3 Nisan 2015 Cuma

Dikkat Eksikliği / Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)

Kişinin  yaşına uygun dikkatini verememesi, odaklanamaması, odaklanmayı sürdürememesi, bununla birlikte aşırı hareketliliği, diğer bir adıyla  bu aşırı hareketlilikten kastımız  fiziksel huzursuzluk  ve de dürtülerini kontrol edememesi yani isteklerini erteleyememesi, sonucunu düşünmeden hareket etmesi olarak tanımlayabiliriz.


BÖLÜM :1

Uzun yıllardır farkındalığında olduğumuz ama tam olarakta  ne olduğunu anlayamadığımız ve nasıl başedileceğini bilemediğimiz, bazen normal davranış diye görmek istediğimiz bazen de içinden çıkamadığımız için uzmanlara başvurduğumuz, kişinin tüm hayatı boyunca süregelme  potansiyeli olan bir bozukluk  üzerine uzman Psikolojik Danışman PINAR KOBAŞ ile tüm bu soruları aydınlatmak adına söyleştik.

Pınar Kobaş, bizzat kendisi Dikkat Eksikliği Hiperaktive Bozukluğu ile 26 yaşında tanıyı almış 35 yaşında özgürleşmiş ve bunu gerçekleştirirken uzmanlığını da bu konu üzerinde yapmış bir danışman. Kendisi üzerinde uyguladığı ve sonuca ulaştığı her tekniği, bütünleyici çözümleri danışanları üzerinde de uygulayarak başarıya ulaşmıştır. 

Röportaj: Rüya Yüksel

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu  (DEHB) hakkında ön bilgi alabilirmiyim? Kimlerde görülür?

Dikkat Eksikliği /Hiperaktivite gelişimsel bir bozukluktur. Beynin frontal lop dediğimiz ön lobunda beynin yönetici işlevleri vardır. Normalde beynin yönetici işlevleri kişinin hedef belirlemesine, hedefine ulaşmasına, plan yapıp planı uygulayabilmesine, eyleme geçmesine,   kendi kendini motive etmesine, beynin bilgiyi kaydedip doğru zamanda doğru yerde hatrılanmasına, zamanı iyi yönetebilmesine ve duygularını kontrol edebilmesine yardımcı oluyor. DEHB tanısı almış kişilerde de beynin yönetici işlevlerinde bir sıkıntı oluyor. Ve bu saydığım bir çok şeyi yapmakla ilgili sıkıntı yaşıyorlar. Bu arada şunu mutlaka söylemek isterim, DEHB zekası normal ve normalin üzerinde kişilerde görülen bir bozukluk yani kişinin zekasıyla ilgili bir şey değil. Tabi bu demek değildir ki zeka geriliği olan kişilerde de olmayacak. Halk içinde şöyle bir inanış var, hiperaktif olan çocuk çok zeki, dikkat eksikliği olan da zeka geriliği var. Bu iki inanış da doğru değildir.

DEHB olanlarda gözlenen tipik özellikler, davranışlar nelerdir?

Kişinin  yaşına uygun dikkatini verememesi, odaklanamaması, odaklanmayı sürdürememesi, bununla birlikte aşırı hareketliliği, diğer bir adıyla  bu aşırı hareketlilikten kastımız  fiziksel huzursuzluk  ve de dürtülerini kontrol edememesi yani isteklerini erteleyememesi, sonucunu düşünmeden hareket etmesi  olarak tanımlayabiliriz. Özellikle iç huzursuzlukları yüzünden bu kişiler gergin ve patlamaya hazır bir bomba gibidirler. Bir an keyifleri çok yerindeyken, duygu durumu sizin anlayamayacağınız bir çabuklukta değişebilir. Bu Kimisi  de daha alıngan, içine kapalı, dışlanmışlık duygusu daha fazla yaşayabiliyor. Bununla birlikte biraz önce bahsettiğimiz beynin yönetici işlevlerindeki sıkıntıları yaşarlar. Ve bunların hepsi kendi iradelerin dışındadır, bilerek isteyerek bu şekilde davranmazlar.

Dürtüleri derken tam olarak neyi kasdediyorsunuz, örnekleyebilir misiniz?

Örneğin benim  şu anda önümde çok cezbedici bir şey var fakat ben düşünmüyorum bu cezbeden şeyi , bana bir yararı varmı ? bana zararı varmı ? bunu yaparsam ne olur ? o anda kafaya takıyorum ve ben onu elde ediyorum. Kimi zaman düşünmeden  kimi zamanda bilerek gerçekleştiriyorum bu eylemi. Bazen karşı taraftakinin cazibesine o kadar kapılıyorumki ,sonuçlarını düşünmeme rağmen “ aman boş ver  ”diyerek yapıyorum.

Hiperaktif Dürtüsel çocukların bir kısmıda hayatı deneyimleyerek öğrenmeyi seviyorlar. Yani siz ona ne kadar nasihat ederseniz edin bir kulağından giriyor, bir kulağından çıkıyor . Ama temel şeyleri öğretebilmek çok çok önemli.

Mevcut eğitim sistemimizin içinde DEHB olanlar uyum sağlayabiliyorlar mı?

Türkiyede genç olmak,  çocuk olmak zor, bu eğitim sisteminin içinde var olmak çok zor özellikle DEHB varsa çok ama çok daha zor çünkü ben bu kişilerin özel olduklarını düşünüyorum.Genelde DEHB olanların  hep olumsuz taraflarından anlatılır ama çok olumlu tarafları var bir defa sezgileri kuvvetli, yaratıcılar, güzel bir enerjileri var, girdikleri ortama neşe katabiliyorlar.   Bu artı yönlerini ortaya çıkartan bir eğitim sistemimiz yok maalesef. O yüzden bunun bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Gerçekçi olmak gerekiyor eğitim sistemini değiştiremem ama mevcut durumun içersinde kendilerine alan yaratmaları gerekiyor. Bunda da ailelerin çocuklarına destek olması çok önemli.

DEHB olsunlar ya da olmasınlar bu dünyanın asıl sahipleri şu anki çocuklar ve gençler. Biz ise bu çağda göçebe olarak yaşıyoruz. Müthiş bir teknolojinin içine doğdular, bizse teknolojiyi ve çağı yakalamaya çalışıyoruz. O yüzden bir defa eski sistemden , eski kalıptan, düşünce anlaşıyımızdan çıkıp bu çocukları tanımak, anlamak önemli . Yeni dünyayı , yeni çağı anlamak çok önemli ve yeni çağı yakalamak çok önemli. Hepimizin yapması gereken, anne baba olanların, başımızda bizi yönetenlerin , eğitim sistemini düzenleyen kişilerin sadece DEHB olanları değil tüm gençleri topluma kazandırmak için çağı anlamaları , yargılamadan çağın gerektirdiği şekilde hareket etmeleri gerekiyor.

Türkiye’de başarı sadece akademik olarak algılanıyor, o kadar hırslı bir ülkede yaşıyoruz ki ,eğitim sistemi de aynı şekilde rekabet içinde. Ve bu rekabetin içinde DEHB’li çocuklar kapasiteleri olmasına rağmen kendilerini göstermekte çok zorlanıyorlar. DEHB tanısı almış bir çocuk, genç saatlerce masa başında oturup ders çalışamaz. İki kere iki dört! Ama öğretmenler de aileler de bu çocuklardan bunu bekliyorlar. Benim bir danışanım vardı masa başından kalkmamak için kendini sandalyeye bağlardı. Bu benim içimi acıtan bir hikayedir.  Fakat bu danışanım bir başarı öyküsüdür. Üniversiteye hazırlandığı sene hem TÜBİTAK’ın yarışmasına katıldı, hem kendi sanatsal projelerine devam etti hem de burslu olarak üniversite sınavını kazandı. Ona destek olan, benimle iş birliği için de olan harika bir ailesi var onu da eklemeden edemeyeceğim.

 DEHB olanlar sizce bizlere ne tür mesajlar veriyorlar?

Burada şu önemli anne babanın şunu anlaması gerekiyor. Dünyaya getirdiğimiz her çocukne olarak adlandırırsak adlandıralım ister indigo, ister kristal aslında bizim öğretmenimizdir, bize birşey öğretir , bizim aynamızdır. Kendimizle ilgili ciddi anlamda bizim kendimizi geliştirmemize yardımcı olan çok güzel varlıklardır. İlk önce bunu kabul etmek gerekiyor. Bunu kabul etmediğiniz zaman , özellikle Türk toplumunda aile yapısında bunu sıklıkla görüyorum o zaman güç çatışmasına giriliyor. Ve bir anne baba çocuğu ile ilgili güç çatışmasına girdiği anda zaten baştan kaybediyor demektir.O yüzden çocuk yetiştirirken DEHB olan çocuğunuz olsun olmasın ilk önce çocuğun davranışlarına bakarak o çocuk o anne babaya hangi aynalık görevini üsleniyor ? Anne ve babanın kendi farkındalığı çok önemli. Anne ve babanın kendi farkındalığı olmadan  çocuğu ile sağlıklı bir ilişki kurabilmesi çok da mümkün olmuyor. O yüzden ilk yapılması gereken bu farkındalığın gelişmesi.

(DEHB ön bilgi, tipik özellikleri, dürtüleri, eğitim sistemi ile ilişkileri, insanlığa mesajları )


Biyografi: Pınar Kobaş

2004 senesinde A.B.D’de bulunan Bridgeport Üniversitesi’nin Akıl Sağlığı Danışmanlığı Bölümü’nde yüksek lisansını tamamlamıştır. Eğitimi süresince ve sonrasında lisans öğrencilerine  “Kariyer Yönetimi” dersinde okutmanlık yapmıştır. 2005 senesinde Yale Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü’nde Duygusal Zekâyı ilk tanımlayan iki psikologdan biri olan Peter Salovey’in Duygusal Zekâ Laboratuarında altı ay süresince araştırma görevlisi olarak çalışmıştır. Burada öğrendiklerini Türkiye’de uygulayabilmek için 2007 senesinde 10-13 yaşındaki çocukların duygusal zekâlarını geliştirmeye yönelik bir proje olan “Duygusal Okur Yazarlık Programı Projesi”nin, Boğaziçi Üniversitesi’nden fon alınarak, hayata geçirilmesinde öncülük etmiştir. Yine aynı sene Doğuş Üniversitesi’nin Kariyer Planlama Merkezi’nin kurulması aşamasında pilot bir çalışma kapsamında beş ay boyunca üniversite öğrencilerine kariyer danışmanlığı hizmeti vermiştir.

A.B.D’de College of Executive Coaching’de almaya başladığı Koçluk eğitimine Adler Türkiye’de devam etmiş, bunun yanı sıra Yaratıcı Drama, Sınav Kaygısı Ölçüm ve Başetme Programı, Kariyer Geliştirmede Test Dışı Teknikler, Çocuk Yogası Eğitmenliği, Bilişsel Davranışçı Terapi, Bilgisayar Bağımlılığı, Doğal Afetlerde Somatik Deneyimleme Uygulama Eğitimi, Farkındalık Temelli Terapiler,  Sanat Terapisi, Bach Çiçekleri ve Lichtwesen enerji ürünleri eğitimlerine katılmıştır.

Mesleğe ilk başladı günden  itibaren Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı almış danışanlarına daha fazla nasıl yardımcı olabileceğinin peşine düşmüş ve Türkiye’de bu alanda sunulan hizmetlerin ötesinde neler yapılabilir bunu araştırmıştır. Bu arayışlar onu DE/HB Koçluğu’nu Türkiye’ye getirmesine vesile olmuş ve uzun yıllar DE/HB Koçluğu’nun tanıtılması, alanda kabul görmesi için emek vermiştir. 2012 senesinde yaşamış olduğu Tükenmişlik Sendromu sayesinde doğal terapi yöntemleri ile tanışmış ve 26 yaşında almış olduğu DE/HB tanısından doğal terapi yöntemleri sayesinde 35 yaşında özgürleşmiştir. Şu anda kendisi de danışmanlık ve DE/HB Koçluğu’nun yanı sıra doğal terapi yöntemlerinden olan Bach Çiçekleri ve ince titreşimli enerji ürünleri ile danışanlarına hizmet vermektedir.                     

Uzun yıllar Popüler Psikiyatri dergisinde yazdıktan sonra 2012 senesinden itibaren www.anneoluncaanladim.com adlı web sitesinde yazıları yayınlanmaktadır. Ekim 2012’de A.B.D’de DEHB ile ilgili yayınlanan “365+1 New ways to succeed with ADHD” kitabının ortak yazarlarındandır. Ailelere, ergen ve yetişkinlere DE/HB’nin tedavisinde yardımcı olmanın yanı sıra sınav kaygısı, özel öğrenme güçlüğü, karşıt olma-karşı gelme bozukluğu, depresyon, bilgisayar bağımlılığı, davranım bozukluğu, tükenmişlik sendromu ve kariyer danışmanlığı gibi alanlarda da hizmet vermektedir.  Ana dili Türkçe olmayanlara İngilizce seans yapmaktadır.

2 Nisan 2015 Perşembe

Değişen Gerçeklik Algısı

525600 sayısının bir anlamı var mı? Çoğumuz için cevap hayırdır. Bir yerlerde karşılaşmış olanlar, hatırlamaya çalışır. Buldunuz, bulamadınız, 24x60x365 yaşadığımız bir yıldaki dakikalardır. Bir an önce bitse, geçse dediğimiz, bazen hiç sonu gelmesin istediğimiz zaman parçacığı.



Üzüntülü sıkıntılı olduğumuzda geçmek bilmeyen, mutlu olduğumuzda nasıl geçtiğini anlamadığımız sürsün istediğimiz zaman. Yeni başlayan yılın kim bilir kaçıncı dakikasında, bu satırları okuyorsunuz. Bir şeylerin değiştiğini gözlemlemeye başlamanın, yeniye kucak açmanın zamanı, şimdidesiniz. Geride bıraktığımız yıl, güzel veya değil ne getirmiş olursa olsun bitti. Şimdi elde kalanlarla ve geleceklerle birlikte yeni bir yoldayız. Hiç kimse bu yeniyolu sizin için konuşlandıramaz. Her şey kişinin kendi gücünde gizlidir. Herkes her istediğini başarma gücüne sahiptir. Bu, kişinin maddi ve manevi gücünü teslim ettiği veya paylaştığı diğerleriyle, doğrudan ilişkilidir.

Bilinç; kişinin kendisine, diğerlerine, çevresine ve içinde yaşadığı iç ve dış dünyaya ilişkin genel farkında olma halidir. Bir hipoteze göre; bilinç tamamen fiziksel/somut/maddi bir kavramdır ve zaman olarak yaklaşık 0.1 saniye, mesafe olarak 10ˉ15 metre ve enerji olarak 10ˉ15  Joule seviyelerinde var olur ve çalışır. Dolayısıyla fiziksel olarak kuantum fiziği alanı içindedir ve kuantum fiziği ilkeleri ve yasaları kullanılarak çözümlenebilir. (Erol M. Schrödinger Equation and Function: Basics and Concise Relations with Consciousness/mind, NeuroQuantology, (2010), 8(1), p.p.101-109.)

Bilim alanında gözlem ve deneyle test edilerek ortaya konabilen, düşünceyi dile getiren yargının gerçek ile uyuşmasını veren doğru olgusu, felsefe ve metafizikte, tutarlılık, sağlam kanıt ve gerekçelere ve de mantık ilkelerine uygunlukla ortaya çıkar. Fiziksel dünyada bilinçten bağımsız nesnel olarak var olana gerçek denir. Felsefede gerçekliğin bilimde olduğu gibi tek ve kesin bir tanımı yoktur. Kuantum mekanikleri; madde ve ışığın, atom ve atom altı seviyelerdeki davranışlarını inceler. Bilim insanı De Broglie; “mikro evrende bütün tanecikler eş zamanlı olarak dalga karakteri taşırken, dalgalarında eş zamanlı olarak tanecik karakteri gösterdiğini deneylemiştir. Dalga özelliği gösteren parçacıklar, elektron, proton, nötronlar ve atomik boyuttaki kâinatın yapı taşları nasıl oluyor da tüm maddeleri meydana getiriyorlar? Hem dalga hem parçacık olabilen bu yapı taşları neye göre parçacık, neye göre dalga oluyorlar? Gözleyen olduğunda? Ölçüm yapıldığında, gözlenen durum, fiziksel gerçeklik olarak ortaya çıkar, yani bir gözleyene göre durum değişikliği gerçekleşir. Gözleyenin, karar aşamasında bilincin önünde olasılıklar varken, karar aldıktan sonra fiziksel gerçeklik var olarak, diğer olasılıklar ortadan kalkar. Kuantum dolanıklık, (EPR (Einstein Podolski Rosen) paradoksu); iki veya daha fazla kuantum sisteminin mesafeden bağımsız olarak ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar eş zamanlı olarak birbirleriyle iletişimde olduklarını söyler.

Dolanıklık içinde olan iki farklı elektron yerine, iki farklı bilinç olduğu düşünüldüğünde, bu iki bilincinde, ayrı olmalarına rağmen, birbiriyle dolanıklık (bağlılık, iletişim) içinde oldukları söylenebilir. Duyusal bilginin, alınması, yorumlanması, seçilmesi ve düzenlenmesiyle algılarımız oluşur. Algı; öğrenme, dikkat, hafıza ve beklentiyle şekillenir ve çoğunlukla bilinçsel farkındalığın dışında gerçekleşir. İlk kez Amerikan ordusu tarafından uygulanmaya başlayan ve hızla tüm sektörlere yayılan algı yönetimi eylemleriyle, toplumların her bireyi bir çeşit saldırı altındadır. Bireylerin duygu, güdü ve muhakeme gücünü; kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek için, yanlışlar, yalanlar ve kandırmacalar, doğruymuş, iyiymiş gibi sunulur. Bunun için tüm iletişim araçları kullanılır. Bir reklam, tanıtım, söyleşi, haber veya bir sohbetle başlayabilir değişim ve dönüşüm. Bu, kuantum mekanikleri dolanıklığıyla birlikte düşünüldüğünde, farkındalığın ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkarır. Bilinç ve zihnin saf ve farkındalığın yüksek olması, algı yönetimi yani bir çeşit bilinçsiz teslimiyet boyutunda, algıda seçiciliği getirecektir. Böylelikle; doğru ile yanlış, gerçek ilahi olanla, sahte mürşitler birbirinden kolayca ayırt edilecektir.
Yazar: Ümit Çilingiroğlu

22 Mart 2015 Pazar

Genç Kızlar Dikkat!

Jinekolog Seval Taşdemir, spor bağımlısı genç kızları uyardı, “Ergenliğe yeni girmiş vücudun fazla egzersizle zorlanması ve düzensiz beslenme, kısırlığa neden olabilir” dedi.

Düzenli olarak spor ve egzersiz yapmak sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası. Ancak Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir’in bu konuda genç kızlara uyarısı var. Taşdemir’e göre, özellikle ergenliğe yeni adım atmış genç kızların gereğinden fazla spor yapması, ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getirebilir.

Fazla ve ağır spor yapan genç kızlarda, bu duruma beslenme bozukluğu eklendiğinde östrojen (kadınlık hormonu) azalıyor ve buna bağlı olarak kemik erimesi başlıyor. Fiziksel ve ruhsal anlamda çok çeşitli gelişmelerin yaşandığı bu dönemde ağır egzersizler yapan genç kızların % 60’ında amenore yani hiç adet kanamasının olmaması durumu görülüyor.

Op. Dr. Seval Taşdemir, kilo kaybı, aşırı yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu, düzensiz adet kanamaları ya da regl dönemlerinin kesilmesi gibi durumlarda hemen bir hekime başvurulmasını önerdi.

YUMURTA KALİTESİ BOZULUYOR 


Taşdemir, ergenliğe yeni girmiş hassas yapıdaki vücudun fazla egzersiz ile zorlanmasının kas yaralanmalarına ve kemiklerde herhangi bir travmaya bağlı olmadan kendiliğinden oluşan kırıklara yol açabileceğini belirterek “Bu durum uzun süre tedavi edilmediğinde, üreme sağlığında ve kemiklerde kalıcı zararlar meydana gelebiliyor, kısırlık gelişebiliyor” dedi.
kaynak: NTV

15 Mart 2015 Pazar

Patatesle dünyayı aydınlatmak

Patatesinizi nasıl seversiniz? Haşlanmış, kızarmış, ezme… Bazıları ise patatesin ışık saçanını tercih ediyor.
Kudüs İbrani Üniversitesi’nde araştırmacı Haim Rabinowitch ve arkadaşları birkaç yıldır patatesten elektrik üretme projesi üzerinde çalışıyor. Patatese basit bir metal düzenek ve ampul takarak elektrikten yoksun köyleri bu yolla aydınlatmayı hedefliyorlar. Rabinowitch, bir tek patatesin bir odayı 40 gün aydınlatacak kadar elektrik üretebileceğini söylüyor.

Bu düşünce bazılarına saçma gelse de, aslında bilimsel temellere dayanıyor. Fakat Rabinowitch ve ekibinin de keşfettiği gibi bu düşünceyi hayata geçirmek göründüğünden daha zor.

Organik bir maddeden pil yapmak için iki metal parçası gerekiyor. Çinko gibi bir metal negatif yüklü elektrot, yani anot, bakır gibi bir metal de pozitif elektrot, yani katot olarak kullanılabilir. Patatesin içindeki asit, çinko ve bakır ile kimyasal tepkimeye neden oluyor ve elektronlar bir metalden diğerine doğru akarken enerji meydana geliyor.

Süper patatesler
Okullarda elektrik akımıyla ilgili fizik derslerinde genellikle patates kullanılır. Fakat bugüne kadar kimse patatesi enerji kaynağı olarak incelememiş. 2010’da Rabinowitch, California Üniversitesi’nden başka bir ekiple birlikte bu fikri denemeye karar vermiş. Yine daha fazla enerji için patatesi dört-beş dilime ayırıp aralarına bakır ve çinko metal tabakaları koyarak bir devre oluşturmuşlar.

Önce patatesi sekiz dakika kaynatarak içindeki organik maddenin parçalanmasını, böylece direncin azalmasıyla elektronların daha serbest hareket etmesini ve daha çok enerji üretilmesini sağlamışlar.

Rabinowitch bundan düşük voltajlı enerji üretildiğini, “fakat elektrik olmayan bölgelerde aydınlatma ve cep telefonu ya da başka bir elektrikli cihazı şarj etmede kullanılabileceğini” belirtiyor.

Bu elektriğin maliyeti kilovat saat başına 9 dolar civarında; yani normal bir pilden 50 kat daha ucuz. Geri kalmış bölgelerde aydınlatma amacıyla kullanılan gazyağından ise altı kat ucuz olduğu söyleniyor.
Peki neden patates hâlâ bu amaçla kullanılmıyor?

Besin kaynağı
Patates besin kaynağı olarak büyük önem taşıyor. 2010 yılında 324 milyon tondan fazla patates üretildi. 130 ülkede tahıl dışındaki gıdalar içinde en çok tüketilen ürün ve milyarlarca insan açısından başlıca karbonhidrat kaynağı. Ucuz ve çabuk bozulmayan bir ürün.

Dünyada 1,2 milyar insan elektriksiz yaşıyor. Araştırmacılar patatesin çözüm olabileceğini ve politikacıların ve kuruluşların ilgi göstereceğini sandı. Fakat deneylerin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen patates enerjisi neden beklenen ilgiyi görmedi? Rabinowitch bunun nedenini “haberleri yok” şeklinde açıklasa da, asıl neden biraz daha karmaşık görünüyor.


Birincisi, enerji amacıyla bir gıda ürününün kullanılıyor olması. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nden Olivier Dubois, bu amaçlı kullanımda gıda stokunun azalması ya da çiftçilerle rekabet durumunun oluşmaması gerektiğini belirtiyor. “Önce şu soruyu sormalıyız: Yeteri kadar yiyecek patates var mı? Sonra, patates satışından geçimini sağlayan çiftçilerle rekabet durumuna düşüyor muyuz? Bu iki konuda sorun yoksa ve elde hala patates varsa o zaman bu iş olabilir.”

Bazı uzmanlar, satılamayıp elde kalan patateslerin enerji amacıyla kullanılabileceğini belirtiyor. Örneğin Kenya’da üretilen 10 milyon ton patatesin yüzde 10-20’si pazara ulaşamıyor ya da kötü depolama koşulları nedeniyle heba oluyor.

Patates pilin zayıflıkları
Fakat bazı ülkelerde yerel üretilen patateslerin pahalı ve az olması bazı bilim insanlarını başka ürünlerden enerji elde etmeye yöneltti. Sri Lanka’da KD Jayasuriya adlı fizikçi, elektrik enerjisi üretiminde bir tür muz kökü kullanıyor. Kökü kaynattıktan sonra doğrayarak enerji üreten ekip, bir ampulü 500 saat boyunca aydınlatacak elektrik üretmeyi başardığını söylüyor.

Patatesten enerji üretme fikrine yeterince sıcak bakılmıyor. Massachusetts Üniversitesi’nden Derek Lovley bu projeye ilgisizliğin nedenini şuna bağlıyor: “Bu enerji aslında çinkonun aşınması yoluyla elde ediliyor. Yani zaman içinde patates ya da muzu da yenilediğiniz gibi çinkoyu da yenilemek gerekiyor,.”

Aslında çinko gelişmekte olan ülkelerde ucuz bir maden. Sri Lankalı bilim adamı çinkonun yine de gaz yağından daha az maliyetli olacağını söylüyor. Ayrıca magnezyum ve demir gibi madenler de aynı amaçla kullanılabilir.
Tabii bir de güneş enerjisi gibi modern tekniklerin kullanıldığı bir çağda patatesten enerji üretme fikri tüketiciye pek de cazip gelmiyor.

Fakat patatesi pil olarak kullanmanın mümkün olduğu ve ucuz bir enerji kaynağı olabileceği görüldü. Bu fikrin takipçileri bu işten kolay kolay vazgeçmeyecek görünüyor.
Jonathan Kalan
http://www.bbc.co.uk/turkce/ozeldosyalar/2014/10/141028_vert_fut_patates

22 Eylül 2014 Pazartesi

Tarihin en sıradışı deneyleri

 
Tarihte öyle ilginç deneyler var ki okuyunca hayretler içinde kalacaksınız. Kimisi ölüyü diriltmeye çalışmış kimisi de yeni tür hayvan yaratmaya çalışmış. Peki bu deneylerin amacı neydi ve sonu nasıl oldu? İşte merakınızı giderecek o deneyler...

Gıdıklanmanın nedeni Deneyi: 1933'te psikoloji profesörü Clarence Leuba, gıdıklamaya verilen tepki olan gülmenin öğrenilen bir reaksiyon olup olmadığını kanıtlamak için, yeni doğmuş oğlunu gıdıklarken kimsenin gülmemesini istedi. Yedi ay süren deney sonunda çocuk gıdıklandığında gülüyordu. Böylece gülmenin gıdıklamaya karşı istemdışı bir tepki olduğunu tespit etti.

Frankeştayn'ın Çift Başlı Köpek Deneyi: 1954'te Sovyet cerrah Vladimir Demikhov bir köpek yavrusunun başını, ön ayaklarıyla birlikte bir Alman kurt köpeğine naklederek çift başlı köpek elde etti. Her iki baş da ayrı ayrı süt içebiliyor hatta birbirlerinin kulaklarını ısırabiliyordu. Köpekler bir aydan az yaşadı.

Sarı Humma Deneyi: Sarı hummanın bulaşıcı bir hastalık olmadığını ispat etmeye çalışan stajyer doktor Stubbins Ffirth, bu hastalığa yakalanan bir kişinin kusmuğunu gözlerine, kendi yarasına sürdü ve sonunda da içti. Doktor sağlığını kaybetmedi çünkü sarı humma bulaşıcı değildi. Daha sonra bu hastalığın ancak virüs taşıyan sivrisineklerin ısırığıyla bulaştığı kesinleşti.

Her Koşulda Uyuma İsteği Deneyi: 1960 ta Lan Oswald, insanların her koşul altında uyuyup uyuyamayacaklarını tespit etmek için gönüllülerin göz kapaklarını açık kalacak şekilde yapıştırdı, gözlerine 50 santim öteden yanıp sönen ışıklar tuttu. Elektroşoka ve yüksek sesli müziğe de maruz üç denek de 12 dakika içinde uyudu.

Ölüleri Diriltme Deneyi: Robert Cornish 1930'larda tahtıravalliye benzer bir düzenek kullanarak ölü hayvanları canlandırmaya kalkıştı. Amacı birgün insanların üzerinde de bunu denemekti. Yeni ölen bazı köpeklerin damarlarına adrenalin ve anti-pıhtılaştırıcılar enjekte etti. Bazı denekler bir süreliğine ağır beyin hasarı ve körlükle hayata döndü.

Evrensel Yüz İfadeleri Deneyi: Evrensel yüz ifadelerini tespit etmek isteyen psikolog Carney Landis, deneklerinin yüz kaslarının hareketini takip etmek için yüzlerine yanık bir mantarla hatlar çizdi. Daha sonra deneklere amonyak koklatıldı, caz dinletildi, porno izlettirildi, elleri kurbağa dolu bir sepete sokuldu.

En sonunda tüm denekler canlı bir farenin kafasını kesmeye ikna edildi. Bu eylem sırasında çekilen fotoğraflarda denekler "Deneyin Büyük Tanrısı"na kurban adayan garip bir tarikatın mensuplarına benzer yüz ifadelerine sahipti.

Ölüm ile Stres Arasındaki Bağ Deneyi: 1960'larda 10 askeri taşıyan bir uçakta "Motorumuz bozuldu, iniş takımlarımız da çalışmıyor. Okyanusa acil iniş yapacağız" anonsu yapıldı.Ardından son anlarını yaşadıklarını düşünen askerlere "ordunun ölümlerinde kusuru olmadığını" ilan eden bir sigorta formunu doldurmaları istendi. Askerlerin tamamı formu doldurdu. Deneydeki amaç stres yönetimiydi.

Hindilerin Sex Fantezisi Deneyi: Hindilerin seks yaşamını araştıran iki bilim adamı, dişi bir hindi maketini erkek hindilerin önünde parçalara ayırdılar. Modelden geriye bir tek çubuk kaldığında bile erkek hindiler arzuluydu.

File LSD Aşılama Deneyi: 1962'de Tusko isimli bir file, tipik bir insan dozundan 3 bin kat daha fazla olan 297 miligram LSD enjekte edildi. Kendi çevresinde dönen fil bir saat sonra öldü. Deneydeki amaç, LSD'nin geçici bir deliliğe neden olup olmayacağını öğrenmekti.

Tırnak Yeme Terapisi Araştırması: Lawrance Sheean, tırnak yiyen bir grup erkek çocuğunun uyuduğu odada her gece defalarca "Tırnaklarım çok acı" cümlesini tekrarladı. Yaz tatili sonunda biten deneyde çocukların yüzde 40'ının tırnak yeme alışkanlığına son verdiği tespit edildi.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Mutfakta çöp diye attığınız şeylerin bilmediğiniz kullanımları


Kullanılmış kahve 

Kahve yaptıktan sonra kalan kısmından bir parçayı haftada bir saç kreminize karıştırırsanız saçlarınızın parlaklığı artar.

Bir kase içerisinde buzdolabına koyarsanız kötü kokuları yok eder.

Hindistan cevizi yağı ile karıştırıldığında peeling olarak kullanılabilir.


Filizlenmiş patates

Filizlenen patateslerinizi toprağa dikerseniz yeniden büyürler.


Portakal kabuğu

Böceklere karşı oldukça etkilidir. Parçalar halinde evin etrafına yerleştirirseniz böceklerden kurtulabilirsiniz.

Kötü kokuları yok etmek için çöpe açık halde atabilirsiniz.


Soğan ve sarımsak kabukları

Soğan ve sarımsakların kabuğunda çok fazla besleyici öğe bulunur. Süzerek yaptığınız çorbalarda kabuklu bir şekilde kullanabilirsiniz.


Karpuz kabuğu

Karpuz kabuğunu cilde sürdüğünüzde aknelere karşı oldukça etkilidir.


Muz kabuğu

Muz kabuğunu parçalar halinde bahçenize dağıttığınızda böcekleri kovar.

Cildinize sürdüğünüzde kaşıntıya iyi gelir.

Ayakkabıları parlatmak için kullanılabilir.


Elma kabuğu

Kurumuş elma kabuklarından muhteşem bir kış çayı hazırlayabilirsiniz.

Alüminyum gereçlerdeki lekeleri temizlemek için kullanabilirsiniz.

5-10 dakika yüzünüzde beklettiğinizde yorgunluğunuzu alır ve cildinizi tazeler.


Ananas sapı

Ananas sapını saksıya ektiğinizde biraz sabırlı olursanız bir kaç yıl içerisinde size yeni ananaslar verebilir.


Sebze meyve posası

Sebze meyve posalarını ekmek yaparken kullanabilirsiniz.


Yumurta kabuğu

Ezerek bitkilerinizin toprağına karıştırdığınızda kalsiyum desteği sağlar.


Turşu suyu

Son turşuyu da yediğinizde içine yeni sebzeler ekleyerek hızlıca turşu elde edebilirsiniz.


Havuç

Kestiğiniz kısımları suda bekletirseniz büyüdüğünü göreceksiniz.

9 Eylül 2014 Salı

Türk Tarihinde Savaş ve Taktik

Türk savaş sistemi "hareket ve sürat" üzerine kurulmuştur. Süratin savaştaki önemini ilk keşfeden millet Türklerdir.(1) Türklere, savaşta hareket ve sürat üstünlüğünü sağlayan başlıca unsur at idi. Diyebiliriz ki, Türkler, atın sağladığı sürat ve hareket sâyesinde karşı konulmaz bir güce ulaşmışlardır.

Türklerin savaş yetenekleri ve uyguladıkları taktikler çağdaş tarihçiler tarafından şöyle tasvir edilmiştir:

Ammianus: "(Hunlar) piyade olarak dövüşmeye hiç alışkın değillerdi. Bir defa eyere oturduktan sonra, küçük ve çirkin, ama yorulmak bilmeyen ve yıldırım gibi giden atlarına sanki yapışık kalırlardı. Savaşlarda korkunç çığlıklar atarak, düşmanın üzerine çullanırlar. Bir direnme ile karşılaşınca, hemen dağılırlar, ama kısa zaman sonra aynı süratle gelerek, önlerine çıkan her şeyi delip geçerler. Buna rağmen bir müstahkem mevkii kuşatıp, merdivenlerle ele geçirme sanatını bilmezler. Ancak, şaşılacak kadar uzak mesafelere attıkları ve demir kadar sert ve öldürücü sivri kemikten uçlu oklarını atmada gösterdikleri maharete hiç kimse erişemezdi". (2)

Ammianus: "(Hunlar) yürürken ağır aksak, fakat at üstünde pire gibi çevik ve dayanıklıdırlar. Korkunç savaşçılar olup, yay ve kement kullanmakta eşsizdirler".(3)

St. Efraim: "(Hunların) haykırmaları arslanların kükremesini andırır. Atları üzerinde ufukta bir fırtına gibi uçarlar. Ordularıyla bir tufan gibi kapladıkları bütün arz üzerinde dehşet uyandırmışlardır. Silâhlarına karşı gelebilecek kimse mevcut değildir^'. (4)

Çinliler: "Türkleri üstün yapan atlıları ve okçularıdır. Kendilerine uygun gelirse, şiddetle saldırırlar, tehlikede olduklarını sezerlerse rüzgar gibi kaçarlar, şimşek gibi kaybolurlar".(5)

Türk savaş sisteminde müstakil ve hareketli birlikler başlıca rol oynamaktaydı. Bu birlikler, savaşta tam bir hareket serbestliği içinde sık sık dağılmakta ve birleşmekteydiler. Savaşçılar da at üzerinde süratle giderlerken öne, arkaya ve yana isabetli bir şekilde oklarını atmaktaydılar.

Irmakların, vadilerin ve tepelerin sağladığı avantajlardan azamî ölçüde yararlanmak, âdeta Türk savaş taktiğinin bir parçası idi. Türkler, savaşta kendilerine avantaj sağlayacak stratejik yer ve mevkileri düşmana kaptırmamaya büyük özen gösteriyorlardı. Bundan dolayı savaş meydanına düşmandan önce gelmeyi ve stratejik mevkileri tutmayı hiçbir zaman ihmal etmezlerdi.

Türklerde, savaş için ayın birinci ve ikinci yarısı, zamanın gece ve gündüz, havanın da yağışlı ve yağışsız olması gibi durumlar çok önemliydi. Bu hususta onlar, kendileri için en uygun zamanı seçmekteydiler. Meselâ Hunlar, genellikle ayın ilk yarısında hücuma geçmekteydiler, ayın ikinci yarısında da geri çekilmeye başlamaktaydılar. Sürpriz baskınlarda da, özellikle, ayın dolun (bedir) halde bulunduğu geceyi tercih etmekteydiler.(6) Çünkü bu durum, düşmanı en pasif halinde basabilmek için kendilerine büyük bir avantaj sağlamaktaydı. Öte yandan Türkler, yağmurlu havalarda da savaşmaktan daima kaçınıyorlardı. Çünkü, yağmurda yayın üzerindeki zamk erimekte, kiriş gevşemekte ve bu durum da yayın kullanılmasını son derece güçleştirmekteydi. Hatta bu durum savaşı bırakmayı ve geri çekilmeyi bile zorunlu kılmaktaydı.(7)

Eski Türk savaşlarının bazı ortak özellikleri vardı. Bunları şu şekilde belirlemek mümkündür:

a- Yıldırma ve yıpratma,
b- Sahte geri çekilme,
c- Pusuya düşürme ve imha.

Şimdi bunları birer birer ele alarak, kısaca açıklamaya çalışalım:

A. Yıldırma ve Yıpratma

Türkler savaşa, önce düşmanın maneviyâtını bozmakla başlıyorlardı. Bu hususta en çok başvurdukları yöntem "korkutma" idi. Çünkü, savaşın gidişi ve sonucu üzerinde korkunun çok büyük etkisi vardı. Her şeyden önce korku, düşünceyi ve hareketi bozmakta, iradeyi zayıflatmakta, azmi ve cesareti kırmakta ve savunma gücünü azaltmaktaydı.

Korkunun insan üzerindeki bu gücünü ve etkisini çok iyi bilen Türkler, amaçlarına ulaşmak için "korkutma"yı ustalıkla kullanıyorlardı. Bunun için onlar, daha sefere çıkmadan önce kendileri hakkında korkunç rivayetler yaymak suretiyle düşmanlarının arasına büyük bir korku salıyorlardı. Bu faaliyet, düşmanla karşılaşıp, yüz yüze gelince, daha başka şekillerde devam ediyordu. Meselâ onlar, küçük gruplar halinde, beklenmedik zaman ve yerlerde yaptıkları sürpriz saldırılarla bir taraftan düşmana maddî kayıplar verdiriyorlar, diğer taraftan yeri göğü inleten korkunç naralar atarak,(8) tüyler ürperten çığlıklar çıkararak ve ağır tehditler savurarak, düşmanın moralini çökertmeye çalışıyorlardı. Burada hemen belirtelim ki, korkunç naralar veya çığlık atmanın sadece düşmanı korkutmaya değil, aynı zamanda kendilerine faydası vardı. Çünkü, bağırmak sinirleri germekte ve vuruşları daha kuvvetli hale getirmekteydi.

Türkler, savaşın "yıldırma ve yıpratma" safhasında daima uzaktan savaşmayı tercih ediyorlardı. Bu, hiç şüphesiz, akıllıca bir davranış idi. Çünkü Türkler, uzaktan savaşla bir taraftan düşmana ağır kayıplar verdirirken, diğer taraftan kendileri için kan kaybını büyük ölçüde azaltmaktaydılar. Türklerin uzaktan savaş için kullandıkları yegâne silâh, çok uzak mesafelere isabetli bir şekilde attıkları ok idi.

Onlar, atları üzerinde âdeta uçar gibi süratli bir şekilde saldırırlarken, bütün oklarını düşman üzerine boşaltmaktaydılar. Yağmur gibi yağan oklar karşısında düşman ordusunun ön safları da, âdeta tırpan yemiş otlar gibi birer birer yere serilmekteydi.(9) Bu hareket, düşman ordusunu maddeten ve manen çökertinceye kadar devam etmekteydi.

Öte yandan, Türk birliklerinin yaptıkları keşif seferleri ve akınlar da bir bakıma düşmanın gözünü yıldırmak ve yıpratmak amacını güdüyordu. Türkler, özellikle gözlerine kestirdikleri ülke üzerine büyük bir fetih hareketine girişmeden önce birçok defa keşif seferi ve akın yapmaktaydılar. Bu arada küçük akıncı birlikleri düşmanın yığınak merkezlerine, irtibat noktalarına, ileri karakollarına, keşif kollarına, önemli yol kavşaklarına, yiyecek ve malzeme depolarına yüzlerce baskın düzenlemekteydiler. Bu baskınlar düşmanı takatsiz düşürünceye kadar devam etmekteydi.(10)

B. Sahte Geri Çekilme

Türk savaşçıları oklarını boşaltıp, düşman ile yüz yüze gelince, mızrak, gürz ve kılıç gibi yakından savaş silâhlarını kullanıyorlardı. Böylece taraflar arasında kanlı bir boğuşma başlıyordu. Fakat, yüz yüze çarpışma çok uzun sürmüyordu. Bu arada Türk komutanları düşmanın savaş gücünü ölçüyorlardı. Eğer Türk komutanları bu ilk yüz yüze çarpışmada baş edemeyecekleri bir kuvvetle karşılaştıklarını anlamışlarsa, birliklerine süratle geri çekilme emrini veriyorlardı. Bundan amaç, düşmanı yormak, bitkin düşürmek ve kendileri için uygun bir yere çekip, burada pusuya düşürerek, imha etmekti. Halbuki karşı taraf bu durumu gerçek bir kaçış olarak değerlendiriyor ve hemen takibe başlıyordu. Bu da düşman saflarının bozulmasına ve emir-komutanın yitirilmesine sebep oluyordu.

Sahte geri çekilme büyük bir sürat içinde gerçekleşiyordu. Bu arada Türk savaşçıları, tıpkı saldırıda olduğu gibi, atları üzerinde geri dönüp oklarını aynı isabetle atarak, arkalarından gelen düşmana kayıplar verdiriyorlardı. Bu durum, pusunun kurulduğu yere kadar devam ediyordu.

C. Pusuya Düşürme ve İmha

Pusu, Türk savaş sisteminin son safhası idi. Pusu kurulacak yer önceden belirlenmekteydi. Pusu yeri için genellikle iki tarafı dağlık derin vadiler ile orman, bataklık, çöl ve uçurum kenarları gibi belirli özellikleri olan arazi parçaları seçilmekteydi. Savaştan önce bazı birlikler burada pusuya yatırılmaktaydı. Sahte geri çekilme ile pusu yerine çekilen düşman, burada kıskaç veya çember içine alınmaktaydı. Bundan sonra düşman birkaç saat içinde tamamen imha edilmekteydi.

KAYNAKÇA

1-Grousset 1980: 91.
2- Altheim 1967: 29.
3- Nemeth 1982: 54, 127.
4- Julien 1864: 6/3, 547.
5- Eberhard 1942: 76 vd.; Liu Mau-tsai 1958: I, 41. "Sie warten den Vollmond ab und gehen dann auf Raubzüge". De Groot: 1921: 60 vd. "Soll eine Sache in Angriffge-nommen werden, dann beobachtet man die Sterne und den Mond. Beim Vollmond oder beizuneh-mendem Mond wird angegriffen oder gekaempft, bei abnehmendem Mond aber zieht man die Streitmacht zurück".
6-Chang Jen-t'ang 1968: 33; Liu Mau-tsai 1958: I, 188. "...Gerade in dieser Zeit regnete es auch noch so schwer, dass die Bogen und Pfeile (der T'u-küe) sich alle verzogen und schlecht wurden. Daraufhin lösten (ihre Kampstellung) auf und kehrten zurück".
7- Bir Süryani tarihçisi Türklerin savaşta haykırmalarını "arslan kükremesi"ne benzetmiştir. Aynı benzetme Kaşgarlı Mahmûd'un XI. yüzyılda tespit ettiği bir şiir parçasında da yapılmıştır. Bu şiir parçasında şöyle deniyordu: "-Düşmanı çevirelim, kuşatalım, -Attan inerek gayretle koşalım, -Arslan gibi kükreyelim, -Ta ki, bundan düşman zayıflasın" (Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 125, 441; 1940: 13, 138). Türk savaşçılarının ve komutanlarının vasıflarına dair geniş bilgi için bkz. Dankoff 1977: 95-112.
8- Kaşgarlı Mahmûd'un tespit ettiği eski bir şiir parçasında da aynı benzetme yapılmıştır. Bu şiir parçasında şöyle deniyordu: "Süsi otun oruldu" (Düşman askeri ot gibi biçildi). Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 195).
9- Kafesoğlu 1977: 243.
10- Kaşgarlı Mahmûd'un tespit ettiği bir şiir parçasında, Türklerde savaşa hazırlık, saldırı ve sahte geri çekilme hareketi şöyle tarif edilmiştir:
"Kudruk katığ tügdümiz Atın kuyruğunu sıkı sıkı bağladık.
Tengriğ öküş ögdümüz Tanrıyı çok övdük.
Kemşip atığ tegdimiz Gemi çekerek atı üzengiledik.
Aldap yana kaçtımız Arkamıza düşsünler diye, onları aldatarak kaçıverdik). (Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 472).

Düzenleyen; Sadık YAŞAR

29 Ağustos 2014 Cuma

“Dünya Dışı Yaşam Bulmaya Çok Yakınız”

Türk astrofizikçi Bülent Kızıltan, dünya dışı yaşam keşfetmenin astronomi dünyasını şaşırtmayacağını belirtti. Kızıltan, Türkiye’nin uzay keşfinde başarı elde etmek için yeni bir strateji belirlemesi gerektiğini ifade etti.

Eisntein’ın görecelik kuramında önemli bir yer tutan nötron yıldızlarından gelen sesleri 1 milyon kat daha net dinlemeyi sağlayan yöntemi geliştirerek astronomide büyük bir başarıya imza atan Dr. Bülent Kızıltan, Al Jazeera Türk’e konuştu.
Yeni nesil uzay uydulardan elde edilen bilgiler sayesinde Güneş Sistemi dışındaki uzayın yeniden tanınmaya başladığını belirten Kızıltan, çeşitli yaşam formlarındaki dünya dışı canlıları yakın gelecekte mutlaka bulacaklarını belirtti. Kızıltan, insanlığın geleceği için kritik olan kolonileşme sürecinin de 2050’den önce başlayabileceğini söyledi.

Türkiye’deki bilimsel araştırmalar hakkında görüşlerini anlatan Kızıltan, Türkiye’nin ihtiyaçları doğrultusunda yapılması gereken planların bilim insanlarına devredilmesi gerektiğini vurguladı. Başkanlığını yaptığı uluslararası astronomi konsorsiyumunda birçok alandan insanlar bir araya gelen Kızıltan’a göre, Türkiye’nin orta ve uzun vadeli programlarda başarı elde edebilmesi için disiplinlerarası çalışma yapması şart.

Dünya dışı yaşamın bulunması insanlık üzerinde nasıl bir etki yapabilir?
Bu keşfin insanlar üzerinde yaratacağı etki, nasıl bir canlı bulacağımıza bağlı. Uzak mesafelerden bakteriyel ve bitkisel canlıların keşfedilmesi belki de algımızı çok değiştirmeyecektir. Ancak Jüpiter’in uydusu Europa dahil Güneş Sistemi’ndeki uydularda canlı bulma olasılığımız oldukça yüksek. Çünkü bu uydularda sıvı olduğunu düşünüyoruz. Diğer gezegen ve uydularında koloni kurabilmek, insanlık için bir umut olacak. Çünkü bir asteroit çarpma tehdidinin çok yakın olduğunu düşünüyoruz. Güneş Sistemi’nde başlayacak koloni çalışmaları, canlı barındırdığı düşünülen yerlerin lojistik avantajıyla da insanlık için bir ön hazırlık olacak.

Uzaylılarla temas haline geçmemiz ne kadar mümkün?
Burada en büyük sorun, iletişim kurmak olacak. Bize en yakın yıldız (Proxima Centauri) 4.2 ışık yılı mesafede. Oradan bize bir sinyalin gelmesi ve bizim cevap vermemiz için 8 yıl gerekiyor. Mevcut fizik anlayışımız kapsamında uzaylıların bizi ziyaret etmesi, bizim onlara ulaşabilmemiz çok mümkün görünmüyor. Bunların dışına bakteri ve bitki düzeyindeki ‘uzaylıların’ keşfedilmesi, özellikle astrofizikçiler açısından pek bir şey değiştirmeyecektir. Biz zaten böyle bir keşif bekliyoruz. Böyle bir keşif bizi çok daha özel veya sıradan kılmayacak.

Güneş Sistemi’nde kolonileşmeye yönelik birçok plan çiziliyor. 2050’de Mars’a veya birçok uyduya adım atmış olacak mıyız?
Bunun olabilirliği, maalesef dünyadaki ekonomik dengelerle birebir bağlantılı. Dolayısıyla ABD ve Avrupa başta olmak üzere birçok ülkenin desteğiyle belli projelere fonlama yapılması gerekiyor. Bir ekonomik kriz yaşanmadığı sürece gereken bütçenin oluşturulması mümkün. Böylece 2050′de Mars veya Güneş Sistemi’ndeki uydulara uzay araçları gönderilmemesi, canlı (sera tabanlı) veya cansız bir ön koloni kurulmaması için bir sebep göremiyorum.

Uzun vadede koloni kurulması da gerekli bir durum. Çünkü 100 bin yılda bir beklenen büyük asteroit çarpmasının yaklaştığını düşünüyoruz. Ancak bu olasılık birkaç yüzyıl değil, birkaç bin yıllık zaman aralığı kapsıyor. Teknolojik ve ekonomik imkanlarla dış gezegen ve uydulara koloni kurulması mümkün. Benim kolonileşmesi adına en ideal gördüğüm yer Europa uydusu. Orada canlıların keşfedilmesi de büyük bir olasılık. Mars, yakınlığı açısında avantajlı olsa da, kutup bölgelerindeki donmuş haldeki su kullanılabilir. 2050′ye kadar her iki gök cismine de koloni kurmuş olabiliriz.

Başında yer aldığınız konsorsiyum Türkiye’ye neler sunabilir?
Konsorsiyuma Multidisciplinary Project (Multidisipline Proje) adını veriyoruz. Normal araştırma konsorsiyumlarından farklı olarak birçok akademik alandan insanın bir araya gelerek araştırma yapması amaçlanıyor. Müzisyenlerle, sanatçılarla, doktorlar, astrofizikçiler hatta teologları bir araya getiriyoruz. Öncelikli projelerimiz arasında mühendislik, temel bilimler ve astrofizikle oluşturulan projenin piyasaya uygulanması ve bu teknolojinin bir şekilde ticarileştirilmesi de var. Sırf bu açıdan Türkiye’nin bu çalışmalarla ilgilenebileceğini düşünüyorum ki bu ilgi kendini göstermeye başladı.

Türkiye’nin böyle bir projeye entegre olması birkaç şekilde mümkün olabilir. Öncelikle kritik insan kaynağı ihtiyacı, mühendislik alanında karşılanabilir diye düşünüyorum. İkinci aşamada, bürokrasinin böyle bir önceliğinin olması gerekiyor. Üçüncü aşamada ise Türkiye’nin finansal olarak bu tür bir projenin arkasında durmayı kabul etmesi lazım. Gerekli şartlar yerine getirilirse, ortaya uzun vadeli, günlük siyasetten uzak olması gereken bir yatırım konması gerekiyor.

Türkiye’deki bilimsel çalışmaların potansiyeli hakkındaki görüşünüz nedir?
Şahsen Türkiye’nin orta ve uzun vadeli bir bilim projesi olup olmadığı konusunda net bir bilgim yok. Milli Eğitim Bakanlığı ve sınavlar ile ilgili değişimleri sürekli görüyoruz, sürekli bir değişim yaşanıyor. Bahsettiğimiz yatırımların siyasetten arınmış bir politikayla ortaya çıkarılması gerekiyor. Türkiye büyük projelerde varım diyebilir ancak uzun vadeli olmadığı sürece uluslararası alanda işbirliği sağlanması mümkün olmaz.Türkiye’nin gerçekliğini yaşayan ve takdirlerimi sunmak istediğim birçok insan var. Bu insanların fikirlerinin öncelikle alınmasını ve bir proje oluşturulacaksa, bu insanların içinde yer alması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin dünyadan farklı öncelikleri var ve bunları gerçekçi olarak değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’de bir James Webb Teleskobu yapmayı arz talep açısından düşünmek gerçekçi değil. Uzay istasyonu yapmayı da buna örnek gösterebiliriz. Türkiye ne yapabilir diye baktığımız zaman, haberleşme ve askeri uydulara ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Bu uydular için gerekli teknolojilere ihtiyacımız var. Bu teknolojileri temin ve gerekli teknik bilgiyi de transfer edebiliriz veya kendimiz oluşturabiliriz.

Facebook ve Google gibi firmaların uzay keşfine faydası olacak mı?
Google, Facebook ve diğer şirketlerin ortaya koyduğu teknik bilgi gerçekten çok büyük. NASA bu bigiyi tek başına kendi kullanabilir ve bilgiden yararlanma aşamasında bu firmalarla temas halinde. Projelerinin detayları hakkında çok bilgim yok ama özellikle yazılım alanında NASA’nın teknoloji devlerinden yardım almayı istediğini biliyorum. Türkiye’de henüz tam olarka aklımıza yerleşmeyen oldu, birçok disiplinden gelen insanın ortak bir proje üretebilmesi. Farklı alanlarda uzmanlaşmış insanların bilgi birikimine ihtiyacınız oluyor. Bu teknik bilgiyi tek başınıza oluşturmanızın maliyeti de çok yüksek. Ama Google’ın belli alanlarda elde ettiği bilgiyi projelerinize entegre etmek için transfer etmeniz çok daha ucuz. Büyük projeler artık bu yöne doğru gidiyor ancak Türkiye’de halen teknoloji tüketiyor ama üretmiyoruz. Hedefe ulaşmak adına disiplinlerarası çalışma şart.
Kaynak: Al Jazeera

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Çocuklar Nerede Uyumalı?


Kapaktaki resim ABD’nin Kentucky eyaletinde doğmuş 4 yaşındaki Jasmine, kısaca Jazzy’e ait. James Mollison isimli İngiliz fotoğrafçı, dünyayı gezerek çocukları ve onların nerelerde uyuduklarını resmetmiş. Mollison’ın çalışması, dünyadaki çocukların kültürel ve iç dünyalarına çok güzel bir ışık tutuyor. Örneğin, Batı Şeria’da yaşayan 9 yaşındaki Bilal’in odası yerdeki halılardan ibaretken, Japonya’da yaşayan Kaya isimli kızın odası oyuncaklarla dolu. Kendi dünyalarımızı ve çocuklarımızın dünyasını yakın çevremizdekilerle karşılaştırırken, Mollison’un çalışmasına bakmak Dünya’daki çocukların ne kadar farklı yetiştirildiklerini gösteriyor bize.

Benim bu çalışmayı paylaşmamın ana sebebi ise, çocuklarını terapiye getiren ve kendiler için danışmanlık isteyen anne-babaların en sık sorduğu sorulardan biri: ”Çocuğumuz nerede uyumalı?”

Sıklıkla, bu soruyu soran anne-babalar çocuklarının onlarla uyumak istediğinden bahsediyorlar. Ayrılma kaygısı, gece korkuları ve kardeş kıskançlığı gibi konular sık sık çocukların anne-babaları ile uyumak istemelerinin sebeplerini oluştururken, bazen anne ve babaların da çocuklarının bu tavrını pekiştirmek için bir sebebi olabiliyor. Özellikle de anne-baba arasındaki çift ilişkisi bozulmuşsa, anne-babanın arasında uyuyan bir çocuk anne ile babanın birbirlerine karşı açık bir şekilde öfke göstermeden aralarına mesafe koymalarını sağlıyor.

Başka durumlarda ise, anne-baba ve çocuğun odaları tamamen karışmış olabiliyor. Anne ve çocuk birlikte uyurken, baba çocuğun odasında uyuyabiliyor. Maalesef burada anne ve babanın çocuğa çok net verdiği bir mesaj olageliyor: ”Bizim aramızdaki ilişki bozuldu.”

Çocuklar bu durumu dinlendiremese de, çok rahat algılayabiliyorlar. Anne ve baba ilişkisinin yatakları ayıracak kadar kötülemesi, ancak bunun hiç konuşulmaması, bazen çocuğun bu durum için kendisini suçlamasına kadar varabiliyor.

Peki öyleyse çocuklar nerede uyumalı?

Çocukların 2 yaşından itibaren kendilerine ait bir odaları ve yatakları olması çok önemli. Çünkü bu yaştan sonra çocuklar ilişkiselliği daha iyi algılamaya başlıyorlar. Anne ve babanın arasına yatırılan bir çocuk, veya anne-baba ikilisinden biriyle birlikte uyuyan çocuk yavaş yavaş anne ve babanın kendi konuşamadığı kaygılarını taşımaya başlıyor. Çocuğun psişik sağlığı için, anne ve babanın arası bozuk olsa bile, bunu yatağa taşımadan konuşabilmeleri, tartışabilmeleri çok önemli. Bazen ”Çocuk tek başına uyumaya korkuyor.” denilen bir çocuğun, aslında sadece yatmadan önce bir öykü ve süte, sonrasında ise anne ve babanın birlikte kendi odalarına çekildiği bir ritüele ihtiyacı var. Anne ve baba çiftinin bu konuda net olması, eğer bir şeyden korkarsa kendi odalarına gelip onları uyandırabileceği fikrini vermesi yeterli. Anne ve babanın yapması gereken en önemli şey, çocuğun gerçekten odasına veya gece uyumaya dair bir şeylerden mi korktuğu, yoksa anne ve babanın kendi yansıtılmış ilişki kaygılarını mı taşıdığının ayırdına varabilmek. Bu her zaman kolay olmasa da, çocuk ve aile psikologlarından alınan yardım ve danışmanlıklar bu konuyu netleştirmenize yardımcı olacaktır.






James Mollison’un çalışmasının tamamını görmek için: Where Children Sleep

1 Mayıs 2014 Perşembe

Çok İlginç, Bir O Kadar Da Faydalı 21 GIF

Ufkunuzu İki Katına Çıkartacak Çok İlginç, Bir O Kadar da Faydalı 21 GIF







1. Fasulye bitkisi bu şekilde kendisine destek bulur











2. -41 derecede dışarıya kaynar su dökerseniz olacak şey budur










3. Uğur böceği bu şekilde uçar















4. Köpekler su içmek için dillerini bu şekilde kullanırlar












5. Su altında bir yumurta kırarsanız olacak şey budur










6. Uzayda bir yıldız karadeliğin çekim alanına girerse bu olur

















7. Tam hız koşan bir çita, kuyruğunu kullanarak bu şekilde momentinin yönünü değiştirebilir











8. Kanatları olmasa bile “chrysopelea” adı verilen yılan böyle uçabilir











9. Karıncalar 6 bacaklarını bu şekilde kullanarak yürür
















10. Bir yay yere bu şekilde düşer

















11. Kutup bölgesinde yaz mevsiminde Güneş’in batmadığı gün böyle olur











12. “a² + b² = c²” işleminin uygulamalı gösterimi













13. Dünya’nın bilinen yıldızlarla kıyaslanması










14. Kilit sisteminin çalışma mekanizması










15. Stonehenge’in nasıl taşınmış olabileceğinin bir örneği











16. Sülfür Hexaflorid havada yüzebilir…










17. Rahimdeki bebek yüzünün gelişim süreci bu şekildedir










18. Yılan zehri karşısında kan bu şekilde tepki verir










19. Bilgisayar ekranındaki polarize filtreyi çıkartıp, kendinize polarize bir gözlük yaparsanız sizin de bu şekilde bir bilgisayarınız olabilir










20. Bazı ahtapotlar kamufle olmada çok başarılıdırlar













21. Lineer momentumun, açısal momentuma dönüşümünün en iyi örneği













Kaynak: GIFs That Will Teach You Something about the World

© 2014 Bilgilendirin!. WP themonic converted by Bloggertheme9. Powered by dunyada baris.
Yukarı