bu yeni APTI patentlerinin bazilari gerçekten de elektrik gücünü göndermek için kablosuz bir sistemdi. Ayni, Tesla’nin projesi gibi.

Eastlund’un patenti, bu teknolojinin uçaklarin ve füzelerin sofistike rehber sistemlerini bozabilecegini veya tamamen çatlatabilecegini söylüyordu. Dahasi, dünyanin genis alanlarina baskalasan frekanslarin elektromanyetik dalgalari ile bu püskürtme yetenegi ve bu dalgalardaki degisimleri kontrol, karada ve denizde, havada oldugu gibi iletisimi nakavt etmeyi mümkün hale getirecekti.

Begich bunun disinda 11 tane baska APTI patenti buldu. Nükleer çapli radyasyonsuz patlamalarin, güç isinlama sistemlerinin, radarlarini, nükleer baslik tasiyan füzeler için dedektör sistemlerinin, simdiye kadar termonükleer silahlar tarafindan üretilen elektromanyetik titresimlerin ve diger Yildiz Savaslari oyunlarinin nasil yapilacagini açiklayan çalismalardi bunlar. Bu patent demeti HAARP silah sisteminin temelinde yatiyor.

iki yazara göre, sanki havadaki ve zihinsel tahriplerdeki EM titresimler yetmemis gibi, Eastlund süper güçlü ionosferik isiticinin havayi kontrol edebilecegiyle övünüyor. Begich ve Manning’m aydinlattigi hükümet dökümanlari gösteriyor ki, Pentagon hava kontrol teknolojisine sahip. HAARP tam güç düzeyine eristiginde, tüm yarimküreler üzerinde hava etkileri yaratabilecek. Eger bir hükümet dünyanin hava modelleri ile deney yapiyorsa, yapilan is gezegendeki herkesin en önemli ortak sorunlarindan biridir.

Begich ve Manning’in kitabi, Prof. Elizabeth Rauscher gibi bagimsiz bilim insanlariyla görüsmeleri içeriyor. Ytiksek enerji fiziginde uzun ve etkileyici bir kariyere sahip olan ve prestijli bilim dergilerinde yazilari, kitaplari basilan Rauscher, HAARP’i yorumluyor: “Korkunç enerjiyi, son derece nazik, ionosfer olarak çagirdigimiz bu birden fazla tabakalari kapsayan moleküler konfigürasyonun içine pompaliyorsunuz.” îonosfer, katalitik reaksiyonlara egilimli, Rauscher açikliyor: “Eger küçük bir parça degistirilirse, ionosferde büyük bir degisim olabilir”.

îonosferi nazik bir balans sistemi olarak tanimlarken, Dr. Rauscher, onun, zihnindeki resmini paylasiyor: bir çorba kabarcik. “Eger kabarcikta yeterince büyük bir delik açilirsa”, Rauscher kehanette bulunuyor, “patlayabilir”.


Bilinç kontrolü mü?
Begich ve Manning tarafindan yapilan arastirmalar, garip projelerin örtüsünü kaldirdi. Örnegin, ABD Hava Kuvvetleri dökümanlari insanin zihinsel eylemlerini manipüle etmek ve degistirmek [genis cografik alanlar üzerinde titresen radyo frekans radyasyonu (HAARP'in maddesi) araciligi ile] için bir sistem gelistirildigini meydana çikardi. Bu teknoloji hakkinda en çok anlatilan materyal, ünlü Zbigniew Brzezinski’nin (Carter’in eski ulusal güvenlik danismani) ve J. F. MacDonald’m (Johnson’m bilim danismani ve UCLA’da jeofizik profösörü) jeofizikal ve çevresel savas için güç isinlama transmiteri hakkinda yazdiklari yazilarindan gelir. Bu dökümanlar, bu etkilerin nasil insan sagligi ve düsüncesi üzerinde olumsuz etkilere neden olabilecegini gösterir.
Brzezinski 25 yil önce Kolombiya Üniversitesi’nde bir profesörken yazmis oldugu bir kitapta söyle diyor:
“Politika stratejistleri beyin ve insan davranislari üzerine yapilan arastirmalari sömürmeyi özendiriyorlar.
Jeofizikçi G. J. F. MacDonald (savas problemlerinde uzman) dogru olarak zamanlanmis, suni olarak uyandirilan elektronik darbelerin dünyanin belirli bölgeleri üzerinde göreceli yüksek güç düzeyleri üretecek sarsmalar kalibina önderlik edebilecegini söylüyor. Bu yolda birisi, ciddi olarak, seçilmis bölgelerde çok genis nüfusun beyin performansini bozacak bir sistem gelistirebilir. Ulusal çikarlar için davranislari manipüle etmede çevreyi kullanma düsüncesinin ne kadar derinden rahatsiz edici oldugu kimileri için sorun degil; böyle kullanima teknolojinin izin vermesi, galiba gelecek birkaç on yil içinde gelisecek.”

1966′da MacDonald, Baskan’in “Bilim Danisma Komitesi”nin ve daha sonra Baskan’in “Çevre Niteligi Konseyi”nin bir üyesiydi. Askeri amaçlar için çevresel kontrol teknolojilerinin kullanimi üzerine yazilar yazdi. Bir jeofizikçi olarak yaptigi en derin yorum, jeofiziksel savasin anahtarinin, çevresel istikrarsizliklarin (yani küçük bir miktar enerjinin ilavesinin çok daha büyük miktarlarda enerjiyi salivermesi) tanimlanmasi oldugu önermesidir.

Jeofizikçiler çevresel karmasaya enerji eklemenin genis etkileri olabilecegini fark ettiler. Bununla birlikte insanlik halihazirda çevremize, kritik kütle tesis ettigini anlamadan, ciddi miktarlarda elektromanyetik enerji ekliyor. Begich ve Manning’in kitabi bu konuda çesitli sorular yükseltiyor: “Bu ekler etkisiz mi yoksa ötesinde onarilamaz bir zarar verecek kümülatif bir miktar var mi? HAARP geri dönemeyecegimiz bir yolculugun son basamagi mi? Baska bir seri seytani Pandora’nin Kutusu’ndan saliverecek baska bir enerji deneyi üzerine para yatirmak üzere miyiz?”

1970 baslarinda Z. Brzezins” ki, yavas yavas ortaya çikacak, teknoloji bagimli “daha kontrol edilebilir ve daha yönetilebilir bir toplum”u Öngördü. Bu topluma, oy kullananlari iddiali süper bilimsel “know-how” ile etki altinda birakacak bir elit grup tarafindan hükmedilecekti. Bu elit, halkin davranislarini etkilemek ve toplumu yakin gözetim ve kontrol altinda tutmak için son modern teknikleri kullanarak politik amaçlarina ulasmada tereddüt etmeyecekti.

Begich’e göre Brzezinski’nin tahminleri dogru çikti. Bugün, söz konusu elit için birkaç yeni araç ortaya çikiyor. Araçlari kullanma izni için politikalar zaten hazir. “ABD nasil yavas yavas kontrol edilebilir teknotopluma dönüsecek?” sorusu soruluyor. Kademe taslari arasinda Brzezinski, halkinin güvenini kazanmak için, devam eden sosyal krizleri ve kitle medyasinin kullanimim umut ediyor.

ABD Kongresine ait kayitlar, ionosfere gönderilen sinyallerle dünyaya nüfuz etmek için, HAARP’in kullanimiyla mesgul oluyor. Bu sinyaller gezegenin içinden kilometrelerce derine bakarak, düzenli yeralti askeri gereçlerinin, minerallerin ve tünellerin yerini bulmak için kullanilacak. Senato 1996′da sadece bu yetenegi gelistirmek için 15 milyon dolar ödenek ayirdi. Problem su: dünyaya nüfuz eden radyasyonlar için gerekli olan frekans, insanin zihinsel fonksiyonlarinin tahribi için en çok zikredilen frekans dizisinin içinde. Ayrica baliklarin ve vahsi hayvanlarin (ki kendi rotalarini bulmak için rahatsiz edilmemis enerji alani üzerinde ilerlerler) göç modelleri üzerinde pek derin etkilere sahip olacak.

Begich ve Manning yeni teknolojilerin insanin beyin potansiyelini gelistirmek için inanilmaz imkanlara sahip oldugunu söylüyorlar. Bu teknolojiler ögrenme, hafizayi gelistirme ve insan davranisi modifikasyonu için kullanilabilir. Beyin teknolojileri alaninda önemli bir isim olan Michael Hutchison, bu alani siradan insanlara açti.

Hutchison’un açikladigi gibi beyin, oranli dar üstün frekanslar bagi içinde çalisir. Üstün beyin dalga frekanslari beyinde yer alan aktivite çesitlerine araci olur. 4 temel beyin dalga frekansi grubu vardir ki bunlar çogu zihinsel aktiviteyle birlesirler. Birincisi, beta dalgalari (13-15 Hertz veya titresim saniyede), bir kisinin dikkati normal aktivitelere dogru disa yöneldigi zaman, normal aktivite ile birlesir. Bu alanin yüksek sonu, stres ve kiskirmis (heyecenli) durumlar -ki düsünmeyi ve algisal becerileri bozar -ile birlesir. îkinci grup, alfa dalgalan (8-12 Hertz), gevsetmeye araci olabilir. Alfa frekanslari ögrenme ve odaklanmis zihinsel fonksiyonlar (is görme) için idealdir. Üçüncüsü teta dalgalari (4-7 Hertz); zihinsel imgelemeye, hafizaya ve iç zihinsel odaga girise araci olur. Bu durum genellikle genç çocuklarla, davranissal niodifikasyon ve uyku durumlariyla ilgilidir. Son olarak, ultra yavas delta dalgalan (5-3 Hertz), bir kimse derin uykudayken bulunur. Genel kural odur ki, beynin üstün dalga frekansi, saniyede titresim süresinde rahatlanildiginda en düsüktür ve insan en uyanik ve heyecanliyken en yüksektir. Beynin, elektromanyetik araçlar ile distan canlandirilmasi (tahrik edilmesi) bir dis cihaz (jeneratör) ile yeni bir safhaya geçirilmesine veya kilitlenmesine neden olabilir. Üstün beyin dalgalari dis tahrik tarafindan yeni frekans kaliplarina sürülebilir veya itilebilir. Baska bir deyisle, dis sinyal sürücüsü veya itici cihaz beyni bir yolculuga çikarir, normal frekanslari beyin dalgalarinda degisiklige neden olmaya bütünüyle götürür; ki bu daha sonra beyin kimyasinda degismeye neden olur; ve bu da daha sonra beyin çiktilarinda, düsünce sekillerinde, duygu veya fiziksel durum sekillerinde degismeye neden olur. Beyin manipülasyonu iki yoldan birine çikar: Faydali veya zararli.

Spesifik dalga formlari kombinasyonu ile birlikte çesitli frekanslar beynindeki belirli kimyasal karsiliklari tetikler. Bu nörokimyasallarin saliverilmesi beyinde endise duygulari, hirs, depresyon, ask vb. sonuçlari olan spesifik reaksiyonlara neden olur. Bütün bunlar ve duygusal entellektüel karsiliklarin tüm bu gidis gelisi (degisimler), spesifik elektriksel uyanlar sonucu ortaya çikan bu beyin kimyasallarin (kimyasal ajanlarin) özel kombinasyonlari sonucunda ortaya çikar. Beyin sivilarindaki bu belirli karisimlar olaganüstü özel zihinsel durumlari ortaya çikarabilirler. Örnegin, bilinçli davranis kaybi, karanlik korkusu vb. Bu alandaki çalismalar düzenli olarak yapilan yeni bulusla da çok hizli bir yüzdede ilerlemektedir. Bu spesifik frekanslarin bilgisinin çözümü, insan sagligini anlamada anlamli bir gelisme saglayabilir. ELF için tasiyici olarak hareket eden radyo frekans radyasyonu kablosuz olarak beyin dalgalarini degistirmede kullanilabilecek. Bu HAARP’ini bilinç kontrolü konusunda, uygulamalarinda neler yapabileceginin göstergesidir. Bununla beraber, HAARP’m kayitlarinda, bunun insandaki yan etkileri henüz ortaya çikarilmamistir; fakat Begich ve Manning’in kitaplarindaki hükümet dökümanlarinda görünmektedir.

Beyin aktivitesinin kontrolü için gereken güç düzeyi 5-20 mikroamper gibi çok küçük bir degerdir ki bu da 60 Wattlik bir ampulü yakmak için gereken enerjiden binlerce kat daha küçüktür. Yazarlar çalismalarinda gerekli olan çok küçük enerji üzerine konusmaktalar. Beyin aktivitesini etkilemek için gereken hiz, enerji seviyesi ve dalgalar formu kombinasyonundan olusur. Son yirmi yilda ve özellikle son birkaç yildaki gelismeler çok büyük ilerlemeler sunmaktadir.

Arastirmalar, uluslararasi olarak, dis elektromanyetik alanlar tarafindan beynin kolayca yönlendirilebilecegini veya durumlari degistirmek için etkilenebilecegini buldu. Bu buluslar hem bilim insanlari hem de siradan insanlar için yeni araçlar tedarik etti. Yeni araçlar elektrikli “cranial” kafaya iliskin uyari aletlerini, ses sistemlerini, isikli uyan sistemlerini ve diger birçok beyin yönlendirme ve geri tepki (destek yanki) cihazlarini içermektedir. Teknolojik ilerlemeler ayrica, insanlarin kendi beyin aktivitelerinin yararli sonuçlar için nasil kontrol ve manipüle edilecegini ögrenmelerine izin veren özel kontrol ve gözetim araçlarina eklendi. Raporlar digerlerinin yaninda gevsemeyi, agri kontrolünü, ögrenme hizini ve hafizanin gelistirilmesini içermektedir.
Hutchison’m en son çalismasi henüz birlestirilen düsünce teknolojilerinin son tanimlarini sagliyor. Onun son kitabi “büyük beyin gücü”, okuyucularini çok hizli degisen (o kadar ki bilimin uy-gulamalardan daha hizli gelistiginin farkedildigi) alana ulastiriyor. Sinir sistemi bozukluklarinin düzeltilmesi, dikkat daginikligi ve çocuklardaki hiperaktif bozukluklarin düzeltilmesi, diger seyler arasinda ilaç ve alkole bagli bozukluklarin düzeltilmesi konusundaki son durum tartisiliyor. Bu tip elektrotip, bu tibbi arastirmalarin en ilginç alanlarini olusturur.

Son yillarda arastirmalar tibbi ve psikolojik uygulamalarin sasirtici olumlu sonuçlarina dogru genislemistir. Bu sonuçlarin bazilari Amerikan Hava Kuvvetleri tarafindan fark edildi. Ne yazik ki askeri çalismalar bu teknolojiyi insanlik yararina kullanmaktan çok silah sistemlerinde kullanma yönünde devam etmektedir.

Flanagan’m nörofonu
Amerikanin en yetenekli mucitlerinden Dr. Patrick Flanagan, 1962′de tibbin degisecegini öngörmüstü. “Bir gün tibbi pratigin tüm konsepti elektronik tarafindan degistirilecek. însanlar ilaç-tan ziyade elektronik olarak tedavi edilecek.” diyen Dr. Flanagan, o zamanlarda muhtemelen hâlâ en gelismis beyin yönlendirme araci olarak kabul edilen “Neurophone”u (elektronik telepati makinesi) kesfetmisti.

Flanagan son söylesisinde, HAARP’in sadece dünyanin en büyük ionosferik isiticisi degil, ayni zamanda tasavvur edilmis en büyük beyin yönlendirme cihazi oldugunu not etmektedir. HAARP kayitlarina göre, cihaza son sekli verildiginde (cihaz tüm bölgesel topluluklari etkilemeye yetecek düzey-de enerjiye sahip birçok dalga formu kullanir), VLF ve ELP dalgalarini gön-derebilecek.

Dr. R. 0. Becker 60′lann basinda ELF tasimak için DC akiminin üstüne sinyal ekleyerek ELP deneyleri yapti. Becker bu konsepti bir ELF kullanarak test etti, 1-10 Hertz (pulses per second) sinyal insanlar üzerinde, test subjeleri arasinda yükselen bilinç kaybi sonucu-nu verdi. Sonuçlar ELF’nin yani insanin beyin fonksiyonlarim en çok etkileyen frekanslarin, disardan çok derin sonuçlarla manipüle edilebilir oldugunu gösterdi.

1958′de Dr. Patrick Flanagan, 14 yasindayken nörofonu icat etti. Bu ona zamanimizin en parlak mucitlerinden biri unvanini kazandirdi. Nörofon cihazi, sesi (kelimeler ve müzik gibi) elektrik uyansina (impulse), hem de bunu vücut üzerindeki herhangi bir noktadan direk olarak kulak ve bütün duyma mekanizmasini büsbütün baypas edip beyne transfer ederek, dönüstürebilir. Arastirmacilar teknolojiyi tartisirken, alti yildan fazla bir süredir “Birlesik Devletler Patent Ofisi” cihaz için patent vermeyi reddetmektedir. Sonuçta hükümet nörofonun asla çalismayacagim açikladi ve patenti reddetti. Bundan sonra Flanagan ve avukati, çalisan cihazi inceleyicisine göstermek amaciyla alet modeliyle Washington DC’ye gittiler. inceleyici ikiliye sagir olan isçilerinden biri üzerinde kullanilip olumlu sonuç alindigi takdirde cihaz için patenti tekrar açacagini ifade etti. Alet denendi, sagir isçi gönderilen sesi duydu ve patent onaylandi.

Dr. Flanagan daha sonra Tafts Üniversitesi’ne çatismak üzere gitti. Burada nörofonun bir sonraki arastirma kademesini geçme amaciyla çalisti. Deniz Kuvvetleri için insan ile yunus ko-nusmasi üzerine çalismaya basladi. Bu arastirma 3 boyutlu (3-D) holografik ses sisteminin gelisme-sine olanak sagladi. Bu sistemin özü bir sesin uzayda herhangi bir yere yerlestirilmesi ve bir dinleyicinin bu sesi fark edebilmesine dayanir.

ilave çalismalar dijital nörofonun gelismesine büyük olanak sagladi. Cihazin önemini kesfeden ABD Savunma îstihbarat Ajansi (DIA) acil olarak onu ulusal güvenlik maddesi olarak gizlilik altina akli. Dr. Flanagan yeni çalismalar yapmaktan ve teknolojisi hakkinda konusmaktan 4 yil boyunca men edildi.

Güvenlik gerekçesi sonunda kaldirildiktan ve ilk nörofonun icadindan 20 yil sonra Dr. FIanagan sinirli olarak Mark XI ve Thinkman Model 50 ürete-bilme asamasina geldi ve bunlar ögrenme aletleri olarak kullanildi çünkü ilkel örneklerdi.

0 yillardan itibaren Flanagan periyodik olarak yeni konsept üzerinde çalisti ve nörofonik teknoloji için gelismeler dizayn etti. Bu cihazin gelismis sekilleri, bilgisayar beyin etkilesimi cihazlari olarak kullanilabilir. Büyük miktarlarda düzgün olarak formatlanmis enformasyonun uzun dönem hafizaya transfer edilmesi fikri egitimde devrim niteliginde bir gelismedir.

Nörofon simdiye kadar gelistirilmis en güçlü beyin yönlendirme aletlerinden biridir. Flanagan son yillarda, diger iletim modelleri üzerine vurgu ile, bu teknolojiler üzerine çalismaya devam etti. DIA’nin nörofona ilgisi vardi. Onu gelistirmek için çalismaya devam ettiler. Patrick ve Crystel Flanagan HAARP projesinin, bu radyo transmiterinin veya ionosferik isiticinin, kablosuz bir nörofon olarak kullanilabilmesinin mümkün oldugunu söylüyorlar. Bu kullanimin hangi imkanlara sahip oldugu ise çok açik.

“Real Time Brain Biofeedback” (Ayni Anda Beyin Destek Yankisi) beyin arastirmalarinda baska bir alan. Bu alan, düsünce kontrolünün elde edilmesinde yeni yaklasimlar sunuyor. interaktif beyin teknolojileri ile simdi beyin dalgalarini “gerçek zaman temelinde görmek mümkün, böylece bu aletleri kullanan bireyler bir kimse düsünürken beyin dalgalarinin grafiksel olarak neye benzedigini bilgisayar ekraninda görebilirler. Hükümetler bu teknolojilerle tehlike olarak gördükleri kalabaliklari kontrol altinda tutmak için ilgileniyorlar.

HAARP’in kontrat dokümanlarinda ve planlama kayitlarinda açiklanan olanaklarin, yazarlar tarafindan toplanan Hava Kuvvetleri materyallerinin teshiriyle birlikte dikkatlice yeniden gözden geçirilmesinden sonra, elektromanyetik dalgalarin düsünce kontrolü için sundugu imkanlar apaçik ortaya çikti. HAARP iletim (transmiting) sistemi, dikkatsizce veya kasten zihinsel fonksiyonlari degistirmek için kullanilabilir.

Dr. Delgado 1952′den beri insan beynini arastiriyor ve sonuçlarini yayimliyor. Çalismalari düsünce kontrolü üzerinde odakli. Onun ilk çalismalari bizim insan beynini anlamamiza öncülük etti. Çalismalarini 1969 yilinda yazdigi Physical Control of the Minâ: Toward a Psychocivilized Society (Düsüncenin Fi-ziksel Kontrolü: Psikomedeni Bir Toplum doilu a,dU Idtabuida. özetledi Bu erken çalisma temelde hayvanlarin arastirilmasiydi ve hayvanlarin beynine elektrod sokmayi içeriyordu. Subjesinin beyninde elektrik akimi imal ederek davranisi manipüle edebilecegini buldu. Delgado, uykudan yüksek heyecanli bilinç durumlarina kadar bir dizi etki yaratabilecegini kesfetti. Daha sonraki çalismalari kablosuz olarak yapildi. Düsünce manipülasyonu etkisini belirli bir uzakliktan, herhangi bir fiziksel kontak veya manipüle edilen canli üzerinde araç olmadan aktivite etti. Delgado, frekansi veya kobay üzerindeki dalga formunu degistirerek, onlarin düsünmelerini ve duygusal durumlarini tamamen degistirebilecegini buldu. Ayni zamanda hükümet tarafindan kötüye kullanma olanaklari açilirken, Delgado’nun çalismalari diger pek çok arastirmaci için temel oldu.

Delgado’nun arastirmasi 1969′da CIA/OR için-çalisan Dr. Gottlieb tarafindan, bu teknolojinin mümkün kullanimlarini ararken, yeniden degerlendirildi. O zamanlarda çalismanin hâlâ ham olmasiyla birilikte, CIA Delgado’nun görüsünü psikomedeni bir topluma izin verecek teknikler açisindan paylasiyordu.
Bu süre içinde Tulana Üniversitesi’nden bir nöroloji operatörü olan Dr. Heath bu ihtimali, beyinde elektriksel tahrik (ESB) çalismasiyla gerçege yakin hale getirdi. ESB insanda zevkli ve kor-kutucu halüsünasyonlar yaratabiliyordu.

CIA’nm düsünce kontrolüyle ilgilenmesi Kore Savasi ile baslamisti. CIA bu alanda çesitli fiyaskolarla sonuçlanan arastirmalara basladi. Bunlarin bazilari üstü örtülmüs skandallardir: Kanadali vatandaslarin izinleri olamadan zihinsel olarak manipüle edilmeye çalisilmalari, binlerce üniversite ögrencisi ve askeri personel üzerinde LSD denemeleri gibi.

Delgado’nun kablosuz etkileri, CIA’nm agzini sulandiran bir düsünce oldu. Delgado hayvanlarin belirli bir elektromanyetik alanin içine konup sonra herhangi bir fiziksel kontak olmadan manipüle edilebilecegini kesfetti. Bu teknolojiler baska arastirmacilar tarafindan fark edildi ve çok hizli bir gelisme yasandi.
HAARP program menajeri J. Heckscher, HAARP içinde kullanilan frekanslarini ve enerjilerin kontrol edilebilir oldugunu ve bazi uygulamalarda 1-20 Hertz dizisinde titrestirilecegini söylüyor. Bu da HAARP’in düsünce kontrolü amaciyla kullanilabilecegini gösteriyor.

HAARP sistemi çok büyük kontrol edilebilir bir elektromanyetik alan yaratiyor ki bu, Delgado’nun EMF’si ile karsilastirilabilir. Bir nokta disinda: HAARP sadece bir odayi doldurmuyor, potansiyel olarak büyük bir bölgeyi hatta bir yarimküreyi doldurmasi mümkün. Temelde HAARP transmiteri bu uygula-mada dünyaninkiyle (ki Dr Dolego’inin kablosuz deneylerinde ihtiyaç olunandan 50 kat daha fazladir) ayni düzeyde enerjiyi disariya yayiyor. Bunun anlami eger HAARP dogru frekansa getirilirse, sadece dogru dalga formlarini kullanarak, zihinsel ayirma, bir bölgenin tamaminda kasten veya radyo frekans iletiminin yan etkisi olarak olusturulabilir.

Sonuç
Basta Dr. Nick Begich ve Jeane Man-ning’in arastirmalari olmak üzere tüm arastirmacilarin çalismalari, HAARP’m pek de masum bir girisim olmadiginin isaretlerini veriyorlar. Bu görüslere göre HAARP tamamlandigi zaman ABD’nin elindeki olanaklar sunlar:
- Atmosferi manipüle etmek ve modifikasyon saglamak,
- Askeri ve güçlü bir silaha sahip olmak,
- Genis kitlelerin düsüncelerinin ve ruhsal durumlarinin kontrol edilmesini saglamak,
- Kendi komünikasyon sistemini gelistirip, istenilen ülkelerin sistemlerini çökertmek.
ABD’nin kirli sicili; bilimi, teknolojiyi ve bilim insanlarini nasil kullana geldigi düsünülürse ve ortaya konan deliller göz önünde tutulursa yapilmak istenenlerin bunlar olmadigini söylemek çok zor.

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı